Suzan Samancı ile röportaj

Suzan Samancı ile röportajdt0619_samanci1

RÖPORTAJI YAPAN: SİBEL ORAL/Taraf

Romanı yazma sürecinden başlayalım önce. Belleğinizde yer edinmiş bir hareket noktası mıydı Halepçe?

Acı hareket noktalarını tetikler. 1988 de Halepçe’de beş bini aşkın insan katledilmiş bir o kadarı da yaralı ve sakat kalmıştır. Nazi kampları, Hiroşima ve Nagazakiler nasıl belleklerden silinememişse Halepçe’de silinmemeli… dünya bu vahşete sessiz kaldı, sessiz kalışı adlandıracak sözcük bulmakta zorlanıyor insan… Bu nedenle yaşadığım coğrafya gerçekliğin önemini fazlasıyla dayatırken, bizleri yapılandıran güç, yaşanan acılardır elbette. Biliyorum ki rahatsızlık duyduğum gerçekleri dillendirmezsem, ona sahip çıkmazsam, kendime ihanetle birlikte, büyük bir yabancılaşmayı da yaşayacağım. Asıl yaratıcılık yaşanılanın özünde değil midir? İlk romanım(Metis 2004) “Korkunun Irmağı”ndayı iç ses tekniğiyle yazdım, daha doğrusu roman kendini öyle yazdırdı. İkili dil ve kültürde acı çeken, savaş ve şiddet ortamını yaşayan, baskı gören yazarların çoğu farkında olarak ya da olmayarak yakınlık duydukları tarzdır. James Coyce, Kafka ve Bilge Karasu’nun eserlerindeki içe dönüklük, simgesel ve soyut anlatım, yaralı bilinçler, mırıldanmalar, başkaldırılar ve özgürlüğe olan tutkuları boşuna değil… “Korkunun Irmağı”ndaki mitik dil, savaşın, ölümün ve korkunun kol gezdiği coğrafyada yaşadığım için şekillendi. Georges Bataille, “korkuyu hissetmeden, iç deneyim gerçekleşmez” diyor. Uç noktalardaki her türlü haller, duygu ve düşünceler, insanı farklı yolculuklara çıkarıyor. “Halepçe’den Gelen Sevgili “ aslında, “Reçine Kokuyordu Hêlîn” adlı kitabımdaki bir öykünün adı. Katliam sonrası, kafileler halinde, Türkiye sınırına dayanan, binlerce Kürdün, acısı görmezlikten gelindi. Bu acıyı yaşayanlar ilkin Diyarbakır’da Dicle nehri kıyısındaki çadırlara, sonra da, afet konutlarına yerleştirildi. Onları yakından tanıdık. Kendi acısının bilincine varmayan, onu dillendirmeyenlerin gerçek anlamda varoldukları söylenemez. Bir öyküyle başlayan “Hayır”, romana dönüştü. Yaratıcı eylem zaten “Hayır” dan doğmuyor mu? Halepçe içimde mayalanırken, Süleymaniye’deki “Festivala Gelawej” e davet edildiğimde, o coğrafyayı gezdim. O anı yaşayanlarla konuştum. Çok şey yetersiz kalıyor yaşananları anlatmaya… Delila’nın Zeyenep’in, Roni’nin acısı aynı zamanda hepimizin acısıdır ve her roman ister istemez kendi toplumunun sesi olduğu gibı, yazılanlar da hiç bir zaman rastlantısal değidir.halepcedengelensevgili

Romanı okurken acı çeken bir Delila vardı, Zeynep vardı, acı çeken bir kent vardı ama tüm bunların yanında tüm bunları acı çekerek yazan bir yazar gördüm…

Acının delici ve sorgulayıcı şiddetini yaşamayan var mıdır Diyarbakır’da Kürt illerinde ? Edebiyatın orijini de acıdır zaten. Bunu dile getirmek öylesine zor ki… Ne bilinçaltının karanlık odasında kıpırdayan, bastırılmış korkularımızın dolaylı ilişkisinden kurtuluruz, ne de yargıç rölünü elden bırakmayan, üstbenlikten. Kurgu yaparken ne üst benimin ayrımındayım ne de bilinçaltımın. İç dünyamın her türlü çatışmasının daha çok sezgisel ve kendiliğinden yansımasından yanayım; çünkü farkında olmadan anlatılanlarda estetik ağır basar.

Delila karakteriniz zihninizde yaratırken kendi çocukluğunuzun hangi köşelerinden beslendiniz?

İnsan yazarken her şey kendiliğinden kılık değiştirip farklı rollere bürünüyor, ya da unuttuğunu sandığın, önemsiz, küçücük ayrıntılar önemini dayatıyor; hiç bir şey unutulmuyor, geçmiş hep insanın ensesinde soluyor.

Çocukluğum, babamın görevi nedeniyle, Ankara, Nevşehir ve Diyarbakır’da geçti. Bir aylık yaz tatillerinde köye gelişlerimizin her anı belleğimde: Şeytan örümceği sıcağı delen içli uzun havalar, uçsuz bucaksız sarı tarlalar, gecenin karanlığında gelin gibi süzülen biçer döverler, buğday kümeleri, başakçı kadınlar, dam yatakları, dengbejler, söylenceler, Erivan Radyosu, köyü basan jandarmalar, kaçakçılar, sınır kavgaları… bulgur kaynatırken “kılam” söyleyen kadınlar, dedemin kayısı bahçesindeki kovanlar, arıların uğultusu, gün doğarken, duyulan tempolu yayık sesleri… Kürtçe bilmeyen, hep ağlayan köy öğretmenleri ve ebeler… sonra Şevbuhurklere alışmaları. Öğretmenlerle dost olma yarışına giren genç kızlar, hiç bitmeyen Mem û zin, Siyabend û Xece, Zembilfiroş masalları… Diyarbakır’ın uzun yaz geceleri ve bağ evleri, geniş avlulu evlerdeki şıpıdık terlik sesleri, karpuz ve kahve kokusu, bohçacı kadınların bohçasından akan renkli kumaşlar, incik boncuklar ve akşamüstü başlayan telaş, yazlık sinemalar, şık kadınlar ve faytonlar… evimize doluşan öğrenciler, elden ele dolaşan Mehmed Emin Bozarslan’ın “Mem û Zin” çevirisi… kapının aralığından onları izliyorum en çok duyduğum sözcükler: “Sıkıyönetim, sınır ötesi, Deniz Gezmiş… çocuk ellerim, İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’nun Düzeni” karıştırıp duruyor…

Ankara’nın geniş ve ışıklı caddeleri, gecekondular, kara trenler… çeşme başında, ağız şamatası yapan kadınlar, akşamüstü çayları, dedikodular…

Ve Neveşehir’in o taş evleri, derin tandırları binbir kokulu kilerleri, erişte, yufka açmak için bir araya gelen al yanaklaı tombul kadınların dört gözle eşlerini bekleyişleri… o yalnız ve çaresiz kadınlar Almanya’daki eşlerine mektup yazdırırlardı. Sonra , “Essahtan Kürt müsünüz, osssun onlarda bir insan” dediklerinde, ötekiliğimi hissederdim.

Katliamın ve sonrasında yaşananların okurda böylesi bir etki bırakmasını sizin şiirsel dilinize bağlamak istiyorum. Sanki kendiliğinden akmış gibi satırlar…

Yazma düşünce ile başlayıp, yaratım ile sonsuzluk yolculuğuna çıkıyorsa, her yazar yaşadığı gerçeklikten beslenir, bu gerçekliğin ortasına dalarak, izlek oluşturur. Belki de acıdır, akıcılık kazandıran. Dildeki şiirsellik, edebiyata şiirle başlamamın ve hâlâ şiirle olan bağımı sürdürmeye çalışmamdır. Her insanın nasıl farklı sesi ve farklı yüzü varsa, her yazarında, kendine ait yazınsal dokusu ve sesi oluşuyor; bu oluşumda, yaşadığı coğrafya, toplum, düşünsel tercihlik ve adlandırılamayan her türlü etkileşim. Yaşar Kemal’in bir paragrafını görür görmez tanırsınız. Virginia Woolf ve Dostoyevski’nin de…

Biz aslında sizi önceleri öykülerinizden tanıyorduk. Normalde önce öykü sonra roman gibi bir kanı vardır nedense. Siz ne düşünüyorsunuz?

Seksenli yıllarda dergilerde yayınlanan şiirlerimden sonra öyküye yöneldim. İlkin şiir, sonra öykü ve roman diye sıralamanın , şiire ve öyküye haksızlık olduğunu düşünüyorum. İlk başlangıçlar bir giz gibidir, hiç şiir yazmadan roman ve öyküyle başlayanlar, ya da direk romanla başlayanlar var. Roman yazacağım diye bir savım olmadı, kendiliğinden gelişen bir serüven diyebilrim. Bir ses, bir yüz, bir film karesi, bir öykü ya da roman yazmaya neden olabilir. Aslında şiir ve öykü yazmak daha zordur. Koskoca dünyaları, iki üç sayfaya sığdırıp usta işi öyküler yazmak hiç de kolay değil, büyük ustalık ve dil bilinci gerekiyor, öyleki bir bağlaç ya da yinelenen bir sözcük bile sırıtır. Öyküde istediğiniz gibi cirit atamazsınız,roman uzun solukludur, stresi çoktur,ama gevezelik edebilirsiniz. İyi okur, dil çöplüğü , şişkin romanları anlar, anlamayanlar bu çöplükte gezinir… ne yazık ki son dönemlerde kolay okunur pembe romanlar listelerin başını oluşturuyor, bu tercih ediş, yaşadığımız toplumun düzeyini belirlemiyor mu? Sanat, geçmişin üzerine, yeniyi kuran, yükselen basamaklar düzeniyse, bu basamaklarda sıçramaların olması, hayata bakış ve algılayış sürecindeki dönüşümlerin olması kaçınılmazdır.

Politik duruşunuz edebiyatınıza yeterince sert yansıdığını düşünüyor musunuz? (ya da sizce yansıması gerekiyor mu?)

Politik olmayan insan var mıdır? Tahrip olan, olağanüstü hallerin, savaşın ve her türlü insan hak ve ihlallerin yaşandığı bir çoğrafyada yaşamak, bıçağın ucunda yürümek demektir. Böylesi ortamda politik değilim ya da tarafsızım diyenler, çıkarları için susanlardır. Yaşanan bu sürecin edebiyata yansıması bir çok handikapı da bereberinde getirebilir. “An- ı” yazmak isterken, güncelin keskinliğinde boğulma tehlikesine götürebilir. Gerçekliğin göz kamaştırıcı, acı meyvelerine uzanırken, estetik ormanında yeterince gezinmeyi unutturabilir;çünkü gerçekliği artistik imegelere dönüştürme çabası, güçlü, iyi ve güzel romanın temelidir. Rus ve Fransız devrim öncesi ve sonrası yazılan eserler derinliğini ve güçlülüğünü bu çatışmadan ve gerçeklikten almıyorlar mı? Çatışmaların, çelişkilerin ve büyük olayların yaşandığı yerlerden büyük sanatçılar çıkar. Dostoyevskiler, Tolstoylar, Balzaclar, Proustlar, Hugolar, Çehovlar değil mi asıl tarihçiler? Tarih yalan söyleyebilir, ama roman karakterleri yalan söyleyemez, çünkü eğrisiyle, doğrusuyla, iyiliği ve kötülüğüyle yaşadığı çağın bağrında şekillenmiştir.

Genel olarak bakarsak romanlarla tarihimizle hesaplaşabiliyor muyuz, yoksa unutkan bir toplum olmaya çok mu alıştık?

Romanlarla, tarih ve geçmişle hesaplaşma durumunun olması için, özgür, kendini korkusuzca ifade edebilen, farklıklara tahammül bilinci olan, bir toplumun oluşumu söz konusu, Türkiye geçmişi ve yakın tarihiyle, bundan çok uzaksa, hesaplaşmanın da romanlara yansımasını göremeyiz. Türkiye tarihi, baskı, işkence, yasaklar , dabeler ve savaş tarihidir. On iki martın ve eylülün ve hatta yaşanan bu savaşın yeterince sanata yansıdığı söylenebilir mi? Gerçekleri dile getiren yazar, aydın ve sanatçıların başlarına neler geldiği çok iyi biliniyor… Sabahattın Ali , Musa Anter ve Hırant Dinkler neden öldürüldü? Bedirxaniler,Nazım, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya neden sürgündeydiler…Yönetmek, bölmek hatta aydınların bilinçlerini dumura uğratmak için her türlü oyunlar oynanıyor. Unutturmak: kendine yabancılaşma ve hiçlik olduğundan,değil mi bunca baskı ve yok edişler… eleştirel bilinçten yoksun, görmeyen, dile getiremeyen, güdülen bir toplum yaratılmak isteniyor. Şefleri selamlayan, devlete baba diyen, zavallı ve insanlıktan çıkmış, kollektif bilincin bahçesinde uyuklayan, robotlar hedefleniyor. Türkiye geçmişiyle hesaplaşıp, kendi iç dinamiklerini kullanabilseydi, sanatıyla, felsefesiyle, siyasal ve ekonok yapısıyla bu gün çok farklı bir ülke olabilirdi.

Arzu edilmeyi, seçilmeyi bekleyen, burunları kesilen, oraları dağlanan, sessizce öldürülen, recm cezasına çarptırılan, acının suskunluğunda boğulan kadınlarımız…” satırları açık bir yaradan akan iltihap gibi…

Seçme ve seçilme hakkından bu yana kadın nerede hâlâ? Bakın meclise, kültür ve sanat alanlarına, büyük sektörlerin yöneticilerine… binlerce yıllık bilinçaltını ve alışkanlıkları aşmak kolay değil… bir avuç gelişkin insanın varlığıyla avunmanın yanılsamasına düşmemek gerekiyor. Bir mal olmaktan kurtulabildi mi kadınlarımız? Okumuşuyla, okumamışıyla neden bunca şiddete uğruyorlar? İşte Ortadoğu! Burnu kesilen, dağlanan, kör kuyulara atılan kadınların seslerini duyan var mı? Şekillenen Kürdistan bölgesel yönetimi, iki eş ile evlenme yasasını kabul ettirmedi mi? Bir yandan kadın ile erkek omuz omuza dağda savaşıyor, peşmergelik yapıyor, öte yandan, kadını erkeğin yönetimine bağımlı kılarak ruhsal parçalanmışlığı ve aşağılanmayı yaşatıyor… gerçek anlamda aydınlanmayan ülkeler, bireyler gelişmiş kadınları sözde önemserler, aslında gelişmiş ve her şeyin farkında olan güçlü kadınlar kendini bulamamış, yterince aydınlanmamış yönetimlerin ve ziniyetlerin en büyük düşmanlarıdır….

Kürt edebiyatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Her ne kadar anadilimizle yazamasak da son yıllarda çıkan Kürtçe kitapları elimizden geldiği kadar izlemeye çalışıyoruz. Kürt öykü ve roman tarihi yenidir. Çekilen bu acılar, yazılmak için kendini dayatacak ve kim bilir neler yazılıp yaratılacak …

Kürtçe öykülerin içeriği Kürt halk tarihiyle yakından ilintilidir. Kürt halk tarihi, çiftçi, köylü, ve diğer koşullar altında çalışan insanların mücadelesini, özgürlük mücadelesini, kadın sorununu, az gelişmişlik ve geri kalmışlık gibi konular işlenirken, platonik aşk, cinsellik, felsefik ve bilim kurgu gibi konular daha az işleniyor. İlk Kürt romanı “Şivanê Kurd” tür. (Kürt Çoban)

Folklorik destanın derin özelliğini taşıyan Ehmedê Xani, de 1651 de ünlü eseri “Memû Zin” i yaratarak Kürt edebiyatının temelini oluşturmuştur. Bunu 1707 de Pîramerd “Merivan’ın On iki Atlısı” ında geleneksel yaşamı ve savaş taktiğini dile getirmiştir. Rahim Qazi’nin “Peşmerge” romanı da Kürt edebiyatının önemli bir roman örneğidir.

Son dönemlerde ise Kürtçe öykü ve romanda önemli bir hareketlilik var. Her ne kadar emekleme dönemi olsa da yazılanların büyük bir altyapı oluşturacağı kesindir. Mehmed Uzun son dönemlerde adından çokça söz ettirmiş olsa da, sessiz sedasız iz bırakanların üretkenliği de oldukça sevindiricidir. Hesenê Metê, Remazan Alan, Fawaz Husên, Fırat Ceweri, Helîm Yusîv, Öyküde ve romanda, Malmisanij, Murat Ciwan, M. Emin Bozarslan,Rohat Alakom gibi daha adını sayamadığım bir çok yazar da Kürt Dili ve tarihine önemli katkıda bulunuyorlar.

Türk edebiyatından özellikle İstanbul’un önemi ne kadar büyükse Diyarbakır da hem Türk hem de Kürt edebiyatında çok önemli bir kent olabilir mi sizce?

Hep dile getirdiğim gibi, Diyarbakır bana varoluşumu sundu. İnsan yşadığı yöreyi yazar elbette, Yaşar Kemal Çukurova’yı,Virginia Woolf İngiltere’yi, Balzac, Paris’i Lawrence Durell, İskenderiye’yi, Fuantes, Meksika’yı yazdı.

Uygarlığın bağrından kopup gelen her kültür, her değer, her kent bir kazanımdır. Mezopotamya ve Anadolu uygarlığı, küçük seslerle anlatılacak uygarlık değil… Diyarbakır, tarihi ve geçmişiyle çok şeye tanıklık etmiş bir kent. Festivallere ve söyleşilere gelen sanatçı ve yazarlar, Diyarbakır’daki dinamizmi ve farklılığı hemen görürler. Kaşılaştıkları kalabalık, şaşırırtır, sorulan sorular karşısında terleyebilirler. Tarihine bakıldığında , çokça şairi, yazarı ve sanatçısının oluşu en güzel yanıt değil mi?

Uzun süre Diyarbakır’da yaşadıktan sonra –ki sizin için bu kadar önemli bir şehirken- şimdi başka bir ülkedesiniz. Şehir (Diyarbakır) arkanızdan geliyor mu?

Yaşamı bilinçle kavradığım olgunluk dönemim ve savaşın en çatışmalı döneminde, faili meçhullerin işlendiği, ölenlerin çetelesini tuttuğumuz, inin cinin sokaklarda top oynadığı yıllarda Diyarbakır’daydım. Diyarbakır insana çok şey öğretiyor, korkusuzluğu değil, cesareti çok iyi öğrenebilirsiniz Diyarbakır’da. Bir yıldır Diyarbakır ile Cenevre arasında mekik dokuyoruz. Gezmek, görmek, farklı yaşamlara tanıklık etmek insana çok şey sunuyor. 2001 de Almanya’da okuma turnesindeyken, Gunter Gras ile görüşmemiz olmuştu. Eşiyle ülke ülke dolaştıklarını, gitikleri ülkede uzun süre kalarak o ülkeyi yakından tanımanın yazınsal serüvenine çok şey kattığını söylemişti.

Romanınızdaki kahramanlarınız sizin izinizi sürüyor sanki. Diyarbakır ve Cenevre mesela…

Kahramanlar uzaydan gelmiyor, gerçeklik ile düşün çatışmasından doğduklarına göre, bu benim, sizsiniz, o, bu ve şudur. Bazılarını iyi tanırım, bazılarını hiç, bazılarını da tanımayı özlerim. Dostoyevski’nin kahramanları kimlerdi, Flaubert, “Emma Bovary, benim “ diyordu. Yazar hem yarattığı karakteridir hem de değildir. Cenevre’yi tanımam romanı bu boyuta taşıdı. Yıllar önce Kundera’nın “Var olmanın Dayanılmaz Hafifliği”deki kahramanları Cenevre ve Neuchatel’de görünüp kayboluşlarını anımsarken, bir çok aydına, yazara ev sahipliği de yapan Cenevre küçük, ama önemi büyük, büyülü kent.

Kitaplarınıza pekçok dilde okumak mümkün. Kürtçe yazmayı düşündünüz mü?

Özgürleşen toplumlar anadilde eğitim görenler ve dillerini koruyanlar olmuştur; dil varoluştur. Dil konuşuldukça, düşünüldükçe, yazıldıkça doğurganlaşıp, esneklik kazanır

Kürtçe yazamıyorsam bunun suçlusu ben değilim. Dağlara taşlara, hapishane duvarlarına “Konuş konuş Türkçe çok konuş!” diye yazanlar ve Kürtçe’yi yok etmek için uğraşanlar utansın! Kürtçem halk dili yeterliliğinde, roman ve öykü yazacak kadar yetkin değilim henüz. Edebi ve entellektüel bir dil edinmek kolay değil, yaratıcılığa zorlayıcılığın nefesi karıştığında o nefes kendine ait özgürlüğü yitirdiği gibi, dile de en büyük ihanettir. Kürtçe okuyorum, kısa öykü yazma denemelerim var, ama roman yazacak gücüm yok henüz…

Kitaplarım farklı dillere çevrildi, en acı olan da insanın kendi anadiline çevrilmesi…Türkçe’nin bahçesinde meyve versek de, meyvemiz egzotiktir, aşılıdır.Elma bahçesinde ‘mango’ yuz. Etli kısmı Türkçeyse, çekirdeği Kürtçe’dir. O sertlik realitedir, o realiteyi güçlü düşlerde erittiğimizde, insanlığın ortak dili olan sanatın sesine karışırız. Çiçeklerimizin özsuyunda ve polenlerde çekilen acılar gizlidir. Şüphesiz sağlıklı birey olabilmenin ilk koşulu anadilini özgürce kullanabilmektir.

4 Ekim 2010/Taraf

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s