Yazar

Kürt Öldürmek kolaydı Osama, değil mi

Posted on


Kürt Öldürmek kolaydı Osama, değil mi
Sıraç Bilgin

O, bana kalırsa böyle ölmemeli idi. Bir Kürt peşmerge-gerilla karması timin bu caniyi infaz etmesi daha uygun düşerdi.

Çünkü;

O, kameraları kullanarak kılıçla, “Allah-u Akbar” nidaları eşliğinde Kürd’ün infazını dünyaya ibret olsun diye yayınlayan timin emir ve komuta zincirinin başıydı..

O, 11 yaşındaki çocuğu kaçırıp infaz etmeye kalkan “müfreze”nin amiriydi.

O, Sami Rahman’ın bulunduğu ve 110 kişiyi aşkın PDK ve YNK üst düzey yöneticisini, 1 Şubat’ta şehitler kervanına katan “Kürdistan el-Qaida Tugayları”nın başı idi.

O, 45 Kürd’ün hayatını kaybettiği Kerkük yakınındaki Dakok mıntıkasında restoran bombalama olayını düzenleyenleri yollayandı (biraz da komşuların katkısı ile)..

O, “Kürt Ensar al-İslam” denilen ve al-Qaida’nın yan kolu olan örgütünün bir intihar bombacısı tarafından Kürdistan İçişleri Bakanlığı önünde patlatılan ve 19 kişinin şehadetine yol açan saldırının emr edicisidir.. Aynı örgüt Irak İslam Devleti’nin yan kolu olarak tanınır ve tümü al-Qaida’ya bağlıdır

O, Maxmur’daki PDK merkezini bombalatandır..

O, Êzdî Kürtler’i defalarca katlettiren eli kanlı bir canidir. 1000’in üstünde can verdik Êzdîler’e yönelik 14 Ağustos’taki (2007) katliam amaçlı o menfur saldırıda..

Bunlar al-Qaida’nın Kürdistan’daki akla ilk gelen bazı eylemleridir..

Al-Qaida, ABD’nin desteği ile ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’daki varlığına karşı kurulduktan ve Afganistan’da zafer kazanıldıktan sonra bütün dünyada örgütlenmeyi hedef aldı. Kürdistan’ın dışındaki en önemli örgütleri şunlardır:

-Zawahiri’nin Liderlik ettiği Al Jihad (Mısır)

- Silahlı İslami Grup ve Çağrı ve mücadele için Salafist Grup (Cezayir)

-Cuma Namangani’nin Özbekistan İslami Hareketi

-Cemaat İslamiyya (Bali’de 180 kişinin öldürüldüğü gece klübü baskınından sorumlu..

-İslami Savaş Grubu (Libya). Daha önce bahsetmiştim

-Harakat-ul Mucahiddin, Muhammed’in Askerleri, Özel Ordu, Cangwi Ordusu (Keşmir’e yönelik, Pakistan’da üslenmiş gruplar)..

-Asbat al-Ansar (Lübnan)

 

-Yemen’de İslami Aden Ordusu ve Hizb-el İslam/Gulbeddin

-Fas İslami Savaşçı Grubu

***

Al-Qaida’nın en büyük amaçlarından biri Kürdistan’da da, Afganistan’da olduğu gibi, üslenmektir. Bunun için önemli bazı adımlar atarak örgütlenmiş ve eyleme geçmişlerdi. Bu örgütlerin önemlileri;

-al-Qaida in Iraq;

Alt grupları;

Mezopotamya ülkesi’nin Jihatçı al-Qaidası

-al-Tewhid

-al-Zarqaw örgütler ağı

-Irak İslam Devleti

-Cama’at al-Tawhid Wa’al-Cihad

-Tek tanrıcılık ve Cihad grubu

-Mezopotamya’da Cihad için aal-Qaida vs.. -Ansar al-İslam (Sunna) ve buna bağlı 11 örgüt. (içinde Kürt Talibanlar, Kürdistanlı İslamcılar, Kürdistan’da İslam Destekçileri gibi örgütler en önemlileridir). al-Qaida Irak’a bağlı

***

Esas olarak bütün hatları ile Kürt İnsanı’na saldırarak örgütlenmeyi önlerine koyan al-Qaida’nın Kürdistan lokal liderliği, Güneyli Kürtler’in ve ABD’nin güçlü istihbaratı sayesinde ülkeye bir türlü yerleşemedi, ama 2 bini aşkın seçkin ve sıradan Kürt insanını şehit edebildi.

Kısaca; Ben Ladin tarihin gördüğü en büyük Kürt Düşmanı teröristlerden biriydi. Onun varlığı bizi Kuzey’de de etkiliyor. Terörist İslamizmi marke etmek için kurulan ”Ilımlı İslam” örgütlerden biri ve ABD’nin tam desteğini almış olan Duçe, bu pisliğin bir ürünüdür..

Son olarak ABD’nin çok vicdansız bir şekilde Geronimo ile Ben Ladin’i aynılaştırmasını şiddetle kınıyorum. Geronimo, Ülkesi olan Amerika’yı yerli halktan kırım yolu ile arındırmaya çalışanlara karşı direnen bir Apaçi Lideriydi..Şerefli, onurlu ve Terörist beyazlara karşı kurtuluş mücadelesi veren bu Büyük Önder dünya durdukça anılacaktır.. Ama ya onu öldürenler nasıl hatırlanacak?….

1 Mayıs’ı düşünüyorum..

Posted on


1 Mayıs’ı düşünüyorum..

Amerikan proletaryasının 1 Mayıs 1886’da canını ortaya koyarak yarattığı birlik, dayanışma ve mücadele günü yeniden doğum sancıları çekerken, İşçiler yeni ruhla meydanlara doluyorlarsa,
Dünya işçileri “sarı”laşmış önderlere inat büyük değişim için yürüyorlarsa,
İşçi Enternasyonal’i pratikte yaşıyorsa,
Birlik sloganı rezervsiz ve inatla atılıyorsa,
Dayanışma ruhu ulusal çitleri yıka yıka ilerliyorsa,
Emekçiler ve ezilenler; faşistler’in, ezenlerin, emperyalistlerin gözlerinin içine baka baka mücadeleyi harlandırıyorlarsa,
“Sarı” önder bozuntularının sistemi de arkalarına alarak yarattığı sapmayı aşma iradesi başat olabiliyorsa,
Kavgayı kavga olarak verenlerin kararlılığı her adımda okunabiliyorsa,
Alçaklara açıkça alçak oldukları haykırılıyorsa,
İnançlar, ulusal talepler, ezilen cins, işsizler ve yoksul köylülük kümeleri talepleri için mücadele edecek gerçek ortaklar buluyorlarsa,
Bu kitleler sürü olmayı içinlerine sindirmeyi red ediyorlarsa,
Mücadeleye bir gün değil, zafere kadar sürdüren kararlı militanlar öncülük ediyorsa,
Emperyalistler’in dünya halklarına dayak attığı bu süreçte ezilenlerle omuz omuza mücadele ediliyorsa,
Franko’nun “arriba Espana” (İLERİ! İspanya) faşist sloganına karşı canlarını siper eden enternasyonal birliklerin marşları kulakları çınlatıyorsa,
Vietnam’da özgür vatan sloganı atarak çarpışan Viet Minh birlikleri katliama uğrarken Fransız Komunist Partisi’nin milliyetçi duruşu yerle bir edilmişse,
İtalya, Fransa ve tümü ile NATO Libya’yı döverken emekçiler susmayacaksa,
Cezayir katliamı,
Ermeni, Kürt, Süryani katliamları unutulmamışsa,
Kürdistan’da gerici bütün duruşlar hedefte iken gevezelik edenler aşılmışsa,
Kendisini dayatan faşizme karşı mücadele bayrağı yere düşürülmüyorsa,
Çocukları öldüren bir kaatile “sayın” denilmiyecekse,
İslam dinini en rezil bir tavırla kullanan bir Faşist, bir Duçe, kitlelerin protestosu ile karşılanacaksa,
Ben kutlu bir 1 Mayıs Günü’ne uyanacağım demektir..

Ama…
Çok kızdığım bazı tabirler var..
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne,
21 Mart Newroz’a,
1 Mayıs’a BAYRAM DENİLMESİ… Bunlar beni çıldırtan saptırmalardır.

Söyleyin bana;
Çocuğu sistem tarafından öldürülen,
Açlık çeken,
Erkeğin zulmü altında inim inim inleyen,
Sermaye olarak bellenen,
İşsizliği kader belleyen bir kadın bayram yapar mı?

Peki bu durumda kadın ne yapar?
Birlik olmanın yollarını bulur, örgütlenir, dayanışma sergiler ve.. İkinci sınıf insan olmaktan çıkmak için güçlüklerle dolu bir mücadele verir!
Bayram mı bu?

Söyleyin bana;
Dili yasaklanan,
Bir bölümünün dini yasaklanan,
Kültürü tarümar edilen,
Ulusal kişiliği yok sayılan,
Kişiliğine, ulusal onuruna, haysiyetine, ulusal gururuna saldırılan,
Tarihi inkar edilen Kürt neyin bayramını yapacak?
Bu bir saptırma değil mi?

Peki bu durumda Kürt ne yapar?
Tek sermayesi canı olan insanlarının öncülüğünde tüm çitleri yıkarak kendisi olmaya yürür!

Söyleyin bana;
Sarı sendikalara mahkum edilen,
Sekiz saatlik iş günü bile yok sayılan,
Önderleri kurşunlanan, idam sehpalarında can veren,
Yedek iş gücünün tehdidi altında mücadele azmi baskı altına alınan,
Önderleri Türk Meclisi’de yer bulan gerici partilerin, CHP’nin, AKP’nin, MHP’nin listelerinde boy veren,
Kazanımları iktidarların lutfu olarak takdim edilen,
Mustafa Kemaller’in, İnönüler’in, Bayarlar’ın, Ecevitler’in, Erbakanlar’ın, Demireller’in, Özallar’ın, Erdoğanlar’ın Türkeşler’in, Faşist Generaller’in öncülüğüne mahkum edilenler
Neyin bayramını kutlayacak?
Bayram havasında geçen 1 Mayıs ne demek?

Peki bu durumda işçi ne yapar?
Elbette ve her şeyden önce enternasyonal görevlerini unutmaz, Kürtler’in sıcak mücadelesine omuz verir.
Birlik ruhunu diri tutar, saflarını daha da sıklaştırarak duruşunu netleştirir..
Dış güçlerin baskılarına göğüs germenin, iç güçlerin baskılarına göğüs germekle çakıştığını unutmaz..
Kısacası dişe diş bir mücadele verir..
Haydi öyle ise, faşizme karşı omuz omuza!

2011-05-01

A Sirac Kekuyon

Duçe Saldırıda..

Posted on


Densiz ucube Erdogan
Duçe Saldırıda..

Bana sürekli olarak sorulan bir soruya cevap vererek yazıma başlamak istiyorum. Okuyucular, neden Erdoğan’ı “Duçe” diye isimlendirdiğimi, Duçe’nin ne anlama geldiğini sorarlar. Cevaplayayım: Duçe, latincedeki “dux”tan gelir ve lider demektir. Ama nasıl bir lider? Tabii ki mucidi olduğı faşist şekillenişin lideri..

Musolini iktidarı tam olarak ele aldıktan bir müddet sonra gizli polisini çok iyi eğiterek bir korku imparatorluğu kurdu. Meclis dahil demokratik olan tüm kurumları lağvetti. Hiç bir İtalya vatandaşının can güvenliği kalmamıştı. Kabine mensupların onun askerleriydi. Üniversiteler onun ideolojisini yaymak için vardı.. Sendikalar, birlikler, “sıradışı” dernekler yasaklaanmıştı. Her şey İtalya İmparatorluğu’nu kurmak için seferber edilmişti. “İtalyanım” demiyenin can güvenliği yoktu.

Kalın çizgileri ile düşünürsek Erdoğan ile Musolini arasında bir fark yoktur (güç hariç).

İşte bu tıynette bir “Türk” Duçe olan Erdoğan, şimdi daha da sıklaştırdığı saldırıları ile Kürdistan Direnişi’ni yok etmeye çalışıyor.

Bu kepaaze herif Kürt Çocukları ile savaş halinde.. Bubi tuzaklarını bile aratır tarzda açıkça askerin “düşmanı”nı yok etmek için kullandığı bombaları Kürt Çocukları’nın oyun alanlarına bıraktırıyor ve can kayıplarına yol açıyor. Düşünün şu kalleşliği! Sadece çocukları hedefleyen kalleş bir saldırıdır söz konusu olan. Öte yandan, polislerin kovaladığı ve en sonunda can havli ile çözüm çadırlarından birine sığınan 7 (yedi, seven, hepta, seb’e, sept, sette, heft, sieben, sju) yaşında iki çocuk orada yakalanıp gözaltına alınıyor. İnanılmaz ama tamı tamına böyle!

Kürt İnsanı’na sesleniyorum.. Lütfen aileleri bu yeni tuzaklara karşı bilinçlendiriniz. Onların çocuklarını uyarmaları, çocuklara bu tür madeni tuzak veya madeni olmayan (bubi tuzağı) maddelerden uzak durmalarını öğretsinler. Yerde buldukları hiç bir şeye dokunmasınlar. Yani önce aile öğrenecek, onlarda çocukları uyaracaklar..

Bir öneri: Avrupa’daki Kürtler dikkatle hazırlanmış bir kampanya açarak dünya demokratik kamuoyunu uyarmalıdır. Dikkatle formüle edilmiş metinler Amnesty’ye BM yetkililerine çocuk hakları kuruluşlarına iletilmelidir. Örnek olsun diye bu metnin altına

Erdoğan’ın çömezleri artık tamamen birer yalan makinasına dönmüş bulunuyorlar. Mesela; Mersin’de imamın askerleri veya polisler Çadır’a saldırıyorlar. Orada güya 150 molotof kokteyli, çok sayıda el bombası ve havai fişek buluyorlar. Eh.. bu yalan değil de nedir? Siz BDP taraftarı olsanız (veya daha da sert bir deyimle PKK Militanı olsanız) bombalarınızı her an baskına uğrayan çadıra mı bırakırsınız? Güldürmeyin beni! Bu haber dahi Erdoğan takımının tıynetini, iğrenç yüzünü gösterir durumdadır.

Erdoğan polisi veya “gece işçileri” vardıyalarını çok iyi düzenliyor, insanlar uykudayken çadırları basıp dağıtıyorlar.. Cizre, Nusaybin, Batman, Amed vs’de bu “işlem” büyük bir kalleşlikle yürütülüyor. Bu nedir? Kıçlarına nişadır sürülmüş gibi ortalığa vahşice saldıran bu yaratıklar nedir? SA mı? Kara Şortlular takımı mı? Franko’nun polisleri mi? 500 insan, sırf demokratik haklarını kullanmak, YSK denilen “ucube”yi protesto etmek için yürüdüklerinden dolayı polis işkencehanelerine tıkılıyor, içlerinde en seçme olanları ise zindanlara tıkıyorlar.. Bu durumda hiç kimsenin Kürt İnsanı’nı AKP merkezlerine saldırdığı için suçlamaya hakkı olamaz. İnsan olan bu suçlamaları yapanları teşhir etmeliyken, arka arkaya gelen suçlamalarla Kürtler hedef tahtasına konuluyorlar. Hani barışçı idiniz?

Bir diğer önemli husus, güneyden aldığım bir telefonla ortaya çıkmış bulunuyor, şöyle:

Türk Hükümeti bu günlerde Sebahat’ı, Emine’yi, Aysel’i Ergenekoncu olmakla suçlamaya hazırlanıyor. Telefon eden benim çok sert çıkışta bulunmam üzerine “görürsün” demekle yetindi.. Osmanlı’da oyun çok. Şimdiden bu tür saldırıları boşa çıkarmak gerekir. Hem de tam tersine karşı saldırı ile!

Bu günlük kısa kesiyorum..

2011-04-27

A Sirac Kekuyon

EK:

24 Eylül 1996
Death Through Torture in Turkey: the Story of Diyarbakir Prison
Preparing the Public Opinion
The Turkish state, even before its war against the PKK in particularand the Kurdish people in general began, had been practicing torture. The Ottomans left this legacy to the emerging new state that came to beknown as the Turkey. But this new state has turned the practice oftorture into an art form with the outbreak of Kurdish national liberationstruggle in 1984. Ever since, hundreds of people have disappearedand as many have been murdered while in the custody of the state. Nothing has come of the investigations. It would be foolish to expectsomething.
An example may suffice: in 1985, Siddik Bilgin, a teacher from Bingolprovince in Turkey was tortured to death. His family notified thepress. At the time, the Turkish press, relatively free, wrote ofthe torture. Two members of the Turkish parliament took it upon themselvesto investigate the incident. A Turkish soldier admitted to the chargeand the press reported his account. But the Turkish soldier’s casedragged for years and the charges were finally dismissed. His commandingofficer was later promoted to a even higher position.
The Turkish authorities did not like a free press in the country. Some of the publishers were bribed; others were threatened. The authoritieswanted the press to hate those who opposed the government. The PKKbecame a good target. The Kurds became object of the campaign ofhatred.
In the aftermath of the Gulf War, the Kurdish movement grew in strength. As the People’s Liberation Army of Kurdistan (ARGK) guerrillas grew innumbers, the Turkish authorities began to tighten their fists. In1992, in addition to the military front, the authorities began a psychologicalwarfare against the Kurds. The details of these new tactics revealedthat the Kurdish people as a whole were targeted for complete subjugation. There was, however, an obstacle in the way: the President of the country,Turgut Ozal. He needed to be eliminated. In May 1993, thiswas accomplished. The official news noted that Mr. Ozal died of aheart attack. But to this day, Korkut Ozal, his brother, speaks ofconspiracy regarding his brother’s death.
After Ozal, the proponents of total war were free to pursue their aims. The new Prime Minister issued her new policy on November 12, 1993. The print media, the television and the radio broadcasting became a toolof the government. In 1925, when the Turkish army fought the Kurds,it issued a decree: “Takrir-i Sukun” which meant total submission to thestate. For example, institutions that advocated political solutionto the Kurdish question were banned. The use of very word, “Peace”,became a liability. Turkish intellectuals, Ismail Besikci, EsberYagmurdereli were thrown into jails on the flimsiest of charges. The opposition press was deliberately attacked. The Kurdish daily,Ozgur Gundem, had its headquarters bombed.
On the other hand, the Turkish media began a wave of jingoism throughoutthe country. The television canals produced programs that portrayedthe invincibility of the Turkish army. When the Turkish footballteams scored well, the people began to develop a new habit of shootinginto the air with impunity. “Turkey is the Greatest, There isn’tAnother!” slogans became common. At every opportunity, the recitalof the national anthem became the rule rather than an exception. Turkishsoldiers who returned home in body bags provided a platform for expressionsof ardent Turkish nationalism. Flags began to appear everywhere. Those with big flags began to be viewed as “true” citizens. Businessesthat did not hoist flags were exposed and sanctioned. In 1996, atthe People’s Labor Party convention, a youth was taken into custody forlowering a Turkish flag and was given 23 years in prison. Today,people in the street have started to view the Kurds as people who couldbe despised.
How to Torture a Whole People
The Kurds of Turkey have been subjected to torture in the cities andrural areas. Many obsservers who study the Kurds do fully describethe extent of torture the Kurdish population undergoes. Human RightsOrganizations all over the world describe only that torture that is doneto the people who are in custody. They don’t understand. Turkeyis an open air prison for the Kurds who resist oppression. Over 6.000Kurdish villages have been patrolled by the elite Turkish Special Forces. All villagers are collected in the village square. Men are beatenin front of their families. Women are forced to undress in frontof the whole village. Sometimes some are forced to eat the humanwaste. An example of the latter was recently heard at the EuropeanHuman Rights Court. Villagers described Turkish Special Forces forcingthem to eat human waste. Turkey was found guilty.
The torturers do not just aim to hurt their prey. In the traditionalKurdish society, by undressing a woman, they aim to destroy the resistanceof her men, father, husband and brothers; by beating the man, they subjectthem to indignity in front of their women folk. Some women are violated. Sometimes, the soldiers will undress a man, tie a rope to his penis andforce his wife to haul him in the village square. Some Kurds areused as auxiliary forces and many have become notorious for engaging inthe rapes of the young women. Some of these women have committedsuicide. A young Kurdish woman recently found the courage to suethe government of Turkey at the European Court for Human Rights for rapeby Turkish soldiers. Thousands of others are not reported and gounnoticed.
When the members of the Turkish elite units visit the Kurdish villages,their aim is the destruction of the Kurds as a whole as a distinct people. The Kurdish lands have been subjected to an ethnic cleansing for decades. 3 million Kurds have been driven away from their homes; they wonder inthe large cities as destitute refugees. 3.500 Kurdish villages havebeen destroyed. Three Kurdish cities have been bombed and some oftheir business districts have been set afire.
A few victims of these atrocities have found the courage to sue theTurkish government in the European Court of Human Rights. In almostall cases, the villagers have won their cases. Some of these refugeesfacing harassment and discrimination in the large Turkish cities have beganto move to Europe. The villagers who have agreed to follow the dictatesof the Turkish government are forced to take up arms against their kin,the Kurdish fighters in the mountains. Recently a story was broadcaston the Turkish televisions. It well illustrates the destruction of theKurds as a distinct entity is the Turkish government’s aim.
The story is of a Kurdish fighter and his father who has been forcedto fight along the side of the Turkish soldiers in the Dogubeyazit regionof Turkish Kurdistan. One day, the Turkish forces receives intelligencethat a group of Kurdish fighters will be passing through a village. The soldiers and their Kurdish auxiliaries took positions along the way. The Kurdish unit appears; the commanding officer gives the order for fire. The Kurdish father shots first and kills the leading fighter. Theother fighters manage to get away. An eerie silence spreads. In the morning, the “victorious” side walks toward the dead body. The father notices that the fallen fighter is his son. The commandingTurkish officer calls on the television crews and advises the father tonote his happiness for the doing his “duty” for his country.
There are duties that the Kurdish villagers are forced to assume. For example, if an area is feared that it may be mined, then the Kurdishvillagers are forced to take charge to clean the field for the Turkishsoldiers. If an engagement is imminent with the Kurdish fighters,the villagers are used again, this time as cheap cannon fodder in the frontlines.
The war’s cost has escalated over the years. The Turkish governmenthas stooped to the trade of illegal drugs to keep its war economy going. According to the Wall Street Journal, the total income from the drug tradeamounts to close $800 billion in the world. The Turkish economist,Professor Veysi Sevik of University of Marmara, notes that $50 billionof that amount comes to Turkey. Turkey in general earns about $24billion from its exports and imports about $45 billion worth of goods. But it has some $30 billion in reserves. Turkish guest workers earn Turkeysome $5 billion and the tourism industry brings in another $ 5 billion. Given these numbers Turkey should have $10 billion deficit but insteadhas $30 billion in reserves. In other words, there is some $40 billionunaccounted money in the market. The Turkish economist, ProfessorIzzettin Onder of Istanbul University has publicly agreed with this statement.
The Turkish authorities have employed gangs to trade in illegal drugs. The gangs in turn are given a portion of the profits. These individualshave now become a force within the state. They have opposed the endingof the war lest that curtail their income. They have also playeda leading role in the kidnapping of prominent individuals and the collectionsof ransoms. They have employed the practice of torture as a toolto instill fear in their opponents.
The Origins of the Gangs: Nationalist Action Party (MHP)
Nationalist Action Party is the name of the party that was led by GeneralFranco during his iron fist rule in Spain. Alparslan Turkes, theTurkish colonel, who founded the party in 1965, had identical aspirations. Educated in the United States as well, the Turkish colonel attracted andorganized the ultra right wing nationalists and trained his cadres in counterinsurgency tactics.
Colonel Turkes unleashed his followers on the Kurds, communists andthe Allawites. The impunity with which he was treated emboldenedhis followers and earned him new recruits. Hundreds of members oftargeted groups were brutally murdered. One day in Maras, just becausethey were members of Allawite community, over 200 people were killed. These favored fighters of the Colonel Turkes believed in the superiorityof Turkish race. They learned from an early age that a she-wolf hadprovided inspiration to their forefathers and they needed to display hercharacteristics. In time, these true believers became a force tobe reckoned with in the army, in the police force and in the highest echelonsof the government. The Turkish police today are largely staffed bythe followers of Colonel Turkes. In the army too, their numbers areimpressive. Many have reached the painful conclusion that they alonerule the country.
In 1982, the followers of Colonel Turkes were given a mandate outsidethe borders of Turkey to do away with the members of Armenian group calledASALA. At the time Turkish president Kenan Evren noted their missionhad been accomplished and there was no more threat from Armenian militants. In 1993, new targets were assigned to these gangs. They were entrustedwith the trade of illegal drugs and licensed to kill Kurdish activistsand businessmen. Permission was given by the Turkish Prime Minister TansuCiller following which prominent Kurds became the target of disappearancesresulting in torture and deaths. Kurdish parliamentarian Mehmet Sincardied of assassins bullets in broad daylight in Batman.
The members of the MHP have been entrusted with three tasks the firstwas the formation of elite forces, in Turkish, “Ozel Timler” who were trainedwith the primary goal of subduing the Kurds. They could with totalimpunity murder or apprehend anybody who dared oppose them. They becamethe main route of transportation for illegal drugs. They eliminatedall other elements that were dealing in this business. In the Kurdishcities they called themselves Rambos and to instill fear in the populationhurting prominent Kurdish individuals became a favorite passtime of theirs. To this day, the members of these elite units are a law onto themselvesand in Kurdistan they act with impunity.
They were instrumental in setting up gangs that operated autonomously. Their field of operation included all of Turkey and they made it theirprofession to threaten political personalities, to blackmail the rich merchants,to kill or to daunt the advocates of peace, to eliminate the Kurdish activists,to silence the journalists and to bomb the headquarters of the oppositionpress. All these activities have been monitored by people withinthe National Security Council (MGK). As is well known, the MGK isan institution that takes its authority from the country’s constitution,led by generals and has the decisive voice over the affairs of the state,especially in the fields of foreign policy, external security and internalpeace. No one can question this authority. Last year, whenthe Welfare Party who was in government decided to meddle into the affairsof the state, it found itself forced out of office.
Lastly, the members of MHP have assumed the task of staffing the administrationof prisons which are a clearing house for destroying the identities ofthe Kurds. Today, some 10.000 Kurdish political prisoners are heldin Turkish jails. The war that is raging in the mountains of Kurdistanis waged more insidiously in the prisons.
The primary task of these prison officials is subjugate the dignityof the Kurdish inmates either through beatings or worse through pyscologicaltorture. Many are forced to be turncoats. Those who agree toinform on their friends are not left alone, they have to prove themselvesto the authorities by participating in the torture of their friends ortaking part in their killings. A turncoat’s value for the authoritiesis measured by the number of killings he does. The more he killshis fellow Kurds; the more value he earns.
The torture that is the lot of the inmates in the prisons is also inflictedon their loved ones whether they come for visitation hours or show up atthe State Security Courts. The level of harassment at times reacheslevels that call for dire responses. Hunger strikes have become aroutine in Turkish prisons. Sometimes, these hunger strikes lastsmore than fifty days and the inmates develop acute health problems. In 1996, the hunger strikes were allowed to continue for days and 12 inmateswere allowed to die.
The Diyarbakir Prison Incident: A Dark Page in the History of Humanity
The leader of military coup that toppled the civilian government inTurkey on September 12, 1980, Kenan Evren, in one of his remarks aboutthe imprisoned political activists noted that, “Are we expected to hangthese [criminals] or feed them?” Nothing has changed in Turkey relativeto the Kurdish political activists. This same mind-set prevails amongthe believers of MHP. That is why many Kurdish activists are killedbefore they are even brought before the courts. The incident in DiyarbakirPrison is a good example of that.
A day before the incident, the Turkish president Demirel visited Diyarbakir. President Demirel, as was his custom, threatened the Kurdish oppositionwith annihilation and met with the members of the Regional Emergency RuleGovernment. That year, the death of twelve inmates had forced theprison officials to give in to some of the demands of prisoners. That hadinfuriated the prison officials. They needed to teach a lesson tothe inmates. The events of Diyarbakir followed suit.
A number of groups have investigated the events of Diyarbakir prison. The Turkish parliament sent a delegation of its own. Major politicalparties, such as Welfare Party, Republican People’s Party and People’sLabor Party had their own representatives investigate the carnage. The Human Rights Association of Turkey together with the Chamber of Doctorsalso prepared their reports. All agree on these major points.
September 24, 1996 was a visitation day for the prisoners in halls 29and 18. The inmates, divided into two groups, were on their way tosee their loved ones. In the Turkish prisons, the visitors are allowedto bring food for their imprisoned sons and daughters. The guardsallow the inmates to carry their food on trays to their halls. Onthat day, when the inmates asked for an extra tray from their fellow inmatesin Hall 35, the guards opposed. The inmates noted that this was astandard practice and asked why they were denied the use of a tray. The principal guard Fatih Ahmet was on duty that day and insisted on hisway and the group of inmates were locked into the hall way. In totalthirty inmates of the two halls and three inmates who were on their wayto see the doctor were locked in this area. As the inmates were keptin their place for hours, the soldiers outside were chanting: “Everythingfor the Country” or “My Country, I am Ready to Die for You.”
According to the report of Chamber of Doctors report, as these inmateswere kept in the hall way, the head prosecutor for the city, Ibrahim Akbas,had placed a call to the city hospital and to have their hospital staffbe guard. The fact that this call was made and is now admitted bythe hospital officials is evidence of the collusion at the highest levelof the government for this barbaric act.
The attack on the inmates began at 3.30 pm. 29 police officers,members of the elite forces, “Ozel Timler”, entered the hall way from onedoor and, 36 soldiers from the other. They began attacking the inmateswithout any warnings. The guards joined the soldiers and the officersthey seemed to enjoy attacking the leaders of the inmates. All 33inmates were injured. Then the injured ones were taken in one byone beaten again.
At the end, Edip Direkci, Nihat Cakmak, Erkan Perisan, Ridvan Bulut,Hakki Tekin, Ahmet Celik, Mehmet Sabri Gumus, Cemal Cam, Mehmet Aslan diedin the hall way from blows to the head. The pictures of murderedinmates later appeared in the newspapers. Their heads were crushed. Their brains were out. The doctors at the City filmed the dead inmates. None of these inmates were the captured guerrillas. All were imprisonedbecause of their political views. They were being kept in custodyon the flimsiest of charges. The State Security Courts that had jurisdictionover their cases are always staffed by both civilian and military judges,but the chief judge is always is a military one.
After the beatings, the injured inmates were taken to the hospital. Even on the way to the hospital, they were tortured. Many of themwere in critical conditions. The authorities then decided that theyshould immediately be transferred to another city, Antep prison. The distance between the two cities is about four hours by a car. The inmates were shoved into a windowless truck. The soldiers whowere transporting the inmates viewed them as traitors. Kadir Demirdied on the road to Antep, making the list of people who died from thedeadly attack: 10.
After the Attack
The authorities from the very beginning took the position that the “terrorists”had instigated the whole altercation. Then an silence took over asif not doing anything about the case would make the case go away. Before not a month had passed, the chief prosecutor in Diyarbakir fileda suit against the injured inmates for “destroying” the property of thegovernment. For evidence, the government’s side showed broken batons. The chief prosecutor contends that the inmates need to reimburse the governmentfor the broken batons. He also is asking for additional prison timefor them.
As can be expected, the charges created a scandal. A number ofhuman rights organizations moved to condemn the act. They were instrumentalin having the Turkish parliament send a delegation of its own to investigatethe situation. But because the parliament works in the shadow ofTurkish military, its report noted that a few minor infractions had takenplace. Nothing was done in the parliament about the matter.
The loved ones of the murdered inmates did not give up. After8 months, 33 soldiers and 29 police officers were sued in court. To this day, the proceeding in the court house are being postponed. To this day, the soldiers and the police officers have not reported tothe court. Some of the police officers have been appointed to serveelsewhere. The object is to stall the proceedings against the accused.
The lawyers for the murdered inmates have not had access to the pertinentinformation from the government. The survivors of the deadly altercationare brought to the presence of the soldiers before the judges. Theloved ones of the survivors are not allowed into the courtroom. Thesupporters of the survivors are often intimidated. Some have beentaken into custody and beaten. Some members of the Diyarbakir BarAssociation believe that the case could enter the annals of legal historyfor its remarkable irony.
M. Sirac Bilgin

________________________________________
Torture Abolition and Survivors Support Committee(TASSC)
3321 12th Street, NE
Washington, DC 20017
Tel: (202) 529-6599
Fax: (202) 526-4611

Çocuk Kaatili Sensin Cemil Çiçek!

Kenar Posted on Updated on


Çocuk Kaatili Sensin Cemil Çiçek!

Geçenlerde BDP Eski eş başkanı Selahattin Demirtaş bir demeç verdi. Olaylarda şehit düşen Halil İbrahim için Türk Hükümeti’nin özür dilemesini istedi.. Bu istem bir TV yayınında Türk Hükümeti’nin bilmem ne Bakanı Cemil Çiçek’e iletildiğinde herif öyle bir celallendi ki, vay ki vay! “Türk Hükümeti çocuk kaatillerinden nasıl özür dileyebilir” mealinde boyunu aşan bir cevap verdi.

AKP Faşizmi, daha önce de kaydettiğimiz gibi, çok kolay yalan söyleyen, demagog, omurgasız kişiliklerin öncülüğünde tırmanışını sürdürüyor. Kendileri Kürt Savaşı’nın on yıllardan beri sıcak bir şekilde sürdüğünü, bu savaşta Türk Devlet Terörü’nün çocuk, kadın ihtiyar demeden insan öldürdüklerini, nice ocaklar söndürdüklerini herkesten çok iyi bilirler. Kendi Başbakanları’nın mealen; “yaşları ne olursa olsun, yanlış zamanda yanlış yerde bulunan herkesin hedefte olduğunu” dediği kayıt altındadır. Bu demeci verdiği gün Amed’de iki, Batman’da bir bebek ölüme merheba demişti.

Fakat elimdeki arşivi karıştırdığımda 1992’den 2009’un ilk günlerine kadar Kürdistanlılar’ın kurşunlanmuş, bombalara hedef olmuş 351 taze fidanı toprağa verdiğini gördüm.. Irza geçmeler de cabası. Mesela bir Kürt ilçesinde 13 yaşındaki bir kıza 300’ün üstünde askerin tecavüz ettiği yine kayıt altındadır..

Türk Hükümetleri’nin, (Atatürk, İnönü, Saka, Menderes-Bayar, Gürsel, Ürgüplü, Demirel, Ürgüplü, Melen, Şu havaya uçurulan kaatil ki adını unuttum, Ecevit yani bay hayata döndürme kaatili, Evren, Özal, Çiller, Yılmaz, Erbakan ve Erdoğan) hepsi faşist bir kaynaktan su içimişlerdir, belli süre içerisinde kurşunladığı çocuklardan sadece 5 yaş ve altında olanlarının adlarını aşağıda veriyorum. Dileyen kaynağa girerek tam listeyi alabilir.

İşte liste:

1992’de 115 çocuk öldürüldü: Seyfettin Kapçin yeni doğan, Muhrise Altay yeni doğan, Halil Bebek 2 yaşında, Ahmet Kaya 1 yaşında, Fatma Kaçmaz 4 yaşında, Hatice Acar 5 yaşında, Medeni Aydın yeni doğan, Medine Kartal yeni Doğan, Mustafa Ok yeni doğan Yusuf Budur 1 yaşında, Hamza Bulut yeni doğan, Ayşe Balım yeni doğan, Kemal Şili yeni doğan, Gülbahar Tunç yeni doğan, Emrullah Gök 4 yaşında, Haşim Gök 3 yaşında, adsız yeni doğan bebek Gercüş, Rehan Evin yeni doğan, Nurcan Özatak 2 yaşında, Orhan Dağkeser 4 yaşında, Güler Sökmen 3 yaşında, Sinan Demirtaaş yeni doğan, Devrim Eleftoz 1 yaşında, İkmal Samur yeni doğan, Reber Samur 1 yaşında, Gülsüme Samur 4 yaşında, Şivan Çiğirga 3 yaşında, Fırat Geçmez yeni doğan, Mehmet İşler yeni doğan, Garibe Karasakal yeni doğan, Veysi Başar yeni doğan,

1993’te 66 çocuk: Nezir Ergün yenidoğan, Şemsi Ekici 6 yaşında, Esra Saçaklı yeni doğan, Abide Ekin 3 yaşında, Gürbüz bayındır 5 yaşında, Naim Aslan (?), Semra Bayram (?), Mahmut Aydemir (?), Ayşe Yıldız (?), Diyadinli Canan, Dilşah, Ender ve Ruken (?) yaşında, Yunus Sabırlı 2 yaşında, Bahar Turan 3 yaşında, Eylem Elmalı 4 yaşında, Muhammed Yaşar yeni doğan, Hanım Yaşar 4 yaşında, Gözde Rani 4 yaşında, Zeynep Çağdavul yeni doğan, Gülistan Çağdavul yeni doğan, Abdurrahman Coşkun yeni doğan, M Emin Aslan yeni doğan, Seyitxan Balçık, Mesut Balçık (?), Cahit Öğüt 4 yaşında, Çınar Öğüt 3 yaşında, Dilbirin Canpolat 3 yaşında, Suna Canpolat 2 yaşında,

1994’te 84, 1995’te 7, 1996’da 6 çocuk, 1997’de 7 çocuk, 1998’de 8 çocuk, 1999’da 12 çocuk, 2000’de 3 çocuk, 2006 8 çocuk, 2009 liste yayına verilene kadar 2 çocuk..

Toplam 351 çocuk

Tarih: Sal Nis 28, 2009 7:03 pm

Kaynak: http://www.yasni.de/ext.php?url=http%3A%2F%2Fwww.gencinsesi.com%2Fmodules.php%3Fname%3DForums%26file%3Dviewtopic%2

Sen ve patronun Duçe budur Çiçek efendi.. Bazı arkadaşlar dilimin sertliğinden dem vururlar. Ama inanın bu adamların hiç biri saygıdeğerlik ifade eden bir sıfata layık değildirler. Alçaktır bunlar! Vicdan yoksunu canavarlardır! Kronikleşmiş faşist rejimin bu bekçiliğini yapanlarla savaşmak, bu rejimi tarihe gömmek, Her Kürd’ün, Türk’ün, emekçinin, kadının, işsizin ve entellektüel insanın görevidir..

2011-04-22

A sirac Kekuyon

“Allah yok peygamber izinde”

Posted on


“Allah yok peygamber izinde”

Hasret Birsel

Biliyorum başlık olarak çok sert görünüyor. Lakin bu sözü işkencehanelere alınan hemen hemen herkes ya duymuştur, ya da görmüştür.
Bu gün televizyon izlerken bir an bu sözü anımsadım. Zulüm ve işkencede uzmanlaşmış AKP hükümeti arsızlığına ve utancına bir utanç daha ekledi, ki partiler tarihine geçecek bir kara lekedir bu.

Adının komplo, tasfiye planı ya da başka birşey olmasının hiç önemi yok. Kürtlerin gösterdiği adayları herkesi şok edecek eften püften gerkçelerle veto eden Yüksek Seçim Kurulu’nun kararından sonra Kürtler sokaklara çıktı. Çıkmaları kadar doğal bir tepki olamazdı. Taşa karşın silah, slogana karşın biber gazı ile cevap vermeyi kendisine destur edinen AKP hükümeti yine fütursuzca saldırdı. Yaralılar, gözaltları ve ne yazık ki ölüm yaşandı. Ne derece üzgün olduğumuzu yazmak artık anlamsız geliyor bana. Ölüm ve zulüm karşısında üzülmemek, tepki duymamak hayvanların dünyasında bile yok.

Ölümün, kanın, barutun, gözyaşının ve öfkenin hakim olduğu Kürdistanda ortam son derece gergin. Hatta bir belirsizlik söz konusu.

Devlet, hükümet -adı her ne zıkkımsa işte- ne yapacak?

PKK ve BDP nasıl bir yol izleyecek?

En önemlisi iradesine müdahale edilen, tepkileri ve istemleri görülmeyerek aşağılanan Kürt halkı nasıl davranacak?

Bu soruların yanıtını almamız çok uzun sürmeyecek, bir iki gün içerisinde beklediğimiz cevapları hep birlikte alacağız.

Yazının başlığına bakıp ne alakasız bir içerik diye düşünebilirsiniz. Çok alakalı, hem de pek çok alakalı. Sokaklara çıkıp tepki gösteren Kürtler polis tarafından darp edilip kan revan içinde bırakıldıktan sonra AKP il binası polis merkezi gibi kullanıldı. Kürtler burada gözaltına alındı.

İşte burası zurnanın zırt deliğidir.

Haberi izlediğimde şu AKP tabelasını kaldırıp „Allah yok peygamber izinde” yazsalar çok yakışır diye düşündüm. Belki de bir bütün olarak Kürdistan’ın her tarafına „Allah yok peygamber izinde” yazmalılar. Zira din “kardeşliğimizden” dem vurup sürekli bu masalı anlatan AKP`nin, inandığı Allah ile Kürtlerin inandığı Allah aynı olmasa gerek.

Hayır benim ne Allah’la ne peygamberle ne de inançlarla sorunum var. Sadece İslamik demogoji ile islamiyette hiç de yeri olmayan, zulmü meşrulaştıran AKP hükümetinin anlayışı ile sorunum var.

Yer yerinden oynarken, hiç birşey olmamış gibi pişkince kameraların karşısına çıkıp 23 nisan çocuk bayramı nedeni ile Türkiyeye gelen yabancı çocukları gülerek ağırlayan, sahte şefkat gösterilerinde bulunan başbakan Erdoğan`ın sahtekarlığı ile sorunum var.

Kürdistanda serçe kuşları gibi çocuklar ölürken, çocuk bayramı şovu ile anı kurtarmaya çalışan, burnunun dibindeki çocukları görmeyip başka kıtalardaki çocukların başının üstüne elini koyan dokuz yıllık bir diktatorya anlayışı ile sorunum var.

İnsanların dayanma sınırları vardır.

Kürtleri deneme tahtasına çeviren AKP hükümeti çoktan bu dayanma sınırını aştı. Şu anda bütün Kürtler taşmış durumda. Hala dut yemiş bülbül gibi susan Erdoğan`ın konuşmaması insanın aklına şu soruyu getirmiyor değil: Kürt halkının tepkisi, entelektüellerin ve aydınların refleksleri ve Kürt yöneticilerinin tahammülü ile politik duruşları bu tür oyunlarla sınanıyor mu?

Eğer sınanıyorsa bu kötü bir oyundur. İnsanların hayatlarına mal olan iğrenç bir yönetemdir.

Bu yönetmele bir yere varamayacaklarını ne zaman anlayacaklar?

Hukuki anlamda dayanakları olmayan, demokrasinin hiçbir yerine konulmayacak bu engelleme çeşitli yöntemlerle aşılmaya çalışılıyor.
Görünen o ki bir şekilde yöntem bulup geri adım atacaklar. Atmaları da gerekli. Hiç bir hukuka, hiç bir vicdana sığmayacak Yüksek Seçim Kurulu’nun vetosu kabul edilir gibi değil.

Geri adım attıklarında ise olay maraba ve ağa hikayesine dönüşecek ve aklımızda kocaman bir soru kalacak.

Bilirsiniz, traktör alan ağa sabah marabası ile yola çıkıp kasabaya gider. Yolda bir öbek hayvan boku görünnce marabaya eğer bu boku yersen traktörü sana veririm der. Traktör sahibi olmak isteyen maraba bir güzel boku yer, kasabaya giderler dönüşte ağa traktörsüz kalmıştır. Marabanın ise içine dokunmuştur yediği bok. Hayvanın dolaştığı yerde bok bol olur. Maraba bu kez yol ortasında gördüğü boku işaret eder ağam bu boku yersen traktörünü sana geri veririm der. Ağa da boku bir güzel yer, traktörü geri alır. Maraba ağam madem traktör sonunda senin olacaktı ikimiz de bu boku neden yedik diye sorar.

Yüksek Seçim Kurumu bu kararı AKP hükümetinden habersiz almamıştır. Eğer öyle olsaydı bu gün sabaha kadar mesai yapar BDP adaylarının hiç de lüzumu yokken yeniden sunduğu evrakları inceler ve kararını biran önce açıklardı.
Ne hikmetse Kürtler sokaklarda iken, polis ortalığı savaş alanına çevirmiş iken Yüksek Seçim Kurulu akşam saat altıda harç ,bitti amele paydos diyerek çekip evine gidiyor. Ortada bir cenazenin, iki ağır yaralının ve belirsizliğin olduğu bir anda bu davranışı insan bir yere koyamıyor. Daha doğrusu koyuyor da, nasıl formüle edeceğini bilemiyor.

Hani diyorum Yüksek Seçim Kurumu ve AKP maraba ağa misali gece konuşup sabah karar mı açıklayacak?

Böyle olunca biz de marabanın ağaya sorduğunu soracağız elbette…

hasretbirsel@hotmail.fr

Zafer ve Halil İbrahim Oruç..

Posted on


Zafer ve Halil İbrahim Oruç..

Türk Halkı’ndan bazı insanların da katkısı ile Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu AKP’ye, MHP’ye, CHP’ye, YSK denilen kuklaya ve iç ihanete karşı büyük bir zafer kazandı. Bu zaferin kazanılmasında en önde yürüyen Kürt Kadını rüştünü, bu eylemdeki cesareti sayesinde ıspatlamıştır. Ayla Akat Ata ayağından yaralandı.. Emine yürüdü, Sebahat yürüdü, Gültan yürüdü.. Çarşaflısı, özgür kafalısı her inançtan Kürt Kadını sokalarda sabahladı.

Öte yandan Duçe’nin çocuklara karşı açtığı savaş da hızından hiç bir şey kaybetmeden sürdürüldü.. Adana’da Kürt çocuklarına askeri alandan açılan ateş sonucu üç çocuk yaralandı. Çocuklarımız Cizre’de Nusaybin’de dayak yediler ama yılmadılar. Dağlarda da şehitler verildi. Pazarcık’ta üç gerilla çatışmada, Dersim’de TİKKO mensubu beş bayan gerilla göçük sonucu kazada şehit düştü, Türk Ordusu tarafından savaşa sürülen bir korucu da hayatını kaybetti.

Şu acı dolu komediye bakın! Gerçekleştirilen toplu rehin almalar sonucu karakollar dolunca AKP Faşizmi kendi Amed il merkezini polisin emrine verildi.. Uzun zamandan beri yeni karakollar ve zindanlar inşa etmesi için uyarılan içişleri ve adalet bakanlıkları bu yetersizliğin yakında giderileceğini, olmazsa stadyumların bu iş için tahsis edileceği sinyalini verdiler. Bu arada içişleri bakanlığı kurşunlardan kaçanlar için “devlet kurşunlarının boşuna sarf edilmesi ve hedef olmaktan kaçınmaları” suçlaması ile soruşturma açtı.

İşin tirajı-komik yanı bir tarafa, Türk tipi faşizm ilk defa büyük bir direnişle karşılaştı. Türk Kesimi’nin de yer yer bu direnişe katılması, direnenleri desteklemesi iyidir, fakat yetersizdir. Blok partileri ve örgütlerinin dışında daha canlı bir direniş yaratılabilirdi. Ama bu kesim maalesef, tekel işçilerinden 111’i hakkında sekiz seneye kadar varan ceza istemi ile dava açılmasına bile, şartların elverişliliğine rağmen, ses çıkarmamaktadır. Oysa direniş çok güçlü olabilirdi.

Blok’un kazandığı bugünkü zaferde Halil İbrahim Oruç’un şehitler kervanına katılmasının rolu büyüktür. Büyük vuslatı beni çok etkiledi. Adının önünde saygı ile eğiliyorum.

Yerel kaynaklardan aldığımız bilgiye göre “İmamın Ordusu” mensupları 17 yaşındaki bu gencimizi şehit etmelerine rağmen rahatlamamış, Halil İbrahim’incesedini dipçiklemiş, kafasına da darbeler indirmek suretiyle kinlerini kusmuşlardı. Bu bir alçaklıktır desem, alçaklara hakaret etmiş olurum. Adlarını siz koyun.. Halil İbrahim bu mücadele boyunca, nihai barışa kadar asla unutulmamalı, bütün mitinglere manevi varlığı bir fotografla da olsa taşınmalıdır. Halil İbrahim, savaşlarda, barıştan önce toprağı boylayan son asker gibi (tabii ki daha pek çok kurbanlar vereceğiz, ama yine de öyle) anılmalıdır. Halil İbrahim bir seçim uğruna canını vermedi. O, haksızlığa, zulme, inkara ve ilhaka duyduğu öfkeyi sele dönüştürmek için en önde, hedefe doğru gözünü kırpmadan yürüdü ve vatanlaştı. Halil İbrahim Emek kesiminin şehidi olarak ilan edilmelidir. Özgürlüğün ve demokrasinin havarisi olarak anılmalı..

İç hainler, satılmışlar, halkın düşmandan daha fazla öfke duyduğu unsurlar sıra ile TV yayınlarına çıkarıldılar ve bazan da moderatörlerin bile öfkesini çekecek kadar kişiliksizleştiler. Metiner’ler, Fıratlar, Ensarioğlu ve Tanrıkulu gibiler, Fercler (Arapça bilenlerden özür dilerim) sıra ile ekmeğini yedikleri topraklara ihanet ettiler. Demokrasi’ye, Özgürlüğe ve emeğe karşı faşizmi desteklemeleri para etmedi.. İlk raundu halk kazandı..

Dünyada hiç bir tiran, diktatör, faşist şef hayırla anılmamıştır. Solon’dan tutun Pompejus, Crassus, Caesar’ın Triumvirası, Sturm Abteilung (SA)’lara dayanarak kasaplık yapan Hitler, Duçe Musolini, Franko nerede? Taliban diktatörlüğü neyle meşgul şimdi?

Erdoğan… Tarihten ders al! “Tek tek Kürt Kardeşim”in talepleri var.. “Kürt Halkı yok” demeye getirdiğin o küçümseyici, iğrenç, kabadayı tavrını gözden geçir..Hani Türkler derler ya; “Bu Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı”.. Sana mı kalacak?..

İyi düşün.. Çalma oylarla temslci olunmaz.. Sokakta, Halil İbrahimler ile kol kola yürüyebiliyor musun? İşte o zaman temsilciyim de! Seni ne Metiner gibilerin yalanları, ne Ensarioğlu gibiler Kürt milletine kabul ettiremez. Belki bir kaç oy alırsın, fakat o oyları verenler bile kerhen vereceklerdir. Bunu bil!

2011-04-21

A Sirac Kekuyon

Dinle Duçe!

Posted on


Dinle Duçe!

Şunu iyi bil ve gör! Her Kürt Yurtseveri Kışanak’tır, Zana’dır, Tuncel’dir, Dicle’dir, Yıldız’dır! Her Sosyalist Kürkçüdür! Yutturma kimseye, ben bilmem deme! Kararı veren YSK’dir deme! Şerefsizliğin bile şanına leke sürecek kadar düşme! Sorumlu sensin.. Sorumlu doksan yıllık Faşist rejimdir ve rejimin son versiyonu olan AKP Faşizmi’dir.!

Dinle Duçe!

Soyunu-sopunu inkar eden Sen, kimliğine sahip çıkmak için canını dişine takmış olan Kürd’ü elbette anlamak istemeyeceksin. Bir yandan Kürd’ün çocuğuna karşı açtığın fiili savaşta bebekleri hedef alıyorsun, bir yandan Aydın’da olduğu gibi, bindirilmiş kıtalarını Kürt siyasilerine saldırtıyorsun, öte yandan da VETO ile şerefli bir barışa giden yolu tıkıyorsun! Arkanda hangi emperyalist güç durursa dursun, bu alçaklığının hesabını Bölge Halkları’na vereceksin. Sıcağı sıcağına söyleyeceklerimiz bunlardır..

Şimdi emek, özgürlükve demokrasi blokunu destekleyen kitleye seslenmek istiyorum..

Ezilen Halklar! Emekçiler, Ezilen inançların temsilcileri! Ezilen cins kadınlar! Dinleyin!

Karşınızdaki devlet yapısına adı ile hitap ediniz. AKP ve başındaki Duçe Erdoğan dünyada iktidar sahibi olmuş faşistlerin en yalancısı, en yüzsüzü ve en karektersizi olarak yeni bir devlet modeli geliştirmiştir. Bu Devlet yapısı adı ile anılmalı.. Bu Türk Devleti’nin başındaki karektersiz kişi sıfatı ile değerlendirilmelidir, Şöyle;

AKP’nin kurmakta olduğu devletin oluşumunda son aşamasındayız. Bu Devlet; Munafık bir Faşist devlettir. Faşisti uzun uzun tarif ettiğimiz halde ona “faşist” demiyorsak ondan çekiniyoruz demektir. Bu dakikadan sonra faşistin tarif edilmeye muhtaç bir yanı kalmamıştır. O her hali ile, bağıra çağıra faşistliğini ilan ediyor..

Türk Devleti doğduğu günden beri su katmamış faşist bir devlettir. Zararı tüm emekçilere, işsizlere, küçük esnafa, sıra dışı sermayeye, Kürtler’e, Lazlar’a, Çerkezler’e, biat etmeyen müslümanlara, Alaviler’e, Aleviler’e, kadınlara veya arkasız tüm gençlere dokunuyor, dokunacaktır.. Bütün bu kesimler birlik olma yolunda adımlarını sıklaştırmalıdırlar. Başka çaresi yoktur..

AKP iktidarı ve onun başı Duçe, faşizme karşı mücadele yürütenleri bölmek, onları zayıflatmak için bütünü çirkin olan metodlar kullanarak mağdurları ezmek için her çareyi deniyor, eldeki vasıtaları tereddütsüz kullanıyor. Bu akıl küpü faşistin oyununa gelmeyin.

İşçiler, köyleler, ezilen tüm halklar; Kürtler ile birleşerek mücadele ateşini gürleştiriniz. Yarınınız bu mücadeleye bağlıdır. Ya zincirli yarı-tok köleler haline geleceksiniz, ya da dişe diş bir mücadele ile Faşist iktidarı boğacaksınız.

Başka yolu yoktur bunun! Bana dokunmuyorlar demeyin.. Zira yarın sıranın size de geleceği muhakkaktır. Faşizm kurumlaşmasını tamamlamadan boğulmazsa çok geç kalınmış olmaz mı?

Evet Türk “Yargı” organları (YSK bunun içinde olmak üzere) artık faşist Erdoğan’ın arka bahçesidir. Polis teşkilatı bir ordu haline getirilmiştir ve Duçe’nin malıdır. Türk “Yasama” organı Duçe tarafından yeniden denetime alınacaktır. Türk Ordusu tam anlamı ile sindirilmek üzeredir. Üniversiteler zapt-u rapt altına alınmıştır. Camiler faşizmin kaleleridir.. Basın yayın organları can çekişmektedirler. Halkın önemli bir kesimi cehaletin pençesindedir ve Erdoğan’ı sorgulamadan desteklemektedir.

Bu saptamalar sakın ola ki sizi negatif etkilemesin. Kiminle mücadele ettiğinizi bilmek, mücadeleyi kazanmak için zorunludur. Yeni Türk Devleti şimdiye kadar görülmemiş bir güçle faşist iktidarını yürütüyor. Bu güç özünde çok zayıftır. Bu bilinmelidir. Dünyada haklılık kadar büyük bir güç olamaz. Ezilenler güçlerini buradan alacaklardır.

Bir not daha..

Sakın ola ki seçimlere girmemezlik edilmesin! Faşistlere hiç bir mevzi savaşılmadan terkedilemez ilkesi her zaman bilince çıkarılmalıdır. Aslında emek özgürlük ve demokrasi cephesi Türk YSK’sinin bu kararı ile daha da güçlenmişlerdir. Uyuyan aslan uyandırılmıştır!.

Dağlarda, kolanlarda, vadilerde, fabrikalarda mücadeleye devam…

Zafer emekçilerin olacaktır!.

Zafer özgürlükçülerin olacaktır!

Zafer demokratların olacaktır!

Sizi tüm hücrelerimle selamlıyorum..

2011-04-18

A Sirac Kekuyon

Azadi Örgütü Lideri Halit Bey

Posted on


Azadi Örgütü Lideri Halit Bey

Firat Aras Mir Alay (Albay) Cibranlı Halit bey,1882 tarihinde Muş’un Varto ilçesinde (Gımgımé) ’dünyaya geldi. Babası Mahmut Bey, Cibran aşiretinin reisidir. İstanbul Kabataş’da ki aşiret mektebi ve Yıldız Harb Okulu’ndan mezundur. Harbiye’den mezun olan 13 yaver yüzbaşıdan biridir. “Aşiret-Mektep-Devlet” kitabının yazarı Ergene Rogan’nın dile getirdiğine göre ” 25 kürt öğrenciden 9’nun ölümü Kürt milli mefküreden dolayı bu yolda olacak, en ünlüleri Cibranlı Halit olmak üzere”

İlk görev yeri Filistin’dir. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nda Varto’daki Cibran Alayı ( hafif süvari alayı) Ağrı bölgesine , Ruslara karşı gönderilmiştir. Cibranlı Halit Bey ve askerleri büyük kahramanlıklar gösterir, Pasinler ve Çemé Zoro’da yaptığı fedakarlıktan dolayı miralaylık (Albay) rütbesine terfi eder. Enver Paşa’nın ordusu bu bölgede donunca, dağılır. Bu sırada tüm Cıbran Alayları Cıbranlı Halit Bey”e, Hasenan Alayları’da Hasenanlı Miralay Halit Bey’e bağlanır, bunlar da Mürsel Paşa fırkasına katılır.

Rus ordusu, Hınıs-Varto’ya kadar gelince Halit Bey’in alayı Elazığ bölgesine gelir, Palu–Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl, Hükümet, Halit Bey’e Ovacık’ta hükümet konağı kurma görevi verir. Halit Bey, o sırada Belediye Başkanı olan Hıdır Bey’e misafir olur. Alayı onun arazisine yerleşir. Oradaki tüm aşiret reisleriyle görüşür, dostluklar kurar. Hükümetin o bölge halkına bakışının iyi olmadığını, bir kaç eski silah falan vererek bu işin savuşturulmasını ister. Öyle de olur. Nuri Dersimi’ye göre “Ovacık aşiretleri Cibranlı Halit Bey’i saygıyla karşıladıklarını, onun politik ağırlığını ve tavsiyelerini dikkate aldıklarını, onun sayesinde daha sonra Kürt Teali Cemiyeti(KTC) nin bu bölgede örgütlenebildigini” yazar. Ancak hükümet, Cibranlı Halit Bey’in niyetini anlar. Onun bu konuda ki düşüncelerinden ve onlarla yakınlık kurmasından rahatsız olur. Bu nedenle de Halit Bey”in alayını geri gönderir.

Varto”ya geri geldiğinde Ruslar çekilmişlerdi. Kendisi Kalçık köyünde Abdelanlı İsmail Ağa (İsmailé Seyidxan ) nın evinde misafir kalır ve büyük dostluğunu alır. Ailesinden diğerleri Alevi köylerinde o kışı geçirirler. Kardeşi Ahmet Bey Kovık köyünde, amcası İsmail ağa Saçıx’ ta, Hasan Efendi, Binbaşı Kasım Bey de Keraç’ ta yerleşirler. Ertesi yıl Hormek ve Lolan aşiretleri, Hallo başkanlığında büyük milis kuvvetlerle, Cibranlılar’a saldırırlar ve mallarını talan ederler (Hallo, Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabın yazarı Mehmet Şerif Fırat’ın amcası ve aynı zamanda da üvey babasıdır. Mehmet Şerif Fırat’ ın daha sonra yaptığı işkence ve hakaretlere dayanamayarak, M. Şerif Fırat”ı öldürür( 1950) .

M. Şerif Fırat “Cibranlı Miralay Halit Bey ile Hasenanlı Miralay Halit Bey ve kardeşleri , aşiretleri silahlandırıyorlar, Kürt kıyafetleriyle köyleri dolaşıyorlar, Cıbranlı Halit’in bizzat yazdığı Nubara Pıçukan (Halit Bey’in bir de Akid-i İmane adlı Kürtçe eseri var) adlı Kürtçe kitabıyla Ahmede Xane’nin Mem-u Zin ve Melaye Ciziri’nin Divanı’nı köylere dağıtıyolar” diyecektir.

Bu fikirlerle yoğrulan “Cıbranlı Halit, 1920 yazında İstanbul’daki KTC (Kürdistan Teali Cemiyeti) başkanı Seyit Abdulkadir ve Hakkarili Ubeydullah ile anlaşarak meclisteki Bitlis milletvekilli Yusuf Ziya’yı da yanlarına alarak Cemiyet-i Akvam vasıtasıyla haklarını alacaklarını, bölgemizdeki köy ve kasabalarda oturan aşiret reisi, şeyh, hoca ve muhtarlardan aldıkları mühürlü mazbataları , KTC’ye oradan da , Cemiyet-i Akvam”da çalışan Mustafa Nemrut Paşa ve Kürt Şerif Paşa”ya gönderiyorlardı. Ancak bunların karşısında Alevi aşiretleri, özellikle Hormek Aşireti vardı

M. Şerif, aynı kitabında yine özetle şunları söylüyor.” Halit Bey 15 haziran 1920″de Keraç köyünde oturan akrabası Bnb. Kasım Bey’in evine gelerek, Hormek ve Lolan aşiret reislerini çağırdığı toplantıda, Kürtler ulu bir soydan gelmişler, biz aşiretler ve mezhepler arası çatışmalardan dolayı 600 yıldır esaret altında yaşıyoruz. Alevi, Sunni hepimiz Kürdüz bir araya gelmenizin ve hakkımızı almanın zamanıdır der ve Kasım Bey de onu tastik eder. Buna karşılık aşiretleri temsilen Hallo ” biz Kürt değiliz sizinle birlik olmayız”der.

Cibranlı Halit Bey daha sonra Erzurum’da Mustahkem Mevki Komutanlığına atanır. Bu görevdeyken daha önceden ilişkisi olduğu KTC (Kürt Teali Cemiyeti) dağılmıştı. Halit Bey ve arkadaşları Kürdistan sorunu üzerinde istişareler yapıyordu. Bağımsızlık hedefiyle Azadi Örgütü Erzurum’da 1921 yılı baharında kuruldu. Kısa sürede Kürt aydınları ve ileri gelenleri tarafından benimsendi.

1924 yılı başında Bitlis eski milletvekili Yusuf Ziya bey, Erzurum’a gelerek aşiretleri silahlandırma ve halkı bilinçlendirme çalışmalarına başlar.Şeyh Mahmut Berzenci ve Simko’dan silah ve diplomatik yardım temin etmeye uğraşır. Bunun neticesinde halktan edinilecek “halk temsilcisi” mazbatalarını Suriye üzerinden Cemiyet-i Akvam’a göndermeye çalışma düşüncesi de vardır.

Yusuf Ziya bu kararla birlikte, Cıbranlı Halit Bey’in mektubunu alıp Hınıs’ta Şeyh Sait Efendiye gelir. Kararı ona da imzalatır. Onun da mektubunu alarak, Göksu, Hacı Ömer, Tekman bölgelerinde Zırkan, Gökoğlan bölgesinde Şeylaki ve Kerbaşı Ağa ve hocalarını ziyaret eder. Oradan da Karlıova ‘da Cibranlı Baba ve Kamil Bey’lere, Varto merkezinde oturan İsmail Ağa ve Bnb.Kasım Bey’e, Hasenanlı Halit Bey’e, Zırkanlı Kerem Bey’e Melekanlı Şeyh Abodullah Efendiye, Solhan aşiret reisi Mehmet Ali Çeto’ya gider. Halit Bey bunlara mektuplar yazarak Yusuf Ziya Bey’le iş birliği yapmalarını ister. Mehmet Şerif Fırat’ın kitabında “Halit Bey’in faaliyetlerini mektupla M.Kemal’e gönderenlerin ve ihbar edenlerin Hormek Aşireti ileri gelenleri olduğunu öğreniyoruz.

Bu hadiseler ve ihbarlar sonunda Cıbranlı Halit Bey, pasif bir görev olan askeri Satın Alma Komisyonu Başkanlığına ve daha sonra da evinde gözetim altına alınır. Bu şartlar altında Halit Bey, “acaba neden Erzurum’dan çıkıp halkın arasına girmedi veya Azadi Örgütünü harekete geçirmedi?” diyenler bulunmakta. Şeyh Sait Efendi de kendisine söyler. Ancak kendisi, mevsimin kış olması, Kürtler’in henüz bilinçlenmediği, birliğin sağlanmadığı düşüncesindedir. Bu düşüncesini hem Şeyh Sait Efendi’ye hem de bu yazıda genel olarak dayandığım Sayın Mehmet Emin Sever’in babası Ahmet Bey’e ve amcası oğlu Halil Efendiye söyler.

Sayın Mehmet Emin Sever’in babası Ahmet Bey anlatıyor: ” 1930 baharında ben, Şeyh Selahattin (Ş.Sait Efendinin oğlu), Erzurum merkez köylerinden Hılbaşılı Menduh Bey ve Laz Mühürcü Mustafa tutuklanarak, Ankara İstiklal Mahkemesine götürüldük. Mühürcü’de üzerinde Arapça harfleriyle ŞKC (Şimali Kürdistan Cemiyeti) yazan mühür yakalanıyor. Bu mührün, Şeyh Ali Rıza Efendi tarafından yaptırıldığı, Cemiyet-i Akvam’a bazı başvurular için kullanılacağı iddia edildi. Ben bir süre sonra beraat ettim. Ş.Selahattin de önce idama, sonra yaşı 23’ ün altında olduğundan müebbete çevrildi, daha sonra da 1939 genel affıyla çıktı.”

” Ben hapisten tahliye olunca, o zamanki Muş mebusu Hacı İlyas Sami’yi evinde ziyarete gittim. Kendisinden hadiseyi sorunca, bana dedi ki “Gazi M.Kemal, beni Cıbranlı Halit Bey’le görüşmem ve kendisini Kürtçülük fikirlerinden vaz geçirmem” konusunda görevlendirdi. ” Buna karşılık da ne istiyorsam, (mevki, menfaat v.s.) vereceğini söyleyerek, beni Erzuruma gönderdi.”

“Kalktım Erzurum’a gittim, otele yerleştim. Kendisine, bir pusula göndererek görüşmek istediğimi yazdım. Bir süre sonra, pusulamın arkasına, sizinle görüşmeye maruzum, Halit diye yazarak iade etti. Ben, kızdım, gücendim. Sonra ne olursa olsun, verilen bir görevi yerine getirmeliyim dedim. Ve evine gittim. Kendisine durumu anlattım, rica ettim. Kendisi buna karşı Kürtler’in tüm yardımlarına, dostluklarına rağmen, hükümetin Kürtler’in kimliklerini tanımadığını, haklarını vermediğini, sözlerinde durmadıklarını söyledi. Bu halkın halklı mücadelesini sürdüreceğini söyledi ve sonunda da “Hacı! Hacı! Halit’in boynu ipiniz için hazırdır deyince” ayrıldım. Ankara’ya döndüm Gazi Hazretleri locada beni bekliyordu. Durumu kendisine anlattım. Artık yapılacak bir şey yoktu” der babama.

Halit Bey yakalanmadan önce, Amcazadesi Halil Efendi (Kılıçoğlu), Başkentli(Varto’nun köyü) Xelilé Silo ve İnaklı Abdullahe Zeneabdi den oluşan hayeti Hacı Musa Bey Bitlis’te tutuklu olduğu sırada kardeşi Nuh Bey’e gönderir. Ancak karşılanış ve görüşmeden endişelenerek geri dönmüşler. Halit Bey Azadi Cemiyetine bağlılıklarından emin olmak için göndermişti heyeti.

Daha sonra yine Halit Bey’in önerisi ile Şeyh Abdrullah Efendi tarafından Azizanlı Sadiye Talha, Usoé Solahi ve Halite Haze Hacı Musa Bey’e gönderilmiş, onlar da iyi karşılanmamışlar ve geri dönmüşlerdir. Durum Halit Bey’e rapor edilir.
Kürtler arasında henüz birlik ve kararlılık tam oluşmamışken, Halit Bey’in harekete geçmesi doğru olmayacaktı. Kendisi de böyle düşündü her halde.
Halit Bey Bitlis’te tutukluyken, Norşin Şeyhi, Şeyh Alattin, Kazım Dirik’e Halit Bey’le görüşmek istediğini, çevresinin de kendisine baskı yaptığını söyler. Kazım Dirik de (Vali) “Türkçe konuşulması şartıyla” kabul eder. Ancak Halit Bey bunu kabul etmeyince, Vali sonunda razı olur. Halit Bey, Şeyh Alattin’e Kürtçe ve Arapça birer mısra söyler ” DI RİYA YARÜ MİRADE ME SERİ DANİYE RE. Huttuim. fi bahri wela zewreqe. Wl bahrü amiq. (Melaye Ciziri’nin Divanından): “Muradımız yolunda bir yola baş koyduk öyle bir denize girdik ki ne kayık var ne gemi.” Sonra Şeyh Alattin, Halit Bey’e: ” Allah sizi kurtarsın “deyince, Halit Bey de “Benim kurtulmamı istemeyin, dua edin ki Allah Kürt halkını kurtarsın” Bunun üzerine Şeyh Alattin kederli bir halde, melasına: “Kalk biz dersimizi aldık” der.

Halit Bey, Bitlis’te tutukluyken birkaç kez kendisini kurtarılma eylemi düşünülmüş. Şeyh Sait Efendi, oğlu Ali Rıza Efendi, Kereme Kolağası, Mehemed ve Reşit’e Hetto birlikte (Şeyh Sait’in Hınıs’tan ilk ayrılışından hemen sonra) Azizan’da Cıbranlı Sadiye Talha’nın evinde iken diğer Cibranlılardan Baba Bey, Kamil Bey, Mehmet Ağa Halit Bey’in “Bitlis’i basılarak Halit Bey’in kurtarılmasını…” tartışırlar.
Mevsimin kış olması, baharın beklenip Halit Bey’in kardeşleri Selim Bey ve Ahmet Bey’le görüşülerek buna göre karar verilmesi önerilr.

Daha sonra Halit Bey’in kardeşleri Selim ve Ahmet Bey’ler, Sadiye Talha ve Halil Efendi ve diğer akrabaları, Azadi örgütü üyesi Hasenanlı Halit Bey’le görüşerek Cıbranlı Halit Bey’in kurtarılmasını konuşurlar. Mevsimin kar-kış oluşu, Norşin Şeyhleriyle, Hoytu Aşiretinin tutumlarının belirlenmesi ve öyle hareket edilmesi kararıyla bahara ertelenmiştir.

Aslında bununla ilgili esas plan şuydu: Şeyh Abdullah Efendi kuvvetleri Varto’yu alacak, daha sonra Cıbranlılar, Hasenanlılar ve Zırkanlılar Hınıs’ı alıp oradan Hasenanlı Miralay Halit Bey’in komutanlığında Bitlis’e girip Halit Bey’i kurtaracaklardı; arzu oydu; ancak gerçekleşmedi. Bırakın Halit Bey’i kurtarmak,Şeyh Said Efendi, Şeyh Abdullah Efendi, Cıbran Beyleri ve arkadaşlarının kendileri de 15 Nisan 1925 günü Varto yakınlarındaki Abdurrahman Paşa Köprüsü üzerinde teslim alındılar. Daha sonra da Diyarbakır’da idam edildiler.

Şeyh Sait Efendi ve yanındakiler (26 kişi) yakalanmadan bir gün önce, yani 14 Nisan 1925 günü Cibranlı Halit bey, Bitlis eski milletvekili Yusuf Ziya bey, kardeşi Teğmen Ali Rıza bey, damadı Faik bey ve Molla Abdurrahman olmak üzere toplam 6 kişi Bitlis’te idam edildiler.

(15 Nisan tarihi, Şeyh Sait ve arkadaşlarının yakalanma tarihidir.)

Halit beyin son sözleri:

“Bugün bizi asacaksınız. Arkamızda milyonlarca Kürt var. Torunlarımız, intikamlarımızı sizden alacaklardır.”

f.aras@windowslive.com
Rojeva Kürdistan

Erdoğan “Kürdistan’a Fransız!”

Posted on


abd li tayip erdioganErdoğan “Kürdistan’a Fransız!”

Erdoğan fırsat buldukça kükremek için Avrupa’yı seçer.. Nedeni; “yedi düvele meydan okuyan lider” görüntüsü vererek Türk Devleti’nde girdiği faşist yolu daha da yürünür hale getirmektir. Seçim öncesi iyi prim yapan bir kurnazlıktır bu.. İşte Davos’ta yaptığı garip “çıkış”ı, AKPM’de yaptığı konuşmada coşması, sağa sola fırça attığını sandığı tavrı bundandır.

Duçe Erdoğan mazlumane tavırlar takınmasını en iyi bilen devşirmedir. Ağlamaklı sesle konuşurken karşısında oturan “baltacının hınk deyicisi” Arınç’ı hıçkırıklara boğan, ama aynı anda binlerce masum Kürt Çocuğu’nun boğazından geçen ekmeğin kazanıldığı tarlaları çoraklaştıran, o çocukları öldüren, Kürt İnsanı’nı yok sayan bir tuluat oyuncusudur bu adam.. Onun nazarında uygarlık, ormanları yakmak, tarihi eserleri suların altına gömmek, elektrik uğruna doğayı katletmek, doğal dengeyi alt üst etmek, Türk kavramını Kürdistan’da, Lazistan’da ebediyen efendi kılmaktır.

İşte bu adam AKPM’de bir Fransız bayan parlamenteri azarlarken “Türkiye’ye Fransız” nitelemesinde bulundu. Seçim barajını indirme konusunda ise “size mi soracaktık” diyerek parlamenterlere “hadlerini bildirdi”..

Duçe Erdoğan bu sözleri ile Kürdistan’daki pozisyonunu çok iyi tarif ediyor. Bu adam adeta ben, “Kürdistan’a Fraansız’”ım diyor..

Evet Erdoğan Kürdistan’a Fransızdır, çünkü Kürdistan sözcüğünü, anayasal bir isimlendirme olan Irak’ta bile kullanmıyor. Yüzbinlerce yıldır üstünde Kürd’ün uzak atalarından tutun modern çağ Kürd’üne kadar her zaman yerli mukimlerinin evi olan toprakların adını inkar ediyor, yasakçı “bir ırkın ahfadı” olmak için can attığını gösteriyor. Yarısı Laz, diğer yarısı Gürcü olan bu Türk, Elbette “Kürdistan’a Fransız”dır..

Kürtçe eğitim üstündeki yasağı sürdüren bu adam elbette “Kürdistan”a Fransız”dır.

Seçim barajını neredeyse %30’a çekmeye can atan bu adamın amacı elbette istikrar uğruna Kürt oylarını çalmaktır.. Böylece aklı sıra Kürdistan’ın tek temsilcisi olma hayalini pekiştirecektir. Newroz’daki milyonluk kutlamaları unutan, Newroz’un bir referandum olduğunu inkar eden bu adam elbette “Kürdistan’a Fransız”dır.

Seçime bir yıl kala seçilmişler dahil, sayıları bini aşan Kürd’ü, sırf ulusal davadaki öncü rollerinden dolayı, muhtelif yerlerde zindanlara tıkan Duçe “Kürdistan’a Fransız” değil mi?

Ateşkes şartlarında hır çıkararak sıcak temas sağlamak suretiyle daha rahat bir oy dolandırıcılığını, bir sandıktan oy kaçırma ortamını yaratmak için can atan bu adam “Kürdistan’a Fransız” değil mi?

Daha geçen gün Kürdistan’daki inkarcı rejimin uygulayıcısı valileri toplayıp, gizli bir toplantı yaptıran Erdoğan sadece “seçim güvenliği” için mi Amed’e çağırttı emir kullarını? Fransız bu adam, Fransız!

İmamın Ordusu kitabı ile “bomba yapım klavuzu”nu boşuna biribirine karıştırmıyor. Yerse diyor açıkça.. Ama Kürdistan’da zindana tıktırdığı gazetecilere Türk kesiminden “meslekdaşları” sahip çıkmayınca işinin kolaylaştığını görmemesi mümkün mü? Rahattır adam.. İnsanın sorası geliyor; bu mu Türk Basını’nın onur anlayışı? Onlar da Fransız!

Kürdistan’a Fransız’sız yarınlar dileği ile..

2011-04-15

A Sirac Kekuyon

Kürdistan Tarihi ile ilgili çalışmamın I. Cildi Çıktı..

Posted on


Kürdistan Tarihi ile ilgili çalışmamın I. Cildi Çıktı..

Kitabın adı; Kürdistan, Kürtler ve Tarihteki Yerleri-Toprağın Çığlığı..

Basıldığı yer; Berlin

353 Sayfa

Toplam dört cilt olarak planlanmış olan bu çalışmamın geri kalan kısmı çerçevesindeki yazılım aşaması, sağlık durumumdan dolayı çok ağır ilerliyor. Fakat direniyorum ve yazmaya devam ediyorum.

Önüme görev olarak koyduğum çalışmanın I. Cildi; zamanımızdan 800.000 yıl öncesinden, yani Homo sapiens (zeki insan) denilen gelişmiş insanın Afrika’dan çıkışını esas alarak başlıyor. Yaptığım etraflı çalışmada ilk insanların Afrika’nın doğusunda oluştuklarını, bunların bir milyon yıl öncesinden itibaren yavaş bir süreç izleyerek dünyaya yayıldıklarını, eldeki antropolojik ve arkeolojik dellilleri değerlendiren bilim adamlarının çalışmalarını dikkatle elden geçirerek daha önceki bilgilerimi aşacak bir şekilde netleştirdim. Bu ilk gelişmiş insanların atalarının, Afrika’nın Güneyi, Afrika’nın Kuzeyi, Arap yarımadası, Doğu Akdeniz ve en önemlisi Kürdistan’ın çekirdek bölgesi olan Toros-Zagros kavsinde yerleştiklerini bir zincir halinde izledim.

Kürdistan’ın çekirdek bölgesinde yerleşen ilk insanlar buradan da bir kolllarının Aryanlar’ı oluşturmak üzere Avrupa’nın doğusu başta olmak üzere İngiltereye kadar yayıldıklarını delilleri ile ve belli bir metodolojinin ışığında ortaya koydum. Yine bir diğer kolun Toros-Zagros çekirdeğinden İndus Vadisine, oradan da Güney-Doğu Asya’ya yayıldıklarını saptadım. Bir diğer kol ise Kuzey-Asya’da Sarı Irmak Vadisi’ne yayıldıklarını, Tüm Asya’yı katederek Amerika kıtasına yayıldıklarını yine delillerin ışığında saptadım.

Kitabı hazırlarken bazı yasaklar koydum. Bunlar;

Tüm insanların eşit oldukları gerçeğinden hareketle,

-Irkçılığı yasak kabul etmeyi prensip edinmiş bir çalışma geliştirmeye özen göstermek gibi bilimsel bir tavra asla ters düşmedim.

-Belli bir ırka yamanmak, mesela illa da “Aryaniyiz” diyen söylemlere yönelmemek gereğini öne çıkardım. Gördüğün gerçek şudur; Biz Aryaniler’in bir kolu değiliz.. Aryaniler bizim içimizden çıkmışlardır.. Veya biz Sami, Arami değiliz ve onlardan tamamen ayrıyız. Biz Hindustani ve Çini değiliz.. Aynı kökten, aynı primattan türeyen halklarız..

-Toplumlar’ın, ya da Kürt Halkı’nın oluşum sürecinde sınıfsal ve tabakasal yapılanmayı ve bu çerçevede su yözüne çıkabilen iç mücadeleyi inkar gibi bir sapmayı red ettim..

Kitap esas olarak Kürdistan’ın oluşum “macerasını”, Kürt Ulusu’nun oluşum sürecini ele aldığı için başta çekirdek Kürdistan olmak üzere Halis kavsinden (Kızılırmak) tutun Parthia’ya kadar tüm kadim Kürdistan’ı incelemeye çalıştım. Bu yürüyüş tarzı ilerdeki ciltte daha da belirgin olacaktır.

I Cild’i hazırlarken çok önemli sürprizlerle karşılaştım. Gerek kendi bulgularım ve gerekse düzgün bir çalışma yürütmüş olan başka uluslardan araştırmacıların elde ettiği bulgular, Ortadoğu Tarihi’ni yeniden yazmamız gerektiğini açıkça ortaya koydu. Neler yok ki bize yanlış “yutturulan”.. Toplumsal gelişmenin temeli olan bütün alanlarda ilkler hep Kürdistan’dan çıkmıştı. Bunlar saymakla bitmez.

Dünyanın ilk mükemmel mabedi Girê Navokê’de hala %95’inin açığa çıkarılmasını bekliyor. Tümü açığa çıktığında ilk hiyeroflif yazının da burada kullanıldığı görülecektir. Hele mabed inşaatında geliştirilen geometri parmak ısırtacak kadar ileridir. Dünyanın ilk heykelinin ortaya çıkarıldığı Nevala Çorê az devrimci gelişmeyi barındırmıyordu.

Şanîdar mağara-sitesinde ve bu sitenin açıldığı Çemî Zawî Şanîdar’da ortaya çıkarılan harika toplumsal hiyerarşi. En tepede bir kadın witch-doctor’un (büyücü doktor) bulunduğu ve çeşitli otlarla yürütülen tedavi hizmetleri.. Hacci Fîruz’da bulunan dünyanın ilk şarabı (Homa). İlk hayvan ehlileştirme, ilk tekstil, ilk süt mamulleriile dünyaya ışık saçan Kirmaşan siteleri, ilk bitki “ehlileştirme” devrimi ile tanınan Jermo bilinmeliydi. İlk “köy devlet” modelleri ve yine ilk açık hava siteleri ile tanınan Jarmo.. ilk müzik aletleri, ilk yaygın bakır işlemeciliği ile Kota Berçem civarı. İlk bakır süs eşyası ile tanınan Şanîdar. Yeraltı şehirleri ile tanınan altı merkez Amed’in etrafında çember oluşturmuş gibi durur.

Hele Halaf kültürü pek çok kanıyı yerle bir etmiş olan bir devrimler ağı yaratmıştır. Seramiği daha pratik hale getiren çark devrimi (wheel) bunlar arasındadır.

Malatya-Kotaberçem hattında yaratılan bakır işletmeciliği devriminden söz etmemek olmaz.

Dicle’nin kıyılarında, Qamışlo’ys yskın bir yerde inşa edilmiş olan Urkeş Sitesi, harika tapınağı ile ve ticaret merkezi olma özelliği ile Kürdistan’ın çekirdek bölgesini işgal ederken elbete bunları gören en aşağısından on araştırmacı Kürdistan’ı “medeniyetin beşiği” (cradle of civilisation) olarak niteleyeceklerdi.

Kitap I. Cildi itibarı ile yazı öncesi kurulmuş ve yazılı tarih başladıktan sonra da devam etmiş, Horri (Hurri), Elam, Guti, Lullubi ve Kassit devletleri’ni yaşadıkları tarihleri itibarı ile içeriyor..

Hazırlarken en fazla zahmet çektiğim beş çalışmamdan biri olan (ki bu çalışmalarım Kürdistan’ın en ciddi çalışmalarının en ön saflarında yer alır) bu Kitap büyük bir ihtimalle Almanya’da ve İsveç’te internet vasıtası ile satışa sunulacaktır. Satışlar 70 bin İsveç Kronu’nu geçen kitap masrafını karşılarsa bize yeter..

2011-04-14

A Sirac Kekuyon