Zat-ı Şahane’nin kadını

Harem[2]Zat-ı Şahane’nin kadını

Benisa Erdem

Tarih: 26 Haziran 2009 Cuma

Olaylar, zamanın derinliklerine ne kadar gömülürse gömülsün, bellek ve bilinçaltı o derinliklerde unutmak istediğiniz her şeyi canlı tutuyor.

Geçmişin hatırası olmasaydı, değişimin pek farkına varmazdı insan. Bu sözü hep sevmişimdir, ayrıca, içimizdeki bilinmeyene doğru yol alırken, içgüdüsel ve özgür bir zihinle, geçmişle bu günü kurgulayıp, çarpıştırmak misali…

Evimin duvarında asılı duran, yaldızlı Osmanlı işlemeli oval aynanın önüne her geçişimde, ayna bana hep sağda, solda duyduğumuz ya da okuduğumuz gibi, zengin ihtişamıyla Padişahların hareminde ki esir düşmüş yüzlerce kızları, kadınları anımsatır dururdu…

Bu gece farklı bir şey olmuştu . Akla hayale gelmeyecek büyülü bir dünya açılmıştı gözlerimin önünde . Özel ilgi duyduğum, haremin gizemli ve merak uyandıran atmosferinden canlanan görüntülerdi gördüğüm . İhtişamlı parıltılarla, haremden olduğunu sandığım kadın portresinin, bana söyediği ilk söz

– Siz kiminle konuştuğunuzu biliyormusunuz, karşınızda Zat-ı şahane nin kadını bulunmakta.

Dünyada öyle yüzler vardır ki, insan bir türlü sen diye hitap edemez ve delice bakışı kanımı dondururken; Osmanlı imparatorluğunun düştüğü bataklıktan çıkamayarak yaşadığı son dönemin sefaletini de, kısaca zihnimden geçiriyordum. Nasıl bir zevk, nasıl bir acıydı, yalnızca bir dakika süren düşüncemden sıyrılıp tekrar aynaya döndüm.

Portrenin arka kısmından görebildiğim kadarı ile, duvar diplerinde kedi gibi sürtünen, inleyen kadınlar kızlar var dı.

Sizin süretinizde, korkuyu, hüznü görüyorum, dedim.
Bana cevap verdi:

-Haklısın, tıpkı enkazların yuvarladığı çatlaklardan çıkan, rüzgarların uğultusuna benziyor sesimiz, içimizden dua bile edemiyoruz, ne bulduysak onunla yetinmeye çalışıyoruz . Görüyorsun deği lmi? bize hapis hayatı yaşatıyorlar. Bizim suçumuz gunahımız ne? Az önce çapulcu kopuk takımı saraya saldırdı, yağmaladılar, değerli buldukları her şeyi alıp götürdüler. Hem adın ne senin? Tanıtmadın kendini.

Altı yüz yıldan fazla, bu topraklarda hüküm sürmüş bir neslin son mensuplarından, Osmanlı hanedanlarının sürgüne gönderildiği günlerden, Cumhuriyetin ilanından sonra kalan eşlerinden birinin 10 mart 1924 Salı günü akşamı hapis hayatı yaşadığı, fer-iye sarayından haremin son günlerinin soğuk ve karanlık bir köşesinden, çıkmışlardı karşıma.

Kendisin canını sıkmamın yanısıra , tam olarak ne cevap verdim bilmiyordum. Ama aramızda kurduğumuz iletişime güvenerek, son dönemlerini ne yaşadıklarını ,kendilerine ne olduğu hakında merakımı gidermek amacıyla, sorularıma cevap alıyordum. Osmanlı İmparatorluğu, benim için hep bir giz oldu, diyebilirim. Çünkü, Osmanlı İmparatorluğu tarihi, değişen dünyayı anlamadan anlaşılacak gibi değildi ve bunun yanı sıra da, tarihçilerin bu güne dek yeterli anlatıkları söylenemezdi, o nedenle 1922 yılında saltanatın, 1924 yılında ise halifeliğin kaldırılmasının ardından, Osmanlı sarayındaki varlığını korumakta olan, Harem mensubu bir kadının, dramatik sonunun yanı sıra, kendisine hayat veren Sultan II Abdulhamit i, bir pınar gibi parlayarak, bana anlatışını ilgiyle dinliyordum.

Sultan II Abdulhamit , sürgüne gönderildiğinde, eşlerinden bazılarını da yanın da götürdü. Öldükten sonra tekrar buraya döndüler. Hala buradalar bilirsin, küçük kızlara olan düşkünlüğünü, bu gördüğün Behice hanım. II Abdulhamitin son eşlerinden, dedesi yaşındaydı. 17 yaşındaki Behice hanımı görünce çok beğenir, kararını şu tarafta oturan, Müşfika kadınefendiye iletir. Müşfika kadınefendi, kendisine ortak olacak cariyeye (Behice hanım )gönülsüzce gidip, Padişahın arzusunu küçük kıza iletir. Zavalı genç kız ne yapacağını şaşırır, ağlamaklı gözlerle bakarak, Muşfika kadınefendiye:

-Ben Padişahınızla evlenemem”, yaşım çok küçük, hem ben annemi, babamı, özledim onları isterim der.

Bu yanıtı, kabul etmeyen Sultan’a da, aynı şekilde yalvarır. “ Sen ancak babam olabilirsin demiş,” ancak sonuçta evlenmiş. Ama asıl bilmen gereken , Sultan II Abdulhamit dönemin de, Harem cariyerlerle doluydu, koşular değişip, dışarıdan cariyeler in getirilmesi güçleşince, İstanbul ve çevresinde kız bulunması yoluna gidildi. Sonrası malum, bu gördüğün ayakta duran, Naciye Hanım. sürgünden yeni döndü. Burada yaşamıyor, bizi ziyerete gelmiş. Zaten Haremdeki kadınlarının bir çoğu kapıya konuldu. Bir kısmıda da burada;

– Arkan da, pencerenin önün de oturmuş ağlayan kim? yanındakiler de çok güzel ve gençler;

– Sultan V.Mehmet Reşad ın eşleri; Tahta çıktığın da altmışbeş yaşındaydı. Ağabeyi Sultan II Abdulhamit in kardeşi olurlar. Ayrıca II Abdulhamit, Sultan Reşat ı sürekli takip etirirdi ve gözleri mavi diye de, nazarından korkardı. Korktuğu için de onunla hiç görüşmezdi. Sultan Reşad iyi niyetli , yumuşak karakterli bir padişahtır. Bu sözüyle de tarihe geçti. “Bizde fukara olduk bulgur yiyoruz, olmuştur”.

-Yüzlerce hizmetkar, onlara ne oldu?

Çoğu ailesine akrabalarına sığındı. Yaşlı olanları ise, zabitler tarafından kapının önüne konuldu. Bir kısmı hala burada, bize hizmetlerini sürdüyorlar.-
-Salına salına yürüyen, çevresinde hizmetkarları olan Harem ağası mı?
-Evet, istiyerek bizimle kalanlar. Daha doğrusu gidecek yeri olmayan Harem ağaları, bazen sırrakadem basarlar. Musandıraya çıkmıştır deriz ,biliriz nerde olduklarını. Musandıraya çıkmak, Haremağalarına özgü ilginç bir adettir. Şöyle anlatayım, Haremağası kendisini yirmidört saat odaya kilitler, hapseder yani, başına gelenlerden dolayı ağlayıp sızlarmı, kafasını mı dinler, kendilerini rahatlatırlar mı, bilinmez Ama kimse onları arayıp sormaz, rahatsız etmez Odasından çıkan haremağası, hizmetindeki hanımlara, boyunlarında mavi kurdela bağlı birer hindi hediye gönderir. Bu da adetendir.

Bu ağalar çok uzak yerlerden ve mühtelif vasıtalarla saraya getirildiler. Bir ağanın tahsiline ve terbiyesine çok itina edilirdi. Bu şekilde aheste, aheste yürümeleri, nazik olmaları ve çok iyi sır saklamarı aldıkları eğitimden dir. Bir çoğu, bedenlerinin ve yüreklerinin erkek olduğunu hissederek yaşar . Dunyanın en seçkin ve güzel kızların bulunduğu bir dünyada, Haremde birlikte yaşayıp, aynı havayı solumak, onlara aşık olmak, coğunun verem hastalığına yakalanarak ölmesine neden oldu, Kısacası özgür bırakıldılar. Bir kısmı aşk yaşadıkları cariyeleri de yanlarına alıp gittiler. Evlenenlerin de olduğu söylenir.

Ayrıca Osmanlı imparatorluğun en kara bahtlı Padişahının, Vahideddin efendi olduğunu biliyor muydun? İstanbulu terkedince, kadınları devrik Padişahı hiç yalnız bırakmadılar. Hepsi onunla birlikte sürgündeydiler.İtalya da, parasızlık yüzünden yaşamları çekilmez hale gelmiş. Manava, kasaba, devlete, borçları birikmiş elektirikleri bile kesilmiş.

-Aklın nerede senin ; beni dinlemiyorsun.,

Neyse, taş ve çimin arasında, sıkışmış yüreğimin, bu saaten sonra senin çok işine yarayacağını düşünmüyorum zaten. Son olarak söyleyebileceğim tek şey, çaresizlikten daha tadsız bir şeyin olmadığıdır.

– Haklısınız biliyorum, insanın soluğunu kesiyor sanki…

Benisa Erdem
benisaadet@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s