İçte böl, dışta kuşat..

Bence Türk Hükümeti ve müttefikleri iki yıldır Kürdistan çapında bir sindirme ve yoketme planı uyguluyorlar. Bu plana Amerikalılar’ın bölge komutanlığı da onay vermiş gibi görünüyor.

Planda en büyük düşman olarak gerilla komutanlığı görülüyor. “Bu komutanlığın etkisiz hale getirilmesi ile Kürtler’i siyasi alanda hakkıyla temsil eden sivil siyasi güçlerin morali bozulacak” varsayımı bu savaşın planlayıcılarında hakim kanaattır. Tabii ki yapabilirlerse. Gerilla’yı yöneten gücü ve gerillayı etkisiz kılamadıklarına göre, en büyük darbeyi ellerinin altındaki bu siyasi güçlere indiriyorlar.. Esir almalara, tuzaklara düşürüp öldürmelere ara verilmiş değil. Öte yandan da yeni unsurlar piyasaya sürülerek psikolojik savaşın en kalleş şekli olan içten vurma çalışması aralıksız sürdürüyorlar.

Şimdi iddialarımı biraz açayım..

Gerillayı kuşatma savaşı, İran’ın Güney’e saldırması ile fiilen başlamıştır veya genişlemiştir. Buna paralel olarak Türk Ordusu’nda da hareketlenme artmış, içerde “operasyon” denilen çatışmalara hız vermiştir. Dersim, Amed, Xerzan ve Hakkari çatışmaları buna örnektir. Artık polis de hedeftedir.

İran’ın saldırısı ile Doğu ve Güney’de başlayan küçük çaplı savaşta, Irak merkezi hükümeti çok onursuz bir duruş sergilemiş, devletinin sınırları içinde İranlılar’ın en aşağı iki karakol inşa etmelerine müsaade ederek ittifakın ciddi, ama sessiz ortağı olduğunu açıkça göstermiş bulunuyor. Güneyli Kürt Güçleri ise ABD’nin ve Türk Devleti’nin müşterek baskısı altında sessizliği tercih etmiş bulunuyorlar. Bunda ambargo veya fiili işgal tehdidinin etkisi gözardı edilemez. Geçenlerde bir İranlı yetkili’nin “bu saldırıda ABD’li güçlerle iyi bir koordinasyon sağladık” demesi ittifakın ne kadar omurgasızca oluşturulduğunu, vicdansızlığın bölgeselleşen bu savaşta zirve yaptığını gösterir. Buna göre Kuzey’in kendisinden başka güveneceği bir tek kaynak yoktur.

Kürtler’i içlerinden vurmak için ise kendilerini “barış güvercini” olarak gösteren miadı geçmiş mallara, “sürgün kuşları”na pençe atılmıştı. MİT’in deyimi ile çengel atılan bazı unsurlar birer birer anons edilmiş, Burkay, Şıvan ve Kaya gibi çürük taşlar Türk Başbakanı tarafından ismen Türk Devleti’nin egemen olduğu topraklara davet edilmişlerdi. Bilinir, Türk Devleti’nin taktisyenleri daha önceleri, yani TRT-altı vakası başlatıldığında bazı kariyerist, kanı beş para etmez paragöz unsurları kapmışlardı. Bunları ismen zikretmek yazının amacını aşan ve onlar tarafından propaganda olarak kabul edilecek bir davranış olur. Tarih, yazanına bağlı olarak, bunları değerlendirecektir.

Seçimden sonra içten vurma taktiği babından, bu kez Şerafettin Elçi üzerine yarı başarılı oyunlar oynandı. Elçi bir ara kendisinin seçilmesi için ter döküp işkence görenleri unutup, kendisinde marifet aramamış değil. Ama şu an itibarı ile yine de yarı toparlanmış bir vaziyettedir. Umarım seçim konuşmalarının bir senet, bir namus belgesi olduğunu unutmaz.

Burkay denilen unsurun Türkler’in daveti’ne icabet ederek, büyük propaganda gösterileri arasında 19 Mayıs’ta, pardon, 30 Temmuz’da İstanbul’a ayak basması ile kendince yeni bir dönem başlattı. PKK’ye ve giderek Gerilla önderliğine laf atmadığı gün geçmeyen bu unsur, Şu anda Ankara’da “çeşitli temaslar”da bulunuyor.

Bence Burkay’a verilen misyon, ya Türk Devleti’ne yakın bir parti kurması, ya da, deyim yerinde ise, cılkı çıkıncaya kadar psikolojik propaganda amacıyla kulanılması temelindedir.. Bu zat önüne hedef olarak gerillanın kanı ile, en aşağısından psikolojik alanda, moral değerler alanında, fiili mücadele alanında kazanılan değerlerin üstüne oturmayı koymuştur. “Biz barışçı metodlar kullanarak PKK’nin kazandığı belediyelerden daha fazlasını kazanırdık” demesi bile Burkay’ın psikolojik açıdan içinde bulunduğu durumu çok iyi anlatır.. Türk Devleti’nin bu içten çökertme çabalarını izleyecek ve elimizden geldiği kadar zarar vermesini engellemeye çalışacağız.

Eğer durumun aciliyetini görüyorsak, Toprağımızın çığlığını ciddiye alıyorsak veya ülkemize karşı kendimizi borçlu hissediyorsak bu tarihi dönüm noktasında yapacaklarımız çok önemlidir.

-Yukarıdaki saptamaların ışığında hayatımda ilk kez şunları söylüyorum: İnsanlarımızın meşru haklarını koruma amacıyla her türlü vasıtaya başvurarak, dağ, kır, sokak dahil her alanda direnme hakkı açıkça ve tartışmasızca doğmuştur. Direnme hakkı meşrudur ve temellerini BM insan hakları bildirgesinden alır.

-Halkımızın, Türk Devleti tarafından psikolojik savaş amacıyla kullanılan unsurları susturma hakkı saklıdır.

-İran, Türk Devleti ve Irak’ın bütün ekonomik ve askeri varlıkları hedeftir.

-Azgın Türk psikolojik savaş elemanları, TV’dekiler, gazetelerde yazanlar, üniversite çalışanları eğer bu tutumlarını korurlarsa meşru savunma hakkı gereği önce uyarılırlar. Ardından tekrar halinde meşru savunma hakkının bir parçası olarak gereken tedbirleri alma hakkını kullanır..

-Kürt Liderliği her türlü ONURLU BARIŞ fırsatını sonuna kadar kullanmalıdır. Direnme süreci dışında kan dökmek vicdansızlıktır. Barışçı duruş esastır. Türk Devleti-İran ve Irak tarafının barışı yozlaştırma ve zamana yayma kurnazlığına elden geldiğince müsaade edilmemelidir.

-Bütün ülkelerin, iktidarları ile olmasa bile, halkları ile birlikte hareket etmek önemlidir. Kitlesel diplomasinin önemi unutulmasın.

-Dinamik unsurların harekete geçmesi için, özellikle Avrupa’da uygun bir bilgi birikimi olanlara seminerler vermeleri için ortam hazırlanmalıdır..

-Her zaman aynı yüzler tarafından, biribirinin kopyası demeçlerin verilmesi yerine daha dinamik, daha yenilikçi insanlarımızın seminerleri veya konferansları önemlidir.

Saygılarımla

2011-08-08

A Sirac Kekuyon

Not: Yazılarımın Kürdistan’a ulaşması Türk Mahkemelerinin kararı ile engellenmektedir. Bu yazıların bir şekilde kitlelere ulaştırılması gereğine inanıyorum. Duçe’ye zarar vermeyen hiç bir yazarın yazısı engellenmez…

Kürt çoğulculuğu


Kürt çoğulculuğu

Hasan Bildirici

Türk basının Cengiz Çandar, Taha Akyol, Ruşen Çakır, Ahmet Altan, Hasan Cemal ve Oral Çalışlar gibi yazarları yazılarında çok sıkça “Kürt Çoğulculuğu”nu gündeme getirirler. Bu yazarların inancına göre PKK, Kürt çoğulculuğunun önünde engelmiş. Bu tartışma en çok da, PKK karşıtı kesimlerin Türk devletiyle veya onun kurumlarıyla girdikleri ilkesiz ilişkilerde PKK’nin gösterdiği tepkinin ardından gündeme sokulur. Bu yazarlara göre PKK, hiç bir şeye, kimseye, akıma ve girişime karışmamalı…

Kürdistan’a ilişkin taleplerini en alt noktaya çekmiş olan PKK’nin karışıp karışmayacağını bir kenara bırakıyorum, Kürdistan ulusu adına hareket eden ve ulustan siyasal ve toplumsal desteği almış her Kürt hareketi Kürdistan’daki yaşama, siyasete, akımlara veya girşimlere kurallar çerçevesinde bal gibi karışır.

Kürdün ulusal yasası ve kanunları olmadığı için, Kürdistan her türlü gericiliğin, akımın, işbirlikçiliğin, batakçılığın ve siyasal çeteciliğin de merkezidir.

Başka hangi ulus Kürtlerden daha çoğulcudur?

CHP’li Kürt… MHP’li Kürt… AKP’li Kürt… En yakın komşuya Domuz Bağı atan Hizbullahçı Kürt… Perinçekçi Kürt… Korucu Kürt… Kürt kurbanını enseden tek kurşunla indiren JİTEM Elemanı Kürt… Dilin yasaklayan Türk ordusuna askerlik hizmeti yapan yüzbinlerce Kürt… Cezaevindeki Kürt tutsaklara cop ve kalas sallayan Gardiyan Kürt… Zaman, Taraf, Vatan gibi türk gazetelerinde PKK aleyhinde yazılar yazan Kürt… Türk televizyonlarında PKK’ye ana avrat düz giden Kürt… Otuz yıl sürgünde kaldıktan sonra havaalanında vali tarafından karşılanıp bölücü olmadığını açıklayan Kürt… İnsana ait hiç bir hakkı kullanamadığı halde bağımsız devlet verseler de istemeyiz diyen Kürt…

Allah için söyleyin, bir ulus bundan daha fazla nasıl çoğulcu olur? Hangi ulusun bundan daha büyük bir çoğulculuğa gücü yeter.

Türk sömürgeciliği altında aşırı şekilde çoğulculaşmış Kürt ulusuna ulusal yasa da uygulayamıyorsunuz…

Örneğin bir grup kafa dengi inançlı Kürt “Kürdistan Bağımsızlık Kongresi” adıl altında bir parti kursa ve zaman içinde şu kararları alsa:

1-Kürdistan vatanına, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” demek suçtur.

2-Kürt dilini yasaklayan veya Kürtçenin kullanılmasına engel olan kimselerin Kürdistan topraklarında yaşama hakları yoktur.

3-Türk bayrağını ve Türklerin milli sınır olarak adlandırdığı sınırları, beyninden dörde bölünmüş Kürtlük adına savunmak, Kürt ulusuna yapılmış en büyük hakarettir.

Çok iyi biliyorum ki, Kürdistan Bağımsızlık Kongresi’nin alacağı bu kararlara ilkin tarık Ziya Ekinci, Ümit Fırat, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızlıkaya, Mehmet Metiner, Bejan Matur gibi, kendilerini “çoğulcu” olarak tanıtan Kürtler karşı çıkar. Halbuki yukarıdaki üç madde, tarihi kürdistan ülkesinin ve Kürtçe dilinin doğallığıyla uyum içindedir.

Türklerin, Amerikalıların, Almanların, Filistinlilerin ulusal yasaları yukarıdaki maddelerden on kat daha katıdır. Örneğin Türk devletinin sınırlarını, bayrağını, egemenliğini değiştirmeye teşebbüs etmenin cezası eskiden idamdı, şimdi ağırlaştırılmış müebettir. Herkesin sempati duyduğu Filistinde Yahudilere emlak ve arsa satmanın cezası ölümdür. İsrail’i tanımamak, İsrail yasalarına göre suçtur. Ermeni halkına karşı soykırım suçu işlenmemiştir demek, İsviçre yasalarına göre altı ay hapis cezası gerektirir. Doğu perinçek Lozan’da “Ermenilere karşı soykırım suçu işlenmemiştir” dediği için İsviçre mahkemesi tarafından altı ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Fakat adı ve dili yasaklı Kürdistan, “çoğulcuların” yol geçen hanıdır. Benim anlamadığım Kürtlerden bunca “çoğluculuk” içinde daha ne tür bir “çoğulculuk” bekleniyor?

Bağımsızlıkçı olmak ve bu yolda teşebbüslerde bulunmak suç. Türk yazarların savunduğu çoğulculuk herhalde Kürdistan’ın bağımsızlığını ve egemenliğini temel alan çoğulculuk değil.

Onların savunduğu daha fazla Türk işbirlikçiliği, Kürdistan vatanına daha çok ihanet ve PKK’ye daha çok karşıtlık…

Görüldüğü gibi Türk kardeşler, “içbirlikçi çoğulculuk”a bir türlü doymuyorlar.

Ama benim sitemim ve kızgınlığım daha çok PKK’yedir. PKK, kendi içindeki bağımsızlıkçıları kilit altına almasaydı ve bu akımın özgürce gelişimine izin verseydi o zaman gerçek “Kürt çoğulculuk”unun ne olduğu anlaşılacak, Türk basınının çöpçatanları ve işbirlikçi Kürtler de Kürdün gerçek ulusal yasalarıyla karşılaşacaktı…

Ama olmadı. Bağımsızlıkçı damar baskı altına alındı. Kürdistan’ın hiç bir koşulda ulusal yasalarına tabii olmayacak Kürtler ise, PKK karşıtlığı adı altında savrulup gittiler.

Bundan dolayıdır ki, Türk basını ve devleti, “Kürdün işbirlikçi coğulculuğuna” bir türlü doymak bilmiyor…

Dev Türk mekanizması ve onun Kürt işbirlikçileri ağzılarını açmış; Kürt siyasetçilerine, aydınlarına ve bireylerine sesleniyor:

“Daha fazla işbirlikçilik, daha fazla coğulculuk…”

Bu tür çoğulculuğu, Kürt sorunun cepçiliğini yapanlar alsınlar başlarına çalsınlar… Türkiye, Kürt ulusunun gerçek insanlık yasalarıyla bir gün karşılaşacak… Buna inanın…

bildiricihasan@hotmail.com

Duçe’nin TSK’ne karşı kazandığı zafer ve tavrımız..


Duçe’nin TSK’ne karşı kazandığı zafer ve tavrımız..

Türk Devleti’nin neo-faşist sözde İslamistler tarafından ele geçirme yürüyüşünü başından beri bilimsel olarak olarak ortaya koymaya çalışmış ve sonraki safha için öngörülerde bulunmuştum. TSK’ne karşı şu günlerde kazanılan zafer hazmedilebilirse, artık Başkanlık Sistemi’nin önündeki engeller de kalkmış olacaktır. Erdoğan duçeleşme yolunda önemli bir virajı aşmış bulunuyor.

Yazdıklarım doğru dürüst anlaşılamadı. Bunun sebebi, 1968 kuşağı dahil, Türk Devleti’nin hüküm sürdüğü topraklarda yaşayan demokratların tarih bilincinde büyük bir boşluğun varlığıdır. Bilinç eksikliği veya yanlış bilinç konusundaki tezim iddialı ve abartılı bir tez olarak görülebilir, ama maalesef doğrudur. Türk kökenli ve kendilerini Türk olarak hisseden solun büyük bir kısmı, “yurtseverlik” tezini demokratizmin ve giderek sosyalizmin önüne koymuşlardır. Kemalizm’i “antiemperyalist”lik ile eş tutmaları demokratların ve sosyalistlerin tarihi yanılgısıdır. Sosyal demokrat bir hareketin bile gelişmesinin önüne set olarak çıkan, sosyal demokrasiyi kontamine eden ve bu demokratik düşünce tarzını kemalizme hibe eden bir kafa yapısı, Demokrat Parti iktidarı boyunca ve günümüze kadar, Türk Devleti’nin hakim olduğu topraklarda anti faşist mücadeleyi hep geri plana ittirmiştir.

Daha önce de yazdım; elbette, düz ve açık bir bağımlılık ilişkisi olmamasına rağmen, Türk Devleti emperyalizmin güdümündeydi ve güdümündedir. Bunda pek tartışılacak bir yön yok. Ama unutulan şey, Gladio’nun, TSK eliyle, siyasi iktidarın bilgisi dışında operasyonel ve psikolojik bir mücadeleyi tek elden yürüttüğüdür. Buna rağmen büyük değer biçtiğim 1968 Kuşağı maalesef mücadelenin en fazla kızıştığı günlerde “ordu-gençlik elele milli cephede” sloganını baş slogan yapmıştı. TSK’nin buna cevabı Ziverbey Köşkü işkencehanesi, Maltepe, Selimiye ve Mamak oldu.. İdam sehpalarında can veren üç fidan bile TSK’ya toz kondurmamışlardı. Kızıldere-Nurhak ekseninde toprağa verilen büyük mücadelenin öncüleri, başta Deniz Gezmiş, Sinan Hoca, İbrahim Kaypakkaya ve Mahir Çayan olmak üzere sol hareketin büyük ideologları, kanları beş para etmez uşakların ipleri ve kurşunları ile evrene karıştılar.

Bu gidişatı daha önce tahlil etmiştim. Şu anda münafık-islami bir faşizm bütün hatları ile oturtuluyor. TSK’ye vurulan darbe, benim daha önceki belirlemelerimde de kaydettiğim gibi, süreci durdurabilecek durumdaki bütün güçleri etkisiz kılma amaçlıdır ve beklediğim bir şeydi. Bazıları Erdoğan’ı “kaba” veya “kabadayı” olarak görüyor, gösteriyor. Ama bunlar siyasette kabadayılığın değil, diktatör bir kişiliğin veya onun başında bulunduğu kurumun demokrasi ile kavgasının öne çıkmakta olduğunu görmelidirler. Diktatörlerin psikolojik savaş gereği duruşları böyledir.

Tek başına ele alındığında TSK’nin burnunun sürtmesi yararlı ve gereklidir. Ama bir bütün halinde manzaraya baktığımızda, kuvvetler ayrılığının bittiği bir zaman diliminde Türk Sistemi’nde laikliğin tek bekçisi olarak kalan, halk düşmanı TSK’nin de yerle yeksan kılınmasını hayra yoramıyoruz. Duçe’nin bu son hamlesi, TSK’nin tümü ile etkisizleştirilmesine kadar sürecektir. Bu arada AKP’nin işbirlikçi general bulmakta zorluk çekmeyeceği de ortada. Askerler’in Eronat’ı, Gn. Özel büyük bir şevkle Erdoğan’ın tevdi ettiği görevi kabul etmiş, bu görevi bir nevi çalmıştır. Bu tür Eronatlar tüm toplumlarda istediğiniz kadar vardırlar.

Peki bu gidişata karşı tavır ne olmalıdır?

Anahatları ile şöyle düşünüyorum:

1) Faşizme kaymakta olan bir lidere karşı mücadele bilinçli olmalı ve tereddütsüz yürütülmelidir. Türk Devleti’nin hakim olduğu toprakların üstünde yaşayan herkesin özgürlüğü tehdit altındadır. Bir SS Devleti oluşuyor. Yeni bir uzun bıçaklar gecesinde imha edilemeyen ve Duçe Erdoğan’a bağlılıkları tartışmasız olan SA’ların (Hücum Birimleri) oluşması tamamlanmış gibidir (İmamın Ordusu). Bu ordu sayesinde devlet düşünen herkesi fişlemektedir. Süreç tamamlandığında Hitler’in bile yapamadığı yapılacak, bir düğmeye basılarak istenilen kişinin tüm hayatı ortaya serilebilecektir. “Sıra bana gelmez” diyen herkes yanılgı içinde olduğunu geç de olsa anlayacaktır.
2) Faşizme karşı mücadele geniş bir cephe gerektirir. Tüm demokratlar, namuslu işverenler (TUSİAD’ın önemli bir bölümü bu kategoridedir) İşçi sınıfı, işsizler ordusu, Kürt Halkı, azınlık milliyetler, baskı altındaki dinlere mensup insanlar (Alevi-ALAVİ gibi), kadınlar, çingeneler, sosyalistler, komünistler ve öğrenciler birlikte hareket etmenin yollarını aramalıdırlar. Türk Devletinde işçi sınıfının büyük bir yedek işgücünün ve kol budak saran sarı sendikaların baskısı altında inlediği bu dönemde, işsizler ordusu daha bir önem kazanmıştır. Bunu bilmeli ve işçi sınıfının hareketsizliği bu çerçevede değerlendirilmelidir.
3) Siyasi partiler siyasi rollerini gayet kararlı bir şekilde oynamalıdırlar. Yarın tüm partilerin ya birer kukla haline getirileceklerini ya da kapanma aşamasına getirileceklerini bilmelidirler. “Arap Devrimleri”nin ters tepme noktasına geldiği bu dönem, doğrudan doğruya AKP’ye yarayan bir ortam sunacaktır. AKP hariç Türk sistem partilerinin dıştan destek alabilme olanakları neredeyse kalmayacaktır. Bu düşünülmeli..
4) Sistem içi partilerden CHP’nin bilinçlendirilmesi, girdiği anti-Kürt cepheden koparılması, bu parti ile ilişkilerin koparılmamasına bağlıdır. Eğer durum değişmezse Erdoğan’ın Türk Devleti’nin anayasasında istediği değişiklikleri hayata geçirmesi işten bile olmayacaktır. Bu değişiklikler sonucu getirilecek olan bir başkanlık sistemi, faşizme giden yolun tamamen açıldığı anlamına gelecektir.
5) Bu durumda zaten bunaltıcı bir psikolojik baskı altına alınmış olan Blok cephesi mücadele alanında tek başına kalacaktır. Bu demokratım diyen hiç bir Türk’ün “amin” demesini gerektirecek bir sonuç değildir.

Görüldüğü gibi çok çetin bir viraja girilmiştir. Ama hız ayarlanabilir ve bu engel aşılabilir. Yeter ki olayın adını doğru koyalım..

2011-07-31

A Sirac Kekuyon


Kürdistan ve değişen yurtseverlik kavramı..

Dört bir yanı ateşler içinde yanan bir ülke,

Toprağa beden verilmeyen günün bulunmadığı bir savaş yaşıyorsa..

Bir yanı Trakya’ya yayılmış,

Öbür yanı Tahran’a, Şam’a Bağdad’a kadar dağılmış halkıyla

Yaşama tutunulmaya çalışılıyorsa..

Zalimlerin işkence talimgahı olan zindanlarda yaşanan her gün,

Sona eren bir hayatın faizi sayılıyorsa..

Bebelerin öğrendikleri ilk sözcükler “daye” yerine “job”, “bomba” oluyorsa..

Çocuklar “birdir bir” yerine “berxwedan”cılığı, pratiğini vererek öğreniyorlarsa

…Ve…

Tam da o anlarda polisinin zehirli gazı ile can veriyorlarsa..

Analar çocuklarını sokağa saldıklarında onlardan “veda öpücüğü” alıyorlarsa,

Evine ekmek getiremeyen baba, üstüne üstlük polisin hakareti ile karşılaşıyor,

Çare olarak

hayatına son noktayı koyuyorsa..

İmam istediği ibadeti uygulayamıyorsa..

Cem evleri hala psikolojik abluka altındaysa..

Topraklarını eşeledikçe şehit fışkıran bir ülke ise bu..

Böylesi bir ülkede yurtseverlik kavramının fiatı oldukça yüksek olacaktır!

Kürdistan artık eski Kürdistan değildir.

İki satır yazı yazanın,

Ağzı bolca laf yapanın,

Göbeğini kaşıyıp bağımsızlıktan aşağı inmeyen,

“Yüksek” taleplerle ortaya çıkanın

Pratiğine bakarak değerlendirenlerin ön saflarda yürüdüğü,

Bedel olarak özgürlüğünü, beden sağlığını veya canını ortaya koyan yiğitlerin mücadele ettiği bir Kürdistan var artık..

Eski tarif bitti. Yurtseverlik kabuk değiştirdi.. O şimdi çok pahallı bir ünvandır!

Yeni yurtseverlik ana kucağında başlıyor. Bazan kefensiz mezardır sonu.. Bazan ise düşmanın o kirli, iğrenç ellerine düşmemek için bir şikeftte kendi kendini imhadır.

Kürdistanlı yeni insan şahlanmış.. Kürdistanlı barışçı çözüm için sabırlı. Ama ille de direngen!

“Berxwedan jiyane” diyen kitlesi ile titretiyor faşizmi.

Bundandır Erdoğan’ın saldırganlığı..

Evet

Bu ateş Turaniler’i titretiyor.

Bundandır sivil halka karşı yürütülen sistemli saldırılar.

Bu Ateş Mollalar’ı titretiyor.

Bundandır bütün hatları ile sivilleri askeri hedef haline getirmeleri.

PJAK Mollalara iyi bir askeri ders verdi. En aşağı beş generallerini son saldırılarda toprağa vermediler mi? Selam olsun yiğitlere!

Türk Rejimi ise çözümsüzlük politikasında direniyor ve bunu marifet sayıyor. Umarım Silvan’lar çoğalmaz.. Halkın çocukları bu kirli savaşta öleceklerse müsebbibi bellidir. Türk Halkı artık uyan! Sırtına yapışmış olan bu kenelerden kurtul!

2011-07-28

A Sirac Kekuyon

13, 23 veya 33


13, 23 veya 33
Hasan Bildirici

Amerikan filmlerinin klasik bir mantığı var: Seyircinin desteklemesi istenen kişi, kuruluş veya devlet filmin başında mağdur duruma düşürülür. Kişi, kendi halinde bir insan olarak gösterilir. Filmin kahramanı kişi polis, asker, işçi veya mafya elemanıdır. Film başlarken bu şahıs veya ailesi saldırıya uğrar. Ondan sonra saldırıya uğrayan kişi, memleketi kasaphaneye çevirir. Seyirci bununla da yetinmez. Kahramanın daha çok insan öldürmesini film boyunca ister durur.

Filmin kahramanı Amerikan Gizli Haber Alma Teşkilatı CİA’dır. Binlerce kişiyi öldürmüş olan, ancak bu cinayetlerinin zerresinin izinden söz edilmeyen CİA’nın bir elemanı film başlarken başka bir istihbarat teşkilatı tarafından öldürülmüştür. Film boyunca CİA, sözkonusu istihbarat teşkilatına karşı onlarca cinayet işler. Seyirci doymaz, CİA’nın daha çok cinayet işlemesini ister.

Ya da Amerikan devletinin bir üssü filmin başında saldırıya uğramıştır. Amerikan devleti bunun karşılığında saldırıyı yapan ülkeyi cehenneme çevirir. Seyirci doymaz. Daha çok cehennem ister.

Vietnam savaşının niteliğinde habersiz milyarlarca seyirci Rambo’yu desteklemiyor mu?

On gün kadardır Türk ve Kürt basınını çok az takip edebildim. Sağdan soldan birkaç makale okumakla gündemi tekrar yakalamak güç olmadı.

Benim Türk devleti hakkındaki fikrim nettir. Türk devleti etnik ve dinsel sorun çözemez. Türk devletinin klasik iki tür çözümü vardır. Ver Kurtul veya Öldür kurtul. “Ver kurtul”a Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan Balkan ve Arap devletleri örnektir. “Öldür Kurtul”a ise Rum, Ermeni, Asuri-Suryani ve Kürtler örnektir. Onun için de bayrağı, dini ve milleti tektir.

Türk Başbakanı Erdoğan Kürt sorunundan ne anladığını defalarca açıkladı:

“Kürt sorunu yoktur. Kürt asıllı Türk vatandaşlarımın sorunları vardır.”

Bu şu anlama gelmektedir. Kürdistan diye bir ülkenin varlığını, dilini, tapusunu, ayrı bir halk olmak özelliğini unutun.

Türklerde başka hiçbir devlette ve ulusta olmayan klasik bir devlet ve hükümet anlayışı vardır. Bütün ülkelerde askeri darbelerden sonra, darbe sonuçlarını ortadan kaldırmak ve haksızlıkları gidermek için sol eğilimli bir partiler iktidara gelir. Fakat Türkiye’de askeri darbeyi yiyen de sağcı partidir, darbeden sonra iktidara gelen de sağcıdır. Zaten sistemlerini sürdürmelerinin püf noktası da burasıdır. Askeri darbe solu, Alevileri ve Kürtleri tapanlayıp geçer. Askeri darbeden hemen sonra iktidara gelen sağcı partiler ise otuz yıl daha darbe yasalarını korur. Ara sıra yaptıkları ufak tefek değişiklikler için de ne kadar Türk ve Kürt aydını varsa yanlarına alırlar. Bu kadar çok Türk ve Kürt aydınının AKP faşizmini desteklemesi, Türk devletinin Kürtlerde ve Türklerde çattığı yanlış beyin travmasındandır.

Avrupa’da hangi ülkede Ilımlı Hıristiyanlık iktidardadır ki, dinsel yönetimi ve onun yöntemlerini ret etmesi gereken Kürt ve Türk aydınları Türk-İslam Sentezinin iktidarı önünde diz çöktüler? Tamamıyla çıkar ilişkilerinden kaynaklanmaktadır bu. Bu nedenle Türkiye halkları devrim özürlüdür. En muhalif örgüt bile, on kez çatlayıp çatırdatılması gereken Türk devletinden sorunların çöüzmünü istemekte ve gerçekten devrimi de Türk devletinin kendisinden beklemektedir.

Halbuki Türk devleti katliam ve soykırım suçlusu bir devlettir. Dünyada soykırım suçlusu olarak yaşayan tek devlettir.

On gündür uzak kaldığım Türk basınından Türk devletinin ve ordusunun borazanı Fikret Bila’yı okuduktan sonra hiçbir şeyin değişmediğini, değişmeyeceğini ve devletin giderek daha çok Kürtlerin aleyine döneceğini bir kez daha anladım. Tahammül gücünüze ve Kürt sorunun çözümü yolunda gösterdiğiniz inanılmaz sabıra güvenerek Milliyet yazarı Fikret Bila’nın makalesini olduğu gibi buraya alıyorum:

 

PKK süreci tahrip etti

Fikret Bila

“12 Haziran seçimlerinden sonra oluşan atmosfer içinde başta yeni anayasa olmak üzere Kürt sorunu da dahil birçok temel sorunun siyasal ve toplumsal uzlaşmayla çözülebileceği beklentisi artmıştı. Tutuklu milletvekilleri nedeniyle başgösteren yemin sorunu ise TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in öncülüğünde çözüm sürecine girmişti. CHP iktidar partisiyle vardığı mutabakat sonucu yemin etti. BDP de AKP yetkilileriyle bir araya geldi. Bu görüşmelerden bir mutabakat çıkmadı ama BDP Grup Başkanı Selahattin Demirtaş her fırsatta yüz yüze konuşmanın ve diyaloğun önemine işaret ederek bu temasın önemini vurguladı. “Konuşmak sataşmaktan iyidir” diyen Demirtaş, sadece barış ve demokrasi için uğraştıklarını da vurgulamıştı.

PKK’nın tahrip edici etkisi

12 Haziran sonrasında bir taraftan siyasal temaslar artarken İmralı ve Kandil’den tehditlerin arkası kesildi. Öcalan, İmralı’dan verdiği mesajlarda önce 15 Haziran’a kadar adım atılmazsa terörün tırmanacağı haberlerini yolladı. Daha sonra Kandil 15 Temmuz tarihini verdi. Son olarak da yine İmralı’dan “Barış Konseyi konusunda mutabakata vardık, 15 Temmuz’un hükmü kalmadı” mesajı geldi. Ayrıca Öcalan, BDP’nin yemin edebileceğini de avukatları aracılığıyla duyurdu. Harekete geçen BDP, Cemil Çiçek’in çağrısına olumlu yanıt vererek iktidar partisiyle iki kez görüşme yaptı ancak mutabakata varamadı. Buna karşın kendi kararıyla yemin edebileceği yönünde de açıklamalar yapıldı. Meclis’in normal çalışma düzenine döneceği ve yeni anayasa için çalışmalara başlayacağı umudu yükselmişken, Diyarbakır’ın Silvan ilçesi kırsalında 13 askerimizin PKK tarafından şehit edildiği haberi Ankara’ya bomba gibi düştü, oluşan siyasi ortamı ve beklentileri tahrip etti. Tüm partilerin katılımıyla TBMM’de yeni anayasa için çalışmaların başlayabileceği zemini de büyük ölçüde ortadan kaldırdı. “15 Temmuz’un hükmü kalmadı” açıklamasına rağmen PKK son günlerde eylemlerini artırmıştı. Son olarak 2 askeri kaçıran PKK, 1 aylık süre içinde değişik yer ve zamanlarda 10 askerimizi de şehit etti. Dünkü olayda da 13 askerimizin şehit edilmesi PKK’nın eylemsizlik kararının bir “hikâye”den ibaret olduğunu kanıtladı.

BDP’yi sıkıştıracak

PKK’nın sıklaştırdığı bu eylemler siyasi alanda BDP’yi sıkıştıracaktır.
PKK ile arasına mesafe koyamamakla eleştirilen BDP’nin siyasi hareket alanı daha da daralacaktır. Bu eylemlerin en önemli sonuçlarından biri, BDP’nin barış, demokrasi ve yeni anayasa konusundaki inandırıcılığını da çok büyük ölçüde zedeleyecektir. BDP bu eylemlerden sonra Meclis’e gelip yemin ederek normal çalışma düzenine girse bile bu eylemlerin yaratacağı baskının altında kalacak ve önerileri samimi bulunmayacaktır. Türkiye’yi bölmek istemedikleri, hedeflerinin demokratikleşmek olduğu, bayrakla, vatanla, İstiklal Marşı’yla sorunları olmadığı yönündeki beyanlar kamuoyunda etkili olmayacaktır. Siyasi kanalların açık tutulması için gösterilen çabalar ortadayken PKK’nın vazgeçmek bir yana terörü daha da tırmandırması “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” özdeyişinde olduğu gibi algılanacaktır. 13 askerimizin şehit edilmesi ve 7 askerimizin yaralanmasıyla kamu vicdanında oluşacak yargı Ankara’nın terörle mücadele konusunu yeniden gözden geçirmesine de neden olacaktır.”

Makale bu. Ama devletin ve hükümetin Kürt sorununa bakışı da bu. Bingöl’de 33 askerin öldürülmesiyle hatırlarsanız kendi dediklerine göre Kürt sorunun çözümünde tarihi fırsat kaçırılmıştı.

Biz de aksini söylüyoruz. Kürt ve Kürdistan sorunun çözümünde hiç bir zaman tarihi çözüm fırsatı olmadı. Fırsat varmış gibi gösterildi, hatta çözüm tartışmaları yapıldı, insanlar umutlandırıldı, Kürt cephesi bölündü, direniş halindeki Kürt güçleri gevşetildi, bu arada Öcalan ile görüşmeler yapıldı ve ardından zaten uyduruk olan gündemin içine şey edecek 13-23 ve 33 asker öldürüldü.

Bu ara Konya dahil bir çok ilde BDP binaları faşist kuşatma altına alındı, tahrip edildi.

13 askerin ise çoğunlukla Türk askerinin yaptığı orman yangınında hayatını kaybettiği anlaşıldı. Askerlerin kimler tarafından ve nasıl öldürüldüğü hiç önemli değildir. Önemli olan ölmeleri ve Amerikan filmlerindeki mağdur durumun Türklerin eline geçmiş olmasıdır.

Ama bu fırsat ellerine hep geçecektir.

Malazgirt savaşıyla Türklere Selçuklu devleti kurdurtan, 600 yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarının bekçiliğini yapan, daha sonra dilini dahi yasaklayacak olan Türk asker ve bürokratlarına Türkiye Cumhuriyeti devletini armağan eden Kürt halkımı ve onun siyasetçilerini ben iyi tanımışım.

Türk sömürge anayasası Kürdistan’da oylanırken AKP faşizmini destekleyen Kürt aydınları ve siyasetçileri ne demişlerdi:

Erê, Erê, Erê, Hezar carî Erê

İş, adalet, özgürlük ve Kürdistan’ın ülke tapusunu istemekten çıldırma noktasına gelmişlerin partisi PKK ve BDP’li siyasetçiler ne diyor:

„Biz devlet istemiyoruz.”

Kürt sorununda daha başka ne yazayım bilmiyorum ki!

Her defasında umutları en başa alınan halkıma yüksek sabırlar diliyorum.

Bu ara ilk heyecanı önceki yılda kalan özerklik ilanında ismin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Demokrasi ve özerklik kavramları Kürtlere ait olmayan genel kavramlardır. Devlete, sınırlara ve hükümet alternatif olmadığını söyleyen „Demokratik Özerklik” ilanı, isim olarak sorunludur. Bütün sorunlar Kürdistan üklesinin adıyla birlikte yasak olmasından kaynaklanmaktadır. „Demokratik Kürdistan Özerkliği” veya „Özerk Kürdistan Bölgesi” isminin kullanılması, sorunun çözümüne çok önemli bir katkı sağlayabilirdi.

bildiricihasan@hotmail.com

Hatip Dicle vs Erdoğan..


Hatip Dicle vs Erdoğan..

İki ayrı kişilikte insan. İki ayrı cephede. İki ayrı güce dayanan. İki ayrı menfaat grubunun sözcüsü.. Biri Hatip.. Diğeri Recep. Peki kim kimdir şu an cereyan eden kavgada?

Önce bir sahte demokrat ve sahte barışçı, aslanda teslimiyeti dayatan bir kafa yapısının ürettiği safsata temelli bir duruşa değinmek isterim: Demokratlar ile faşistler arasında cereyan eden kavganın taraflarıdan Recep ve temsilcisi olduğu “menfaat grubu”nu savunanlardır bunlar. Hatip’in haklı-haksız yargısında yerini ve haklı duruşunu tersyüz etme eğilimi olarak gördüğüm bir duruştur bu… Yani saldırgan ile mazlum Türk Devleti’nin kanunlarına dayanılarak kamuoyu nezdinde yargılanıyor, mazlum olan saldırgan, zalim ise savunmada gösteriliyor. Neymiş efendim; “şartlar ne olursa olsun, meclise girmemek şantaj ve tehdit”miş. Uzaktan bakan da Hatip ve destekçilerini top, tank, uçak, helikopter, NATO ve AB destekli bir kavgayı çıkararak “zavallı” Receb’in destekçilerine ve başında bulunduğu Türk Devleti’ne saldırmaya hazırlandıklarını sanır.. Pes ki nasıl pes! Bu muhakeme ancak ve ancak faşizmin dümen suyuna girmiş kişiliklere yakışır. Türk Basını’nın önemli kalemşörlerinin kafa yapısı böyle kaldıkça daha çok gençler toprakla kucaklaşacaktır, bunu gören görecektir.

Şu anda Erdoğan tarafından bilerek ve hesaplanarak yaratılan bir kriz yaşanıyor. Bu krizi kullanarak başkanlık sistemi dediği tek adam diktatörlüğüne ulaşacak sayısal bir çoğunluğa erme isteği açıkça seziliyor. Türk Meclisi’ne 325 adamını soktuğu %50’lik bir oyu var. Şu anda birini MHP’den, diğerini Blok’tan çaldığı çaldığı iki adam ile 327’yi bulmuş durumda. Halkın iradesini pervasızca çalan bu diktatör bozuntusu, yakında mebus pazarı da kurarsa şaşmayınız. Gözü MHP ve CHP içinde yer alan kişiliksiz 3-4 adamdadır. Böylece tek adam olma yolunu “meşru zeminde” de (siz bunu kanuni zemin diye okuyun) sonuna kadar açmış olacaktır. Bunu yaşayan görür. Kısacası Duçe direniyor, mezarları kazılmakta olan diğer Türk partileri seyrediyor…

Şimdi gelelim Recep ile Hatip’in mukayesesine..

Recep, sırtını ABD’ye dayamış sözde İslam, aslında münafık bir unsurdur. ABD’nin başlattığı ve dar bir sahada cereyan eden III. Dünya Savaşı’nda önem kazanan Türk Devleti’nin başındaki bir maşadır. Evet, yeni ve dar sahada cereyan eden bu yeni dünya savaşına ben “düşük yoğunluklu dünya savaşı” diyorum. Savaş esas olarak toprak kazanmak veya sömürgeci amaçla yürütülmüyor. Buna dikkatinizi çekerim. Bu yeni savaşta asıl amaç stratejik anlamda dünyayı ve kaynaklarına giden yolları kontrol altında tutmaktır. Bunun için bir anlamda anti-islam bir savaş gibi görünüyor.. Ama şöyle bir düşünürsek, Panama’nın işgali de bu uzun soluklu savaş esnasında cereyan etmiş, bir devletin başkanı derdest edilerek ABD’de yargılanmış, müebbed hapse mahkum edilmişti (uyuşturu karteli reisi suçlaması ile). O müdahalede amaç Panama kanalı’nın kontrolunu devam ettirmekti ve öyle de oldu. Ortadoğu’daki müdahaleleri bir arada düşünürsek, burada da amaç Akdeniz’in, NATO’nun bir gölü olmasını devam ettirmektir. Libya bunun için dayak yiyiyor, Tunus bunun için alt-üst oldu, Mısır’daki Nasırizm bunun için yeniden dizayn edildi, Nefret ettiğim ve yıkılmasını alkışladığım Saddamizm bunun için yerle bir edildi. İşte Recep bu Akdeniz Savaşı’nda işi yumuşatmak için isim olarak lazımdı ve kullanıldı, hala da kullanılıyor. Suriye ile can ciğer sarması iken şimdi müdahale tehdidi ile Şam’ı kışkırtan Ankara, bu Akdeniz Savaşı senaryosundaki rolunu layıkı ile oynuyor..

İşte bu Recep’in, bu iğrenç, ahlaksız, vicdansız ve yalana yatkın kişiliği dolayısı ile hem Ortadoğu’da, hem Afganistan’da oynadığı rolu dolayısı ile NATO tarafından el üstünde tutuluyor, Türk Devleti’nde iktidarı kaybetmemesi için açık kart destek veriliyor. Şu sıralar ABD’nin önde gelen basın kuruluşlarının Türk Devleti’ni dış maceralara ittiklerini hep birlikte izliyoruz. “Osmanlı İmparatorluğu’nu canlandırma” iması bu teşvikin en önemli parçasıdır. Recep gaza gelebilir ve Suriye’ye müdahale edebilir.. Tabii ki bu geri dönüşü olmayan bir macera olacaktır. Fakat müdahale ile her şeyin sona ermediği görülecektir. Türkler bunun sonuçlarına katlanmakta yalnız kalacaklardır. Geri dönüşü olmayan bir yoldur bu (Point to no return). Ekonomik bakımdan büyük darbe yiyeceği bir macera olacaktır bu.. Araap-Türk Savaşı’nda ABD ve giderek Batı, İsrail’e verdiği desteği Türk Devleti’ne vermeyecektir.

Kukla Duçe Erdoğan’ın son zamanlardaki aşırı kendine güven duyguları artık gizlenemiyor. Bunun altında yatan sebebi bakar görmezler bile fark etti. Ama anlayana..

Şu anda cereyan eden Türk Devleti-İsrail görüşmeleri de organize görüşmelerdir. Her iki Filistinli Lider’in Ankara’nın davetlisi olarak Erdoğan’la temas halinde bulunmaları “düşük yoğunluklu dünya savaşı”nda yeni bir aşamadır. Filistin yakında teslim bayrağı çekerse şaşmayın. Ezilenlere, özellikle Libya, Filistin ve Suriye Halkları’na karşı kotarılan tüm kirli tezgahların merkezi haline gelen Ankara’nın, seçimlerdeki hırsızlıklar, kirlilikler, Vekil çalmalar konusunda Batı kaynaklı hiç bir ciddi baskıya prim vermeyeceği ortadadır. Erdoğan cereyan eden tüm sözde olumsuzluklara gülüp geçmektedir.

Erdoğan türü faşizmde bütün benzeri öncellerinin sahip olduğu hiyerarşiyi görürüz. En üstte Şef, Erdoğan, yer alır. O aynı zamanda yürütmenin başıdır. Onun altında vurucu güç olarak İmamın Ordusu (Polis) ve MİT bulunur. Kontralar yeniden can bulmaktadırlar. Ordu beyaz bayrağı çekmek üzeredir. Erdoğan hiyerarşisinde daha sonraki kademede yargı gelir. Bu “erk” doğrudan doğruya Şef’in güdümündedir. Meclis dahil, tüm alanların üstündedir. Kimin vekil olabileceği, kimin vekil kalacağı Şef’e karşı sorumlu olan bu “erk”in sorumluluğundadır. Meclis ise en kişiliksiz günlerini yaşamaktadır. Mustafa Kemal zamanında bile mebusluk müessesi bu kadar aşağılanmamıştır. O artık büyük oyunda önüne gelen evrağı tastik eden bir noterdir.

Peki Erdoğan’a karşı “savaşan” Hatip kimdir. Resmi hikayesi şöyle:

“1954 Diyarbakır doğumlu. 1979 İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. 1970′li yıllarda Devrimci Doğu Kültür Derneği’nde (DDKD) çalıştı. 1984 yılında gözaltına alındı. 1991 yılına SHP-HEP seçim ittifakıyla Diyarbakır Milletvekili seçildi. Aynı yıl HEP’e katıldı. 12 Aralık 1993 tarihinde DEP Genel Başkanlığı’na seçildi. 2 Mart 1994 tarihinde TBMM tarafından milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldı. Aynı gün, Orhan Doğan ile Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Ekipleri tarafından gözaltına alındı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına dayanak oluşturan Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral tarafından hazırlanan iddianamede “vatan hainliği” ile suçlandı. Daha sonra hapis cezası aldı ve 10 yıl cezaevinde kaldı. 10 yıl sonra tekrar yargılanarak 2004 yılında tahliye edildi. Tahliye edildikten sonra siyasi çalışmalarına devam etti. Diğer milletvekili arkadaşları, Kürt siyasetçileri ve aydınlarla birlikte Demokratik Toplum Hareketi’nin kuruluşunda yer aldı. Bu hareket bir süre sonra DTP (Demokratik Toplum Partisi)’ne dönüştü. Siyasi yasaklı olduğu gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesi tarafından parti üyeliği düşürüldü. Siyasi çalımalarına devam eden Dicle, Demokratik Toplum Kongresi’nin kurulmasına öncülük etti ve bu kongrenin eşbaşkanlığı ve sözcülüğü görevini üstlendi. 2010 Nisan ayında gerçekleşen “KCK operasyonuyla” tutuklandı ve hala cezaevinde.” (internetten).

Şimdi bu hikayenin içini dolduralım:

Hatip siyasi hayatı boyunca mazlumların safındadır. Dünyada, Ortadoğu’da, Türk Devleti’nde ve giderek Kürdistan’da zalimlerin baş düşmanı, mazlumların yiğit bir militanıdır. Sırtını dayadığı güç olarak halkından başka bir güç yoktur. Tavizsizdir. Sırtını dayadığı Kürt Halk çoğunluğu gibi, korku duvarını aşmıştır. Bilgi birikimi, siyasi donanımı Erdoğan takımını defalarca katlar düzeydedir. Yükselme uğruna elinin altında bulunan herşeyi, kendisini bile satmaya hazır olan Duçe’nin aksine, Hatip her zaman dimdik ve omurgası sağlam biri olarak ayaktadır. O bir onur abidesidir. Kişiliği, Ulusal-sınıfsal gururu, onuru, haysiyeti ile halkının gözdesi, düşmanının korkulu rüyasıdır.

Şu karanlık günlerde, Blok’u oluşturan siyasi kadro ve destekçi kitlelerle birlikte zindanda bile zalimlere korku salmaktadır.

Yeri gelmişken; bu satırları Hatip adını taşıyan birine düzülmüş methiyeler sanmayınız. Burada ”Hatip”i çoğul olarak almazsanız bu kez siz çıkmaza girersiniz. Hatip’in kendisi de bunu istemez. O bedel ödeyen ve ödemekte olan milyonlarca Kürt’ten sadece biridir. Bir avuç özgürlük uğruna belki bugün de vatan toprakları ile kucaklaşacak olanların sözcüleri arasında bulunmak onun tek mutluluğudur.

Şu anda blok’un verdiği büyük savaşımı anlamak için tek tek ağaçlara değil, ormana bakınız. Lider’inden tutun en arkadaki sessiz militanına kadar dev bir yürüyüş cereyan ediyor. Bu yürüyüş, dünyadaki zalim güçlere, Ankara’ya ve Duçe ile sözde muhalefete oy veren %90’ı aşkın kış uykusundaki kişilere rağmen kesintisiz devam ediyorsa, siz bu hareketi doğuran makinaya, imana bakın..

Hatip, İmralı’nın, Kandil’in, Dağın, ovanın bir parçasıdır. Şef değil, neferdir! Neferin Şefleri yendiği günün yakın olması dileği ile Blok direnişçilerini selamlıyorum..

2011-06-25

A Sirac Kekuyon

Dersim’i anlamak


Dersim’i anlamak

Ben bu yazımda da, her zaman olduğu gibi, hiç bir şekilde politik davranmayacak, sadece gerçeklere bağlı kalacağım.

Dersim Olayı, öyle akşamları kurulan içki sofrasında öfkelenip üstüne yazı yazılacak bir olay değildir. Kökleri çok derinlerdedir bu olayın.. Dersim’i anlamak için derin bir tarih bilgisi ve giderek bir tarih bilincine sahip olmak gerekir. Bu ise her babayiğidin kârı değil. Ortaya bu kez Dersim için çıkan ve onu “kara yara” olarak niteleyen AK, gargara cümlelerle, tıpkı Çolig’e yaptığı gibi, Dersim’i de karalayamaz. Buna da müsaade etmeyeceğiz. Ama bilim yolunu terketmeden.

Bunun için önce tarihi gelişimi içinde olayı incelemek için işe biraz tarihe bakarak başlayacağım:

Kürdistan Tarihi’ni, Kürdistan Toprakları’nın çığlığını masaya yatırırken, Claudius Ptolemaeus’un kaydına göre ilk adlarından biri Derzene olan Dêrsîm’i gözardı eden bir yazar çok şeyi kaçırmış, halkayı kopuk bırakmış demektir. Önemli olmasına rağmen, bu, Dêrsîm’in “Alavî” olmasından falan ileri gelmez. Çünkü Dêrsîm, taşıdığı dinsel kimlik itibarı ile ne olursa olsun, mitolojik ve kültürel açıdan çok önemli bir bağlantı noktasındadır. Bir yanı itibarı ile Girê Navokê-Kotaberçem silsilesi ile bağlantılı iken diğer yanı ile Kars ve Kafkasya’nın Kürdistan’ın kalbi olan yörelerle ilişkisini sağlayan bir merkezdir. Ayrıca Erzincan’dan Gümüşhane’ye ve giderek Şebinkarahisar ile Halys kavsine ulaşan bir hinterlanda sahiptir.

Benim “Toprağın çığlığı” adlı kitabımda kaydettiğim gibi; Dersim’in değişmez bir şekilde Paleolithic Çağ’dan beri mukim olduğu, burada Obsidien ve çakmak taşı devirlerinden kalma, zamanımızdan en aşağı 20.000 yıl öncesine ait el baltaları ve diğer artifaktlar bulunuduğu kayıt altındadır. Aynı zaman diliminde çanak parçalarının bulunması ise tam bir sürprizdir! (Xarpêt-Pertek arası-Kerra Sîya’da ). Takip ettiğim kesintisiz zincirle, Türkler’in daha henüz esamesinin okunmadığı Neolithic Çağ’da, Dersim’de dünya uygarlığına katkı sunan, onu ilerleten eserler gün yüzüne çıkarılmıştır. Çok kısa geçiyorum; Mazgirt’te bir site Köylüler’in yaptığı kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır. Site’de pek çok çömlek ele geçmiştir (kaybolanlar hariç). Hatta sürpriz bir şekilde burada demir çağına ait kırık madeni eşya parçaları da bulunmuştur. Ayrıca Wallon’un, Çemişgezek’te ortaya çıkardığı bir site’de (Kalaycıktepe) yapı tabanları ortaya çıkarılmıştır.

Dersim’de (Çemiş’te) ortaya çıkarılan Bronz Çağı’na ait küçük havan ve taslar gün yüzüne çıkarılmıştır. Yapı tekniği ise tüm Kürdistan’daki Neolithic Çağ yapıları ile aynıdır (yani; tabanı taş, üstü kerpiç).. Dersim bu kadar ileri bir uygarlığı sergilerken yeryüzünde Türkler’e çekirdek olacak bir tribu bile yoktu.

Din’e gelince, Dersim’de ana tanrıça tapıcılığının izleri her zaman vardı. Hala güçlü Dersim Kadın kavramı, bu ana tanrıça tapıcılığının kalıntısıdır. Biz; Zagros-Toros kavsi genelinde ve Dersim özelinde Semah’ın izini sürdük. Çünkü semahın zamanımızdan 8000 yıl önce Halaf’ta çömleklere işlendiğini gördük..

Bunun gibi pek çok bağlantıyı ortaya koyabilir, Dersimli’nin 800 bin yıldır hep orada bulunduğunu, hiç bir yerden gelmediğini rahatlıkla gösterebilir ve söyleyebiliriz..

Dersimli geçmişini hiç terketmedi, hiç bir devirde İslamı seçmedi. İşte Dersimli’nin dramı burada başlar. Çolig Zazası da aynı yoldaydı. Yüz yıl öncesine kadar Zazalar’ın büyük bir kısmı namaz kılmıyor, İslam’ın dini ögelerini tanımıyordu. Ocak hem Çolig Zazası için, hem de Dersim Zazası için çok önemlidir. Yeminleri “Ew Ruec, Eya Aşm” (güneş ve ay) idi. Homa, Zaza’da Mithra’nın yerini almıştı.Mithraizm, tüm Avrupayı saracak kadar genişlemiş bir dindi. Bizans kralı Julian, kendisini inanmış bir Mithraist olarak kayda geçirmişti. Pontus Kürt Devleti’nin de resmi dini Mithraizm olmuştu. İslam’ın Kürdistan’a zora dayalı olarak egemen olması sürecinde Dêrsîm ve ilintili olduğu Atharpatakan halkı (Araplar bu bölgemize “Azerbaycan demişlerdi) çok büyük eziyetler çekmişti. Bölgesel başkent Ardavil (Erdebil) olağanüstü direniş göstermesine rağmen Persler’in ihaneti yüzünden yenilmiş, büyük haraçlar ödeyerek geleneklerini ve dinlerini sürdürmek zorunda kalmışlardı. Arap-İslam Halifeleri, egemenlik altına aldıkları diğer dinlere, Zerdüştiliğe, Yahudiliğe ve Mesihiliğe mensup insanları İslamlardan ayırdetmek özel bir renkte elbiseler giymek zorunda bırakmışlardı (Baladhuri ve Mesudi). Zerdüşti Kürtler kırmızı giymek zorunda idiler. Bunların gelirlerinin yetersiz kaldığı zamanlar en aşağısından başlıklarını kırmızı bir kumaştan örüyorlardı. İşte bundan dolayı onlara Kızılbaş deniliyordu. Sonradan çıkan saptırılmış delillere kulak asmayınız. İşin kökü budur.. Zerdüştiler varlıklarını sürdürmek için dayanılmaz vergiler ödemek, suç işlediklerinde Mesihi ve Yahudiler’den bile iki misli ceza ödemek zorunda oldukları için Zamanla “İslami” bir boya kullanmaya, Alavilik’lerini “Alevilik” gibi “Ehlibeyt” taraftarlığı altında gizlemeye başladılar. Zamanla buna alıştılar da..

Son Kürt Kalesi olan ve Zerdüştiliği değiştirerek sürdüren Alamut Kalesi, İslam olmayan bir kavim, Moğollar tarafından düşürüldükten sonra ulaşılamaz yurtları olan tarihi Dersim’e çekildiler. Burada uzun süre bağımsız yaşadılar. Ama Orijinal Avestik dillerini hiç unutmadan sürdürdüler hayatlarını.

Kürtler’in en büyük hataları olan feodalizmi aşamama, İslam’ın Ortadoğu’ya hakimiyeti’nden sonra onların ulusal bir vücut olarak ortaya çıkmalarını engellemişti. Bu Türk-Oğuz yayılması sırasında tepe yapacaktı. Oğuzlar’ın Uç Beyliği olan Osmanlı Devleti’nin büyümesi sırasında bölünmüş Kürt Beylikleri’nden istifade edilmesi ile kader belirlenmişti. Bilhassa Batılı Kaynaklar’a “Zalim Selim” olarak geçen Yavuz döneminde bunu açıkça görürüz. Bu Osmanlı Padişahı, Kürt İdris-i Bidlisi’yi de kullanarak, kardeşleri olan Alaviler’den onbinlerce insanı öldürmüştü. Din kullanılarak Kürd’ün Kürd’ü düşmana teslim ettiği, yokedilmesine yol açtığı en büyük kırımdır bu.. İdris, ayrıca Kürtler’in ikiye bölünmelerini sağlayan ilk büyük haindir. Osmanlılar ile Farslar arasındaki bu bölünmeden sonra Kürtler bir daha kendilerine gelemediler. Ama en büyük, en öldürücü darbeyi yiyenler Alavi Kürtler olacaktı. Hiç kuşkusuz Şerefxan Bidlisi de Dersimlileri aşağılayan nefret dolu cümlelerle anmıştır.. Bunları bilmek zorundayız ki, derdimizi daha iyi anlayalım..

Kızılbaş veya Alavi Kürtler bu darbeden sonra bir daha kendilerine gelemediler. I. Dünya Savaşı sonrasında oluşan mütareke yıllarında Alişêr öncülüğünde Batı Dersim’de (Koçgiri) meydana gelen ayaklanma, Dersim mebus bozuntuları sayesinde akamete uğratılınca Yöreden bir daha ses seda çıkmadı. Diyap Ağa gibileri de kullanan Mustafa Kemal, düze çıkmaya başlayınca Kürdistan’ı alt üst edecek planını uygulamaya başladı. İlk önce Sun’i-Şafii Kürtler’i halletmeye başladı. Çok ustaca davranan Mustafa Kemal ve çömezi Kürt “paşa” İsmet, bilhassa Alavi-İslam ayırımını ustaca kullanarak, bazan birini, bazan da ötekini yanına çekerek birliklerini sabote edebilmişlerdi. Buna bazı tarihi hataları da eklersek, ortaya çıkan manzarayı daha iyi anlarız.

Kemal-İsmet ikilisi, Çolig, Zilan-Agirî ve Dersim’de en büyük katliamları gerçekleştirmişti. En büyük kinlerini Dersim’e kusacaklardı. Bunun sebebi, Yavuz döneminden beri Türkler’e kapalı pozisyonlarını korumalarıdır. Dersimli kendisi üretiyor ve kendi kendine yetiyordu. Birlikte yaşadıkları Ermeniler’in de katkısı ile ayakta kalabilen bir ekonomi kurabilmişlerdi. Şalları, beyaz iç çamaşırları, yerli boyalı bayan elbiseleri, çanak çömlekleri ve Ermeniler’in ürettikleri bıçak, balta ve benzeri aletleri ile hiç kimseye muhtaç kalmadan yaşayıp gidiyorlardı. Hiç kimseye güvenmediklerinden dolayı “sır” onların en büyük silahları idi.

Ama olmadı. Kürdistan çöktürülmüş sıra Dersimli’ye gelmişti. Türk kurmayları daha kolay başa çıkmak için Dersim’i ikiye böldüler. Öncelikle Seyyid Riza’ya saldırdılar, yenemediler. Barışçı çözüm vaadi ile kandırıp yanlarına çektiler ve derdest edip astılar. Vücudunu dahi yaktılar! Ertesi yıl kendileri ile işbirliği yapan diğer bölümü güllelere, süngülere kurban ettiler. Türk Devleti dünyada ilk kez olmak üzere bölgeye mahsus “Dersim Kanunu” diye bir kanun, “mecburi iskan kanunu” vs gibi jenosid kanunları çıkardı. Tüm Dersimliler’i kara vagonlara tıkıp zorla Batıya sürdüler. Onları azınlıkta kalmaları kaydı ile Türk köylerine serpiştirdiler. Çocuklarını sıkı bir Kemalist eğitime tabi tuttular. Bu eğitimi ailelere bile şamil kıldılar. Onları o hale getirdiler ki, Kemalizm’i Dersimli’nin tek kurtuluşu olarak kabul etmişlerdi. Laisizm’i, İslam egemenliğinin sonu olarak ilan ettiler. Böylece Dersimli’yi Türklük’te kendisi için bir liman bulmuş gibi hazırladılar. Artık İslamlar’ın kendilerini ezemeyeceği bir ideoloji var deniliyordu. Bu Kemalizm’di. Bundan dolayı Dersimliler Sürgünde iken Ali, Hasan, Hüseyin, Abbas gibi isimlerin yanına Kemal ve İsmetler’i de eklemişlerdi.

İşte bu duygu karmaşası ve kimlik bunalımı eşliğinde Dersimli hep aşağılandı.. Uyduruk Tarih sayfalarında Dersimli “Horasan’dan gelen Türkler” olarak takdim edildiler. Oysa Horasan’ın da bir Kürt yurdu, asıl adının da Parthia olduğunu bu soğan beyinli Türk Tarih yazıcıları bilmezler. Türk’ün Horasan’a misafir olması bile 1040’tan önce değildir! Hatta Ortaasya’ya gelmeleri bile 900’lü yıllara rastlar.. Bunu her platformda ispata hazırım.. Ama Dersimli maalesef tarihini, hatta adını bile okuma-yazma fırsatı bulamadan XX. Yüzyıla varmıştır. Bütün bir geçmiş kapkara bir sis perdesinin ardında saklanmıştı.

1947’de dönüş yoluna girildiğinde, Türk Devleti pek çok hedefine varmıştı. Dêrsîmli artık biribirinden kesin bir şekilde ayrışmış iki jenerasyon ve bunun ürünü olan iki kültür halinde bölünmüştü. Birinci jenerasyon orijinal kültürünü muhafaza etmesine rağmen ağzını açamıyor, korku içinde ve kuytuluk yerlerde, bilhassa dini kültürünü icra ederken, ikinci jenerasyon asimilasyonun olanca etkisini hissederek, dedelerini, pirlerini gericilikle suçluyorlardı. Dinlerini küçümsüyor, Kemalist eğitimin empoze ettiği gerici, saptırıcı, kimlik bunalımına sürükleyici ne idüğü belirsiz, soysuz bazı betimlemeleri mutlaklaştırıyorlardı. Oysa aynı jenerasyon Türkler tarafından aşağılanıyordu (mum söndü martavalı). Bu hengamede 1960 darbesi yaşandı ve ucundan ucundan soyut bir sosyalist kavramlar kargaşası ile tanışıldı. Bu sürecin sonunda ise ayağı yere basmayan ve Türk Solu tarafından enjekte edilen bir sol düşünce gelişti. Çin-Sovyet kavgası, Mao-Enver Hoca, Mao-Kim İl Sung kavgası, modern revizyonizm-Devrimci Çayan çizgisi kavgası aynen Dêrsîm’e de taşındı, ülkenin özel şartları hep gözardı edildi. Gençler bölündüler, biribirlerini öldürecek kadar düşman kesildiler. Sonunda bir tek TKP-ML geleneğinden dağa çıkan insanlar arasında yer alan 19 parti sekreteri Türk Ordusu ile çatışmalarda can verdi. Ulusal talepleri dile getirmek, Rusya’daki kavgaların bir odağı olan BUNDculuk sayıldı.. Her şey soyuttu. Her kelime kötü bir kopya idi. Dêrsîm’in geleneksel yapıları bir sığınak arar duruma gelmişlerdi. CHP bunun için biçilmiş kaftandı (!).

1980 Cuntası’nın geliştirdiği mezalim bile bu karmaşanın bir tarafa bırakılmasını sağlayamadı. Çünkü yabancılaşma ruhlara işlemişti. Geri dönüş için çırpınışların başladığı viraj olan 1984 PKK direnişi epey yol alacaktı. Buna Deniz Baykal’ın anti-alavi, anti-Kürt politikası da hizmet etmişti. Alavi ve Kürtler bu partiden tasfiye edildikçe PKK’ye yöneliş hızlandı, ama vakit kısa idi ve ulusal yönelişin içi doldurulamamıştı. Bunda eski Sun’i-Alavi karşıtlığının yarattığı çekingenlik de rol oynadı. Savaş derinleştikçe Dêrsîmli’nin fedakar ve kahraman yönü daha bir belirginleşti.

Öte yandan Dêrsîmli, bütün dayatmalara rağmen, Pertek ve Çemişgezek’te beylikler döneminde asimile olmuş bazı köyler hariç, asla koruculuğu kabul etmemişlerdir. Diyebiliriz ki koruculuğa karşı direnen tek Kürt Bölgesi Dêrsîm’dir. Bunu bilen Türk Devleti 2008’de bölgeye 1400 korucu kadrosu tahsis etti ve halkı gönderilen bu silahları almaya zorladı. Ama nafile oldu. Malum yerlerde alınan 400 silah dışında herhangi bir koruculaşma olayı rapor edilmedi. Bu çok önemlidir ve bu yönü ile bile Dêrsîm’in ne kadar övünmeye değer bir duruş sergilediğini gösterir.

Son seçim ise çok önemli bazı saptamaları, bazı tezleri geliştirmemizi gerektiriyor. Bu bilimsel olarak yapılmalıdır. Özellikle Kılıçdaroğlu gibi soyundan ve dininden utanan bir adamın her şeye rağmen kitleler tarafından kabul görmesi iyi irdelenmelidir. Evet, CHP’nin bunca savaş, kahramanlık ve kandan sonra yeniden Dêrsîm’den oy alması bir yönü ile şöyle izah edilebilir; halkın Kılıçdaroğlu’nu tam anlamı ile değerlendirememesi, onun Türk Devlet adamlığına soyunan bir devşirme olduğuna inanmaması..

Düşünün yılların aşağılanmış Dêrsîm’indensiniz.. Birden, yakınınızdaki bir köyde doğmuş olan bir “Kemal”in yıldızı parlıyor ve Türk Devleti’ni kuran CHP’nin başına getiriliyor.. Bu adamın başbakan olma ihtimali de var! CHP’li bu yeni Kemal “makus talihleri”ni değiştiremez miydi? Belki…

Öte yandan Türk Devleti bütün gücüyle, bu yöreye has olmak üzere, Kılıçdaroğlu lehine harekete geçmişti. Hatta AKP bile bu adama çalışıyordu. Karakollar, devlet erkanı, devletin kesesi bile bu adam lehine açılmıştı. Bir Dêrsîmli.. Bizden biri! Başbakan mı oluyordu ne? Alavilik gereken saygıyı görecek mi? Bê-so dili değer kazanacak mı? Hayali bile cihana değer derler ya tam da öylesi.. Bütün bu hır gür arasında yörenin kahramanları unutuldu.. Dağ taş Kemal oldu.. Dêrsîmli bu şaşkınlık içinde sandık başına gitti ve oyunu EN BÜYÜK DÜŞMANI LEHİNE KULLANDI! Olan budur.

Şimdi halkı suçlayacak yerde yeniden toparlanma zamanı.. Biz Dêrsîm’e takılmışken unutuyoruz, Antep’de, Semsûr’da, Rıha’da, Çolig’de, Bedlis’te ve Ardahan’da da hedefe varamadık.. Rıha’da 12’de 2 kabul edilebilir mi? Antep’te sıfır almak neyin nesi ola ki? Çolig’de AKP’yi alt etmedikçe, oradan kovmadıkça rahat uyuyabilir miyiz? Neden Ardahan’da Atalay ailesi zafer kazansın da ulusalcılar üzülsün? Kars’ta daha derin zaferler bizi bekliyor olmalı.. Unutmayınız; seçimler bir nevi referandumdur, Türk meclisi ise sadece bir platform.. Bunların mücadeledeki yeri ve önemi iyi kavranmalıdır.

Kazanmak için bu zayıf yerlerde nedenleri niçinleri yerinde sormalı iyi araştırmalar yapmalıyız derim. Hiç kimsenin halkı azarlama yetkisi ve hakkı yoktur. Çalışacaksak, fikir üreteceksek kollektivizmin gereğini yapmalıyız. Bunun en kesirme yolu ise bilimsel komisyonlar kurup konuyu enine boyuna araştırmak, çalışmaları rapora dökmek ve tartışarak sonuçlar çıkarmaktır. Sonuçta bir yol haritası ortaya çıkacaktır. Herkes buna göre davranır. Hepsi bu!

2011-06-19

A Sirac Kekuyon