‘Nefes’e başka bir bakış: Nefes alamayanlar

‘Nefes’e başka bir bakış: Nefes alamayanlar

PINAR ÖĞÜNÇ/radikal

Biz baskıya girerken bir önceki haftanın istatistiğine sahiptik, ‘Nefes’ filmi gişede zıplayarak 1 milyon 560 bin 603 izleyici sayısına ulaşmıştı. Yönetmenliğini Levent Semerci’nin yaptığı film çok tartışıldı. İlk kez kafası karışık bir rütbeli göstererek bir zihniyet devriminin işaretçisi miydi, tamamen antimilitarist miydi, sıkıntıdan patlatan uzun bir klip miydi?
‘Nefes’, Hakan Evrensel’in 1991’de Van’ın Çatak ilçesindeki Kato Dağı’nda bir mağarada tutmaya başladığı günlüklerden çıkış noktasını bulan ‘Güneydoğudan Öyküler’ serisine dayanıyor. ‘Bu işte bir terslik var’ diyerek askerliği bırakan Evrensel’in, 600 sayfaya yaklaşan külliyatında çok çarpıcı belgesel hikâyeler var. Sayfalarca konserve açmanın nasıl bir dert olduğunu, postalların hayatlarında ne manaya geldiğini anlatıyor isimsiz askerler; en çatışmasız, en gündelik detaylarda yaşanan güçlük, verilen fedakârlık inanılmaz geliyor, içiniz eziliyor. Hayat-memat ikileminde çok daha fazlası var. Evrensel’in de, görüştüğü diğer rütbeli/rütbesiz askerlerin de en fazla içini burkan bu belki de; onlarca yıl, binlerce ölü ve kimse ağırlığınca, derinliğince bilmiyor yaşananları. Evet, haklılar da…
Şahsen filmden karışık hislerle çıktım. İsminde ‘Vatan sağolsun’ geçmeseydi İlker Başbuğ’a uzanan bir kitlenin o kadar bağrına basmayacağını hissettim, sadece bir tarafın insanileştirilmesinden mülhem bir denge olamayacağını düşündüm, iyi bir savaş filmi kendiliğinden antimilitarist bir film olabilir mi ümidine kapıldım. Ve aklıma, bu filmi asla izlemeyecek, fikri ve hissi nedenlerle kaldıramayacak olanlar geldi. Çocuğunu bu savaşta kaybetmiş hangi Türk, hangi Kürt annesini sokabilirsiniz ‘Nefes’e? Anneleri eledim.
Önce 90’lardan sağ çıkabilmiş, kolunu, bacağını değil ama içinden başka şeyler kaybetmiş bir dağ komandosuyla, bir gaziyle konuştum. Evrensel’in kitabından öğrendiğim bir sürü detay onu şaşırttı mesela. Ondan dinlediğim kadın gerilla hikâyelerini filmle birleştirdiğimde, eski PKK gerillası, yeni barış elçisi Gülten Uçar’ın peşine düştüm. Çok kolay bir taraf olabilecekken bambaşka bir taraf olmayı seçmiş vicdani retçi Halil Savda’yla konuştum sonra.
Konumuz biraz ‘Nefes’, biraz değil; türlü sebeplerden nefes alamayanlar ama…

‘Savaş böyle kazanılmaz diyebilmek önemli’
Gülten Uçar, 1999’da gelen ilk barış grubundan; dağdan inen sekiz kişiden biri. Altı yıl cezaevinde yattıktan sonra Türkiye Barış Meclisi’nde görev almaya başladı. Meclisin de, Uçar’ın da emeli ‘Türkiye sorunu’ dediği Türk-Kürt meselesine demokratik yollarla çözüm bulabilmek…

İlk konuştuğumuzda filmi izlemeyeceğinizi söylemiştiniz ama fikir değiştirmişsiniz…

İzleyip konuşmak daha anlamlı geldi. Ayrıca karşıt görüş de olsa, anlamak istiyorsam tanımak isterim. Şunu söylemem lazım, bu militarist bir film. Ama savaşın böyle kazanılamayacağı cümlesi önemli. Gösterdiği gerçekten ağır bir psikoloji. O karakol baskınından sonra sağ kalmışsa, sonraki yaşamı tamamen bir travma olacaktır. En fazla 20’sinde gencecik çocuklar, tamamında her an ölüm psikolojisini yaşıyor. Nereden baskın gelebilir, nereden kurşun gelebilir?

Sizin iyi bildiğiniz diğer tarafta da aynı psikoloji var. Ölüm hissiyle yakın yaşamak insanı nasıl yapıyor?

Dağdaki gerillayla askerin psikolojisi çok farklı. Düz bakıldığında ikisi de asker. Fakat dağda yaşam savaştan ibaret değil, bir sosyal hayat da var. Bir gazeteci gidip kadın gerillalarla sohbet etmişti. Arkadaşlar Sezen Aksu’nun son kasetini dinleyip dinlemediğini sormuştu. Gazeteci dinlememişti daha ama kadınlar biliyordu. Bir de tabii gidiş farklı. Askerlik bir zorunluluk. Vicdani retçilerin durumu ortada. Yani Çatışma olabilir ama asker kadar her an ölüm düşüncesi yok.

Siz liseden sonra dağa çıktınız. Nasıl oluyor bu kararı verme süreci?

Ben Adıyamanlıyım; sıcak savaşın yaşanmadığı bir yerdir. Mücadeleyle tanışmamız daha çok kitaplar üzerinden oldu; basın, televizyon üzerinden… Aslında çok Kürtlük bilinciyle büyütülmedik, bizdeki Türk-Kürt değil, Alevi-Sünni çelişkisidir. Bir de ben öyle diyorum, Alevilerde muhaliflik biraz genetiktir. Sosyal anlamda biraz daha bağımsız, kadın-erkek anlamında daha eşitlikçi bir ortamda büyüdüm, bunun verdiği bir özgüven vardı.

Aileden dağda olan var mıydı?

Bizimki büyük bir aşirettir ama Şırnak’taki aşiret yapılanmasına benzemez, ben ilktim. Ailem siyasetle ilgilendiğimizi duymuştu. “Yapma” dediklerinde “Tamam” diyorduk, katılana kadar haberleri olmadı. Bir gözaltı sürecim olmuştu, aileme isim benzerliğinden yanlışlıkla gözaltına alındığımı söylemiştim. Aile köydeydi, biz merkezde okuyorduk, öyle sıkı bir denetleme durumu söz konusu değildi.

Sonra hiç bağlantınız oldu mu?

Hayır. 99’da gelene kadar yaşayıp yaşamadığımdan haberdar değillerdi. PKK’ye katıldığımı öğrenmişlerdi tabii. Hatta Emniyet’ten “Kızınız Diyarbakır’da şehit düştü, gelin cenazesini alın” da demişler ama bizimkiler kanmamış.

Genelde sıfır bağlantı mıdır aileyle?

Bulunduğumuz koşullar itibarıyla öyleydi. 99’dan sonra aileler gidip çocuklarını ziyaret bile edebildiler, haberleşme olanağı arttı. Ya da biri şehit düştüğünde doğrudan ailesine bildirme durumları oluyordu.

Önce teorik olarak bilinçlenerek bu kararı almışsınız. Dağa dair beklentiniz neydi, ne buldunuz?

Teorik bilinç olsa da, hayalperest yanlarımız vardı. İlk Diyarbakır kırsalına gittim. Sonuçta dağda yaşadıklarını biliyoruz ama daha zorlu koşullar bekliyordum. Sürekli karda yaşanıyor diye düşünüyordum ama kış koşullarında yerin altında sığınaklarda yaşandığını gördüm. Çayıyla, sigarasıyla, romantik bir devrimci modeli vardır kafamızda. Gördüğüm epey farklı geldi. Mesela beslenme düzeyinin öyle olabileceğini beklemiyordum. Bizde kışın ağırlıklı olarak kurutulmuş sebze kullanılır, konserve kültürü yoktur. Ben mesela taze sebze gördüğümde ‘Dağda nasıl olabilir’ diye çok şaşırmıştım; konserveymiş… Yaşam olarak da önce çok dar geliyor. İnsan alışan bir varlık. Belki her gün bir çiçeği görüyorsun ama her gün farklı bir bakışla bakıyorsun. Alışıyorsun, artık orası evin gibi oluyor.

Sizin tam göreviniz neydi?

Ağırlıklı olarak eğitim kısmında yer aldım. Diyarbakır kırsalında kısa kaldım, sonra Yunanistan, Suriye ve Irak Kürdistan’ına geçtim.

Eğitim kısmında yer alan biri sıcak çatışmaya katılmaz mı?

Bulunmaz değil, ama bizim 99’da gelmemiz de o yüzdendi; sıcak çatışmaya katılmamış olmamız…

99’da Barış Grubu’yla gelmemiş olsaydınız bugün nerede olurdunuz?

Bilmiyorum, dağda olmasam da mücadelenin içinde olurdum.

‘Nefes’te de önemli bulduğunuz ‘Bu savaş böyle kazanılmaz’ cümlesi için ne diyorsunuz, sizin açınızdan bu savaş böyle kazanılabilir mi?

Böyle kazanılmayacağı 30 yılda ortaya çıkmıştır. 99’da biz geldiğimizde verdiğimiz mesaj da buydu. Ölümü göze alarak geldik, en iyi ihtimalle cezaevine girecektik, girdik de…

En kötü ihtimal olarak ne geçiyordu aklınızdan?

Çatışma süsü verilebilirdi mesela. Altı yıla yakın cezaevinde kaldım sonra.

1999 niye son olamadı? 2009 olabilir mi?

99 kaçırılan bir fırsattır. Bu 10 yıl, 10 bin cana mal olmayabilirdi. Kayıpların artması ortaklaşmayı güçleştiriyor. Ben her şeye rağmen umutluyum, en azından geri dönülemez bir durumdayız. Artık kimse Kürt sorunu yoktur diyemez.

Siz daha sakin karşılanmıştınız. Bu 10 yıl neyi değiştirdi de çok eleştirilen o coşku çıktı ortaya?

Biz de sakin girmemiştik, sadece savaşan taraflar arasında gerçekleşen bir durumdu. Şu anki grup resmi olarak girdi sınırdan. Bu 10 yılda halkın barışa özlemi gerçekten çok artmış; o coşkuyu buna bağlıyorum. Bir oğlunu şehit veren anne ikinciyi vermek istemiyor.

O coşkulu girişe en fazla tepki duyanlar da Türk şehit yakınları oldu. ‘Çocuklarımız boşa mı öldü’ diyenlere hiç empati duymuyor musunuz?

Duyuyorum, annelik apayrı bir şey. Bu temel bir çelişkidir, sordukları soru da çok yerindedir. İki tarafın sorusu ortak aslında, sorumlu kimdir? Devlettir.

Türk şehit anneleri ‘Vatan sağolsun’ der, Kürt anneleri ‘PKK sağolsun’ der mi?

Gerçekten hiçbir anne ‘PKK sağolsun’ dememiştir. Özellikle 99’dan sonra bakın, bütün Kürt annelerinin ağzından ‘Ben çocuğumu kaybettim, artık barış olsun’ çıkar. Biliyorum çok zor ama Türk anneleri de biraz vicdanının sesini dinlese, onların da ilk söyleyeceği barış olacak.

‘Buradan bakan anlamaz, dağda cinsel hayat yoktur’

Dağda kadın-erkek eşit mi gerçekten? Mesela yemekleri kim yapıyor?

Özgürlük temelli bir yaşamdan söz ediyorsak bunun mücadelesi orada da sürüyor. Kimse evinden devrimci gitmedi, bu toplumun içinden çıktı. İstenen düzeyde midir? Hayır, sonuçta bu bir sistem sorunu. Ama mutfağa tam tersine erkekler girer, onu söyleyeyim. PKK önderliği bu konuda nettir. Kampta kadınlar, erkekler ayrıdır. Koşullar gereği bir arada olduklarında da sırayla görülür işler. Savaşta beraber, yaşamda ayrı yani. 93’te bir kadın ordusu geliştirildi. Sonuçta eşitsizlik varsa, bunu gidermek için böyle bir karar alınır.

Bu kadını erkekleştiren bir bakış açısı değil mi? Regl ağrısı çeken bir kadının ıstırabı, dağda karşılık bulur mu mesela?

Kesinlikle, kadının özgünlüğü dikkate alınır. Öyle bir acısı olan kadının bir eyleme katılması söz konusu olmaz.

Filmde de buna gönderme yapan sahne var, bir süredir Serdar Turgut’un dağda seks kölesi fantezileriyle de uğraşıyoruz. Dağda seks köleleri var mı?

Sonuçta kadınla erkeğin bir arada olduğu dağ koşulları, buradan bakanı öyle düşündürtebiliyor. Ama oraya giden kadın zaten böyle bir şey olmayacağını bilir. Yüksek bir amacı vardır çünkü. Orada cinsel hayat yoktur, insanlar kendilerini terbiye edebiliyor, dönüştürebiliyor.

Bu gerçekçi gelmiyor, doğal gelmiyor… Bu katı bir örgüt kuralı mıdır?

Hâlâ var mı bilmiyorum, ele geçen birçok kadın arkadaşa bekâret kontrolü yapılıyordu. Biz geldiğimizde yapılmadı. Dışarıdan bakanın anlaması çok zor, ama öyle. Sonuçta hoşlanma, beğenme temelinde demiyorum. Katılırken sevgili olanlar da var. Orada yaşam amacın farklı olduğundan, kendini ona göre biçimlendirdiğinde bir erkeğe bakarken cinsellik aklına gelmiyor ya da tersi. Zaten böyle olaylar yaşandığında, yaşanacağında orada kalınmıyor. Osman Öcalan medyatiktir, bu nedenden ayrıldı örneğin.

Filmde komutan, yakalanan yaralı bir kadın PKK’lıya, Doktor kod adlı PKK komutanını kast ederek “Seni s.kiyor muydu?” diye soruyor. Bu sahneyi izlerken ne hissettiniz?

Neredeyse elleriyle boğazlıyor bir de o sahnede, o kin dehşete düşürdü beni. Biraz ağır olacak ama birçok kısmını işkencedeymişim gibi seyrettim filmin.

‘Orada Allah yok, bayrak yok, devlet yok’
O ‘Nefes’i izlemeyi reddediyor, çünkü yaşadıklarını hatırlamaktan korkuyor. 1995-97 arası askerliğini malum bölgede özel operasyon birliğinde yapan, Ankara’nın doğusunu ilk kez bu vesileyle gören bir gazi, dağda hayatı, sağ kalanların nasıl döndüğünü anlatıyor. Bunlar filmde yok

Yağmurlu bir akşamdı, yeryüzünde bir kadının bir erkekten dinleyebileceği en uzun askerlik anısını dinledim; dört saat mi, beş saat mi? ‘Hoca bana taktı’ makamından aksi komutan meselleri yoktu anlattıklarında ya da o koğuş dışında asla kimseye komik gelmeyecek tertip şakalarını sıralamadı. Hatta konuşmak bile istemedi başta; “Boşver” dedi, “Zaten bizim dönemden birini zor bulursun anlatacak.” Velhasıl ikna ettim, çöktük bir masaya. Bir küçük not defteriyle, zihnim kayıt cihazı; fazlası yok.

Adını yazmamaya söz verdim, zaten önemi var mı Ahmet’in, Mehmet’in… 1995’le 97 arasında bir dağ komandosu olduğunu bilin sadece. Deyin ki Hakkari’de geçti 15 ayı ya da Siirt’e, Tunceli’ye bağlı bir köyde.

‘Nefes’i izlemeyi reddediyordu, göreceğinden, hatırlayacaklarından korkuyordu. “Zaten bu filmleri, dizileri yazanların çatışma denen şeye dair fikirleri yok” dedi önce. Bir dizide kafasında kırmızı bandanalı bir operasyon ‘Rambo’su görüp güldüğünü anlattı. Renkli bir şey asla giyilmeyeceğini, rütbelilerin yıldızlarının bile parlamasın diye siyah olduğunu, parlamasın diye saat, hatta künye bile takılmadığını söyledi. Muntazam sakal tıraşıymış, tam takım üniformaymış; beyhude dertler orada, dağda…

‘Mesela ben öldüm’

En başından başlamak için eğitim faslına döndük. Hep birlikte koşarken ‘Doğu Apo’ya mezar olacak’ diye bağıran bir tabur asker… Hayatında Ankara’nın doğusuna gitmemiş, şaka değil. Piyadeler çekirdek çitlerken, sonradan operasyon birliğine dahil olacaklar yerlerde sürünüyor, bir buçuk dakikada sakalından penis kılına kadar vücudundaki bütün kılları temizlemeyi öğreniyor. Bedelli Ayşeciklerinkine benzemiyormuş eğitim… Birasından yudum alıp bana G3’leri, ‘kara yılan’ denen MG3’leri, biksileri, keleşleri anlatışında, onları ona anlatanın ses tonu var gibi. Aradan 14 sene geçmiş…

Bulunduğu tarihte örgütün en iyi ‘gerillalarını’ yolladığı bir bölgeye gidecek; o da seçilen en iyiler arasında bilmeden. PKK yerine hep ‘örgüt’ diyor. Etrafındaki herkes PeKaKa derken, PeKeKe diyen köy halkını çok sevmiş çünkü. Çok işlerini de yapmış, yollarına asfalt bile dökmüşler. Gözleri dolar gibi anlatıyor gittiği daha ilk aylarda uçurtması yüksek gerilim hattına takılarak ölen 12 yaşındaki çocuğun hikâyesini. Halkın verdiği hiçbir şeyi yememeleri, içmemeleri gerekiyor bir asal eğitim kaidesine göre. Çocuğun annesi mevziye kadar gelip “Kaç kişisiniz?” diye sorunca, asker başı helva, ekmek ve elmadan oluşan cenaze yemeği taşıyınca sonra, hepsi yemişler oysa ki. Bu duyulmasın diye mi ismini vermek istemiyor?

“Gündüz hiçbir şey olmaz, ne varsa gece” diyor. Gündüz yanak aldığı çocukların anneleriyle hoşbeşte babasını sorunca bir sessizlik oluyorsa, ne anlama geldiğini biliyor. Gündüzleri çocuklarla, geceleri babalarıyla geçiyor. Rutin bu.

“İsteyen istediğini atsın, ilk çatışmada kafamı kaldıramadım yerden. Elimi kıpırdatamadım. Toprak oyulsun içine gireyim istedim hatta…” diyen bir adam. Neyi hızlı geçerse, ben de hızlı geçiyorum. “Kelle almak denir, öyle kolay değildir, üç tane öldürdüm, beş tane öldürdüm diyene aldanma” diyor. Bir, kullandıkları silahların menzilleri bunu bilmeye olanak vermiyor. İki, “Kelle alanı, aldığı o kadar net olanı tutmazlar, askerliği biter” diyor. 90’ların başından kesik kulak, tankların üzerinde gezdirilen kesik baş hikâyeleri anlatıyor. Operasyon sonrası ortada ölü bırakılmama kararından söz ederken, “Mesela ben öldüm”ü fazla rahat kullanıyor.

‘Tırnak makası mühimdir’

Askerler birbirine zimmetli; nasıl yazılır bilemem, ‘badi’ diyor biri diğerine. Badinin dertlerinden sen sorumlusun, o ölse en ufak not parçasına kadar toplayıp ailesine teslim etmek senin işin. “Tırnak makası mühimdir aile için”i fazla sakin söylüyor, bir ölünün tırnak makası canlanıyor gözünüzün önünde. Ağır eğitimleri sayesinde, savunma tipi kerpiç karakollara, teçhizat sıkıntılarına ve bir şehirlinin asla tahayyül edemeyeceği tabiata rağmen komandonun zaiyatı hep daha az… Az dediği, dört kişi, birilerinin badisi dört genç adam… Sonra bana bir soru: “Sen Teşvikiye Camii’nden kalkan bir şehit cenazesi gördün mü? Nasıl oluyor da zenginlerin çocukları ölmüyor?”

En munis adamın o 15 ay içinde tozuttuğuna, en mümininin ana avrat düz gitmeden konuşamayana dönüşüne şahit olmuş bir adam karşımdaki. Bir rütbelinin yeni gelenlere, “Siz şehit olursanız ananız ne der?” sorusu da aynı dönemde kulağına gelmiş. ‘Nefes’in ilk sahnesini hatırlatabilir belki. Sırayla “Vatan sağolsun der komutanım” geliyor bir bir. “Siz ölürseniz vatanın neresi sağ olacak!” diye bağırışı sonra… Araya giren anekdotları özetler gibi dökülüyor: “Ben sana söyleyeyim; orada Allah yok, bayrak yok, devlet yok. Sadece dibindeki arkadaşın var.” Devletin, bayrağın, Allah’ın olmadığı, sadece yanındaki için basbayağı ölünebilen bir savaşı ben buradan anlayabilir miyim? Sadece yanındaki için yapılan bir savaş… Ne için ne yaptığını unuttuğun bir savaş. Kendini unuttuğun hatta… Kendisi atlıyor: “Şimdi düşünüyorum, bir hafta bile süreni vardı ama bir operasyonda bile sıçtığımı hatırlamıyorum” diyor. Bildiğiniz tuvalet manasında… Usandıkları barbunya konservesini de içlerine kilitleyen bir tutulma…

Sağ kalabildiklerinde, hayatta iki erkeğin zor yapacağı erken boşalma muhabbeti, paylaşılan tek sigara, özel günlerde kıyak çekilen bir karton Marlboro, tek lüks olan kangal sucuk değil, sadece o arkadaşları için yaptığı, muhtemelen bütün hayatını etkileyen şeyler var; burada anamam. Sırf genç adamların birbirine sadakati üzerinden bir zimmet sistemiyle 30 yıl sürebilen bir savaşı anlayabilir miyim peki?

‘İki bardak da bize ekleyin’

Gündüz telsizlerden sürüyor psikolojik savaş. Doktor Baran’lar, Zilan’lar, Mizgin’lerle başka bir tür tanışlık… Uyduruk bir çaydanlıkta kar suyuyla demlenmiş çay bardaklara boşalırken, telsizden “İki bardak da bize ekleyin” denmesi mesela… Kimin, ne kadar yakın olduğunu bilememek, gece neler olacağını tahayyül edememek… “Anlatılanlara bakma, öldürmek zor bir şey” diyor atlayarak… Tansu Çiller’in “Bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de şereflidir” Susurluk beyanını karakol televizyonundan dinlemiş bir adam. Küfürleri mecburen kesiyorum.

Kas yapıları itibarıyla kanas kullanan kadınlar… Operasyonda hafif yaralı yakalanan bir kadının ağlama krizi, sigara uzatışı, paketini verişi… Meyve suyu kutusunun tepesini kesince, al sana çay bardağı… Helikopterlerden atılan ‘Teslim ol’ yazılı broşürler… Ne kadar ironik ki Türkçe yazıyor PKK adresli çağrılar. PKK-uyuşturucu trafiği hikâyeleri… Örgütün ortada bıraktığı ölüleri, örgüte Çekiç Güç dopingi, örgütün halka dağıttığı ‘kimlik’ kâğıtları, ‘ya bizdensin ya onlardan’ sıkıştırmaları… Askerlik bir şekilde bitiyor, bir de sonrası var.

‘Vietnam gazileri gibi çılgın partiler yapamıyoruz maalesef’

Terhis olduktan sonra en yakın şehrin otogarını unutamıyor, bir de İstanbul’a geldiğinde 20 yıldır oturduğu evini bulamayışını… “Haydi baba, her şey için sağol, der gibi bıraktılar bizi. Sonra bir Allah’ın kulu aramadı, kafayı kırdım mı ne yaptım diye. Ben kafayı kırmadıysam bir tank antenini kırıp taktığım radyo yüzündendir” diyor. Dört gün sonranın gazetelerini, seri ilanlarına kadar, defalarca okumuş bir de…

Eğitimlerindeki bir kalıp, yeri geldiğinde vals yapıp, yeri geldiğinde ölüm makinesine dönüşebilmek… Döndüğünde başka bir tür adalet duygusuyla tanışmış kendinde, “Duvarın üzerinde bir kedi görsen bile, kaç metre bakmadan, kendini düşünmeden, şuursuzca tırmanıyorsun mesela. Bir de daha sabırlı bir adam oluyorsun. Biri kız arkadaşına laf mı attı, eskiden girersin, ya dayak yersin, ya atarsın. Şimdi o adamı silahsız, trak diye öldürebileceğimi biliyorum, ‘Bir git…’ diyorum…”

Daha önce hayatında bir arkadaşı Kürt mü, Türk mü düşünme gereği duymamış bir adam, karşımda Allahsız, devletsiz ve bayraksız döndüğünü söylüyor. Habur’dan giren son Barış Grubu’nun karşılanma şekli içine dokunmuş, “Olmaz, boşuna mı öldü onca insan…” diye girerken, saatleri açılım lafının geçmediği altı ay öncesine almayı teklif edip aynı soruyu soruyorum ona. “Çok fena ama bence boşuna öldü” diyor, “Yapılacak tek bir şey var, o da toprak reformu. İsterse o kanlı olsun, balyozla olsun…”

Nerede askerlik yaptığını söyleyince, ‘Bu kesin orada kafayı kırmıştır’ diye işe alınmadığı vaki. Dönem arkadaşlarından hiçbiriyle, bilerek görüşmüyorlar, konuşup hatırlatmasınlar diye. İnternetle yakın olan üç-beşi Facebook’tan sessizce birbirlerini eklemiş sadece. Uzaktan haber aldıklarından, alkole, esrara verenler var kendini. O da bir dönemini sadece alkolle hatırlıyor. Ama birlikte içmiyorlar. “Vietnam gazileri gibi toplanıp çılgın partiler yapamıyoruz biz maalesef…” diyor. İşte dönen de böyle dönüyor.

‘Anne ben de asker mi doğdum?’

Halil Savda, son beş yılın bir buçuk yılını cezaevinde geçiren bir vicdani retçi. AİHM’deki davası üç yıldır sürüyor. Şu anda Türkiye’de yasal bir sorunu yok ama kamu görevinde çalışmasını engelleyen bir çürük raporu var. O ‘Nefes’e bambaşka bir taraftan bakıyor…

‘Vatan sağolsun’ kalıbını ilk ne zaman duyduğunuzu hatırlar mısınız?

Ben Cizreliyim. Evimizin dibinde de jandarma karakolu vardı. O yüzden ‘Vatan sağolsun’ları, ‘Her Türk asker doğar’ları çok küçükken duymaya başladım. Karakol avlusundan asker sesleri yükselirdi.

Çocuk aklınızla nasıl bir anlam çıkarıyordunuz bu kalıplardan?

Şunu hatırlıyorum: ‘Her Türk asker doğar’ sloganlarını duyduğum bir gün anneme gidip “Anne ben de asker mi doğdum?” diye sormuştum. Annem de “Yok oğlum ne askeri, sen çıplak doğdun…” dedi. (Gülüyor)

Asıl antimilitarist olan annenizmiş…

Bir bakıma öyle. Ama bizim yaşadığımız, militer örgülerin çok yoğun olduğu bir bölgeydi.

Siz ilk kaç yaşınızda ‘Ben askerlik yapmayacağım’ dediniz?

1996’da askerlik yapmayacağımı söyledim ancak bu savaş karşıtı bir karar değil, savaşta yer almama tercihiydi. Asıl antimilitarist tutumum 2000’lerden sonradır. 2004’ün sonlarında zorla kelepçelenerek askere götürüldüğümde askerliği tamamen reddettim, şiddetle yaşamayacağımı, bundan ötürü de vicdani ret kararına ulaştığımı açıkladım.

Şiddeti hayatınızdan çıkarma kararınız, hayatınıza nasıl bir şiddet kattı?

Bir kere cezaevi gibi ağır bir şiddet hayatıma girdi. Üç defa askeri cezaevine girdim. İki kere sekizer ay, bir sefer de bir ay kaldım. O süreçlerde tecrit gördüm, hakaret, şiddet gördüm. Şiddetten arınma kararım, şiddet mağduru olmamı getirdi.

Zayıf düştüğünüz bir anda hiç pişmanlık duyduğunuz oldu mu?

Hayır, yaptığımın doğru olduğunu biliyordum. Beşiktepe Merkez Komutanlığı’nda askerlerin kendi aralarında ‘disko’ dediği bir yere kapatıldım. Orada bir tecrit hücresinde battaniyesiz, yataksız yattım. Fiziki işkenceye maruz kaldım. Bunlara rağmen, bana bunları yapan askerler hakkında suç duyurusunda bulunmadım. Çünkü kişisel olarak onlara kin beslemedim. Kinin de şiddet ürettiğini biliyorum çünkü. Yani ne yaptığımı biliyordum, kararsızlaşma anım hiç olmadı.

Dışarıda durum nasıldı? Toplumsal baskı gördünüz mü?

Zaten savaş karşıtı ve antimilitarist bir çevre içindeyim, onlardan pozitif destek gördüm. Ama yine de kahvede, orada burada, hayatın içinde tartışmalara girdiğiniz oluyor ister istemez. Militer simgelere dokunulduğunda linç durumlarının yaşandığı bir ülkede, bu tür tartışmalara girmemeye çalışıyorum. Kendini ifade edememenin baskısı var üzerimde. Ailemin yanına, Cizre’ye gittiğimde oralarda zaten orduya, askere ciddi muhalefet var. Bu yüzden o çevreden olumsuz bir tepki almadım.

Cizre’de TSK’nın askeri olmayacağını söylemek kolay bir şey. Meramınıza dağa çıkmaya da karşı olduğunuzu ekliyor muydunuz? Asıl buna nasıl tepki geliyordu?

Tabii ki. Ben askerlik yapmayacağım, gerilla da olmayacağım ifadelerini kullandığımda burun kıvıranlar da gördüm. ‘Tamam, askerlik yapmıyorsun, güzel. Ama gerillaların başka çaresi yok’ türünden tutumlarla karşılaştım.

Türkiye’deki vicdani retçiler arasında sadece Kürtlere karşı savaşmayı reddettikleri gerekçesiyle bu kararı alanlar var mı?

Var tabii ki, ama sayıca daha az. Vicdani retçiler genel olarak şiddetin her türünü reddeder. Ama zaten 93-95 yıllarından beri gelişimine bakarsanız, Türkiye’de vicdani ret kavramının antimilitarist tarzda olduğunu görürsünüz.

Savaşı iyi anlatan bir film, zaten antimilitarist bir film midir?

Ben ‘Nefes’ filmini izlemek istemedim ama fragmanından, TSK’ya bağlı bir birliğin yaşadıklarının iyi anlatıldığını ama savaşın sorgulanmadığını hissettim. Film üzerine yazılanları da okudum, ciddi bir militarist sorgulama yapıldığını düşünmüyorum. Yüzbaşının ölmeden önce karısına “Vatan sağolsun diyemiyorum. Vatan sensin” demesi askeri mitolojiye çok uygun, zaten korunması gereken varlıklar olarak kadın ve vatan hep birlikte düşünülür. Nadire Mater’in ‘Mehmedin Kitabı’nda okuyabileceğiniz travmalara dair hiç iz yok. 500 bin asker kaçağından iz yok.

30 yıldır ölen Türk askerlerine gözyaşı filmi… Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bütün kitaplarda da Türk milletine kahramanlık payeleri bahşedilir ama Kurtuluş Savaşı asker kaçaklarının en yoğun olduğu dönemdir.

radikal

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s