Kahkahalarımı Kaça Satın Alırsınız?

Nevzat Güngör
Kahkahalarımı Kaça Satın Alırsınız?

Kahkahalarımı satmaya karar vermiştim, son bir yıldır neredeyse hiç kullanmamıştım zaten. Yürüyen kaldırımda durmuş, Alış-Satış Merkezi (ALSAM)’a doğru ilerliyordum. Kafamda tek bir soru vardı; kahkahalarımdan ne kadar kazanacaktım. Puan kartım, yani Puka’mdaki limit epey düşmüştü. Acil olarak kendime marka almalıydım. Altı ay önce elbiselerime taktığım markaların kendi kendilerini imha etmelerine bir gün kalmış, bu nedenle yaydıkları ışıltı en alt seviyeye düşmüştü. Yirmi dört saat sonra üzerimdeki elbiselerin tümü eski paspal, perişan hallerine döneceklerdi. Görüntü her şeydi, geri kalanların toplamı ise hiçbir şey. Eğer yenilerini almazsam markasız elbiselerle yer aldığım bütün görüntüler kaydedilmelerinin üzerinden öyle çok zaman geçmeden silinecek ya da çok zorunlu haller dışında o görüntülerde yer almayacaktım. Hem ilgi çekmedikten sonra görüntülerde yer almanın ne önemi kalıyordu ki… Ayrıca yapılan telekonferanslara en ışıltılı görüntümle çıkmalıydım. Yoksa şirketçe her çalışan için tutulan performans değerlendirme raporlarında hakkımda o kadar da iyi şeyler yazılmayacaktı. Bunun da nelere yol
açabileceğini çok iyi biliyordum.
Sağ tarafımdaki üç yüz katlı binaya dikmiştim gözlerimi, oldukça ağır biçimde kendi etrafında dönüyordu, dört cephesinde dört dev ekran. Bu ekranlarda reklâmlar, arada ise en uzunu otuz saniye olan filmler yayımlanıyordu. Kahrolası tek vefalı dostum can sıkıntısı bütün ağırlığıyla çökünce omuzlarıma, yere, kaldırma düştü bakışlarım. Kaldırımda da özel ekranlı bir göz vardı. EkranGöz, yani; tv, video, bilgisayar, vb…vb… gibi tüm şeylerin birleşimi, her şey için kullanılabilen, aynı zamanda kullananı, oradan geçeni, uzaktakini izleyen, kaydeden yayım-çekim aleti… Kaldırımdaki görüntü bir adım ötemde benimle birlikte ilerliyordu. En pahalı markaları takmış olan erkeğin kadını kendine âşık ettirmesini anlatıyordu film. Bitince de reklâmlar başlıyordu, reklâmlardan sonra yine aynı film, bu böyle devam edip gidiyordu…
Sola doğru dönünce yine ekrangöz ile karışlaştım. Marka satan mağazanın vitrinindeki ekranda valilik seçiminde aday olanlardan birisinin kırk beş saniyelik seçim konuşması yayımlanıyordu. Beş gün sonra seçimler olacaktı, hatırlamıştım. Beşinci günün bitiminde ya evimdeki gözlerden birinde, ya da sokaktakilerden oyumu kullanacaktım. Kullanmak zorundaydım da, yoksa gözlerde hiçbir işlem yapamayacaktım, bu ise herkes gibi benim içinde yaşamın gerçek anlamda durması anlamına gelecekti… Oy kullanmak kolaydı ama: Sabah yataktan kalktığınızda “göz” sizi görürgörmez, seçimde oy kullanmanız gerektiğini hatırlatarak, hemen seçime katılan parti ve adaylara ilişkin görüntüleri yayımlıyordu. Adayların en yakışıklı, ya da güzel görüntüleri ile partileri tanıtan abartılı reklâm filmleri. Bütün bunları seyretmek istiyorsanız üç dakikanızı ayırmak zorundaydınız. Yok, direkt seçime geçmek istiyorsanız ilgili düğmeye dokunmanız yeterliydi. Karşınıza çıkan amblemlerden birinin üzerine parmaklarınızdan biriyle hafifçe dokunmanızla işiniz bitmiş oluyordu.
Geçen seçimde ki ne zaman yapıldığını ve kimin, hangi partinin kazandığını bilmiyorum oyumu uzun, siyah saçlı, dolgun dudaklı, büyük göğüsleri olan kadının aday olduğu partiye vermiştim. Etkileyici çıplak görüntüleri vardı. O görüntüleri yatak odamdaki ekrangözde uzun süre saklamıştım.
Can sıkıntısı ağırlaştıkça ağırlaşıyordu. Korkuyordum. Yine o nefessizlik gelip sıkabilirdi boğazımı. Süreklileşen can sıkıntısı ve belli aralıklarla kâbus gibi çöken nefessizlik hastalık belirtileriydi. Korkumun nedeni de buydu işte… Alçak nefessizlik son zamanlarda hiçbir fırsatı kaçırmamasına rağmen hâlâ gelmiş değildi, bu da korkumu lastikmişçesine her iki ucundan tutup çekiyordu. Bekleyiş, beklenen ne kadar kötü, acı verici olursa olsun, onu yaşamaktan daha da kötüydü.
Kaldırımda benimle birlikte ilerleyen “gözde” kadınlar için iç çamaşırı üreten bir firmanın reklâmı vardı, ilgimi çekmişti. Diğer markaların aksine satın aldığınız iç çamaşırı markasının yanında o markanın ürettiği iç çamaşırlarını da almak zorundaydınız. İç çamaşırı, çorap gibi şeylerin böyle bir özgünlüğü vardı. Reklâmı yapılan iç çamaşırlarından alabilirdim. Reklâmdaki yarı çıplak kadın kalın, etli dudaklarını şehvetli bir şekilde yarı aralayarak “Rahat, ferahlatıcı, baştan çıkarıcı, kullanın ve doğum kontrolü için ek önlem almaktan kurtulun” diyordu. Hamile kalmamak için tedbir almama gerek yoktu. En son iki sene önce, o zaman sırılsıklam aşık olduğum ya da aşık olduğumu sandığım Sevgi ili birlikte Sağlık Kontrol Merkezine gitmiştik. Doktor “İstesiniz de hamile kalmazsınız bayan Arzu” demişti bana. İlkin sevinir gibi olmuştu. Çünkü Sevgi beni bir erkekle birlikte gördüğünü iddia etmiş, onunla yattığımı falan söyleyerek kıskançlığının doğurduğu öfkesini her fırsatta üzerime kusarak, hayatı bana zindan etmişti. O muayenede herhangi bir erkekle cinsel ilişkiye girmediğim netleşmiş, böylece son günlerin tek kavga nedeni de ortadan kalkmıştı.
Sevgi ile sarmaş dolaş merkezden çıkarken sanki eksilmişim gibi bir duygu büyümüştü içimde. Artık asla tamamlanmayacağımı, hep yarım kalacağımı bilmenin getirdiği bir burukluk. Hamile kalmayı, hamileliğin kendisini, doğurmayı kirli, bu nedenle itici, zahmetli, hatta kendi kendine yapılan bir eziyet olarak görmeme karşın, yine de çocukları o kadar çok seviyordum ki, bir çocuk gördüğümde sarılıp öpmemek için kendi zor tutuyordum. Sevgi bu durumu hep gizli anne olma istemime ve bu istemimi bastırmama bağlar, her fırsatta dalga geçerdi. Kaç kez “İstersen bir çocuk evlat edinebiliriz Arzu” demiş, ama ben reddetmiştim. Bana göre çocuklara olan bu düşkünlüğüm; büyüyerek hayatın duvarları arasında tutsak olmanın yarattığı o ebedi bunaltının bir sonucuydu. Ailemle birlikte şehir dışında yaşamıştım, mutlu bir çocukluğum olmuştu. Kendi dünyasında ve hayalleriyle akıp giden deli dolu bir çocukluk… Büyüyünce… Belki de ben yanılıyordum…
Gökyüzüne kaldırdım bakışlarımı… Dev zeplinler farklı yönlere doğru ağır ağır ilerliyorlardı, her iki yanlarında da dev ekranlar, ekranlarda göz muayenelerini yaptırmayanları çok acil olarak Sağlık Kontrol Merkez’ine başvurmalarına ilişkin uyarılar, aynı içerikte görüntüler. Hoş, gözlerinizi kontrol ettirmeye gitmezseniz bile sizi anında tespit ediyorlardı. Uyanmanızla birlikte nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın mutlaka etrafınızda birden fazla “göz” olurdu her adım başı. Siz hiç istemezseniz bile bir ekrangözü seyrediyor olacağınızdan, o “göz” tarafından da seyre kaydediliyordunuz. İşte o gözlerden birine baktığınız anda gözlerinizin sağlıklı olup olmadığı, eğer bozulmuşsa hangi aşamaya ulaştığı tespit edilerek adınız, bulunduğunuz yer hemen Güvenlik Kontrol Denetim ve İzleme Birimlerine bildiriliyordu. Onlar için gözleriniz her şeyinizden daha önemliydi. Gözlerinizle ilgili ne rahatsızlığınız olursa olsun şirketlerin ve devletin birlikte oluşturduğu fondan karşılanmak üzere hemen tedavi ediliyordunuz. Tedavi zorunluydu. Kolunuz, ayağınız, burnunuz, kulağınız olmayabilirdi, ama gözleriniz olmak zorundaydı. Diyelim ki, kendinize zarar verdiniz ve tutup parmaklarınızı kestiniz, hastanelerden birine kaldırılır ve tedavi edilirdiniz. Tedavi gideriniz Puka’nızdan karşılanır, eğer limitiniz yeterli değilse borçlanmak zorunda kalırdınız. Ama gözlerinizden birine zarar verdiğinizde anında tedavi edilir, masraflarınız fondan karşılanır, ardından da kısa süreli hapis cezasına çarptırılarak, yoğun bir psikolojik tedaviye tabi tutulursunuz. Öldüğünüzde eğer önceden organlarınızı bağışlayacağınıza ilişkin bir talebiniz olmamışsa ve mirasçılarınızın da böyle bir istemleri bulunmuyorsa, gözleriniz dışında bedeniniz yakılıyordu. Gözleriniz üzerinde hiçbir hakkınız yoktu. Doğumunuzla birlikte onları şirket ve devletten ödünç almış yaşamınız boyunca kullanmış, ölünce de sahiplerine geri vermişsinizdir. Bu nedenle kendi gözlerinize zarar ver
mek sisteme zarar vermekti.
Son günlerde nedenini bilmediğim bir ağrı saplanıp kalıyordu gözlerime, ama benim gidip tedavi olma gibi hiçbir girişimim olmamıştı. Ayrıca ekrangözlerden bu yönlü bir uyarı da almamıştım. Tedavi olmak istememenin bir nedeni yoktu. Belki de vardı ve ben bunun farkında değildim. Bir şey yapmam gerekirken yapmıyordum, ama bunun nedenini de bilmiyordum. Bilmemek bir sıkıntı kaynağıydı. Huzursuzluk, kendimi yapmaya zorlamam o huzursuzluğu daha bir artırıyordu. Körler Hareketine mi katılmak istiyordum yoksa? Bu soruyu bir gece yatak odamdaki ekranın üst yarısındaki belgesele göz atıp, alt yarasında da çalıştığım şirketin verdiği projeyi tamamlamak için uğraşırken sormuştum kendime. Cevap yine bulamayacağım bir yerlere saklanmıştı. Körler Hareketi hakkında kulaktan dolma şeyler dışında pek bir bilgim yoktu. Ekrangözlerde yayımlanan karşı propaganda filmlerini de mecburen seyretmiştim seyretmesine de güvenilmez olduklarının farkındaydım elbette. Duyduğum kadarıyla Körler Hareketinde yer alanlar ya kendilerini ekrangözlerin bulunmadığı yerlere kapatarak münzevi bir yaşam sürüyorlardı, ya da daha radikal davranarak gözlerini çıkarıp, sokaklarda dolaşarak boş, kanlı göz çukurlarını gururla sergiliyorlardı. O kadar istememe karışın ne yazık ki onlardan birine rastlamamıştım. Annem gördüğünü söylüyordu: Markasız elbiseler içinde iğrenç bir görüntüsü varmış ve boş göz çukurlarıyla herkesten daha iyi görüyormuşçasına yürüyor, yürürken de saçma sapan yıkıcı şeyler söylüyormuş.
Nihayet beş yüz katlı AlışSatış Merkezi (ALSAM)’a ulaşmıştım. Girişteki ekranların birisinde hangi katta ne alınıp satıldığı yazılıydı. Göz gezdirmeye başladım: İki yüzüncü katta rüyalarınızı satıp, eğer Puka’nızdaki limitiniz yeterliyse başkalarının rüyalarını alabiliyordunuz. Yetmişinci katta anılar… Üç yüz otuz beşinci katta hayaller… Yetmiş ikinci katta gözyaşları, otuz yedinci katta üzüntü, dört yüz on ikinci katta ömür.,. İki yüz doksan yedinci katta gözleriniz dışında bedeninizin her hangi uzvunu, seksen üçüncü katta sevgi, yüz on birinci katta öfke… Diyelim ki nefret mi almak istiyorsunuz, üç yüz ellinci katta gitmeniz ve satış görevlisine Puka’nızı uzatmanız geriyordu. Kahkahaların alış-satış yapıldığı kat; üç yüz doksan dokuzuncu kattı. Binadan içeri girince dev bir Hareketli erkanGöz karşıladı beni. Hareketli ekranGözler yuvalarından bir yılanmışçasna kıvrılarak ileriliye çıkabiliyor, sağa-sola dönerek, aşağıyukarı hareket edebiliyorlardı. Nefret ediyordum onlardan. Ne zaman bir hareketli “gözle” karşılaşsam bir yılan tarafından ısırılmak üzere olduğum duygusu büyüyordu içimde… Ya da, tecavüze uğrayacakmışım hissi… İğrenme… Elim kolum bağlı, yutmadan önce iştahla izliyor beni hareketli “göz…”
Ekranına diktim bakışlarımı, doğumumdan başlayarak bir dakika önceye kadar kaydedilmiş olan bütün görüntülerden seçilmiş elli tanesini seyretmek zorunda kaldım. Kaç yaşında olduğum, hangi hastalıkları geçirdiğim, nerede çalıştığım, uzak-yakın bütün akrabalarımın dökümü, Puka’mdaki limit, o güne kadar taktığım markalara ilişkin bilgilerin dökümü… Bir de ekrana yansımayıp Bilgi Kontrol Merkezi’nde olan şeyler vardı tabii: Suça yatkınlığım, güvenli olup olmadığım, koşulların oluşmasıyla ruhumda yaşanabilecek kırılmalar falan filan işte…
Üç yüz doksan dokuzuncu kata çıkıp görevliye doğru yürüdüm. Hiçbir şey söylemeden beni bir odaya aldı, uzandım sedyeye, el ve ayak bileklerimi kayışlarla bağladı. Alnıma üç tane yuvarlak, yassı, küçük robot koyduktan sonra, hortum şeklindeki bilgisayarı ağzımdan içeri soktu. Acımayacağını bilmiyordum, tavandaki gözden en lüks markalara ilişkin reklamları seyrederken kısa süreli bir baygınlık yaşadım gibi, kendime geldiğimde ise görevlinin sabırsız bakışlarıyla karşılaştım. Hiçbir tuhaflık yoktu. Kalktım, birlikte diğer bölüme geçince, ona Puka’mı uzattım, iki yüz puan yükledi, çıktım.
Asansördeki “gözü” seyrederken saçma olduğunu bilsem de kahkahalarımı kimin alacağı sorusunun üzerine düşünmeye başlamıştım. Bu sorunun cevabını asla öğrenemeyecektim. Satış ve alışlar tamamen gizliydi. Muhtemelen zengin birisi kahkahalarımı bir süre kullanacak, ardından da kendine yeni kahkahalar satın alacaktı. Bilim ve teknikteki bunca gelişmeye karşın DuKı yani “Duygu Kırımı” hastalığına nasıl çare bulunamadığını bir türlü anlayamıyordum. ‘Çağın vebası’ deniliyordu DuKı için. Bir gün uyandığınızda ya üzüntü, ya sevme, ya öfke, ya nefret, hayal etme ya da başka bir duy(g)unuzu kaybettiğinizi görüyordunuz. Birdenbire oluyordu bu. Yakın bir arkadaşım rüyalarını kaybetmişti. Bırakılım bir daha rüya görmeyi, o kadar uğraşmasına karşın o güne kadar gördüğü rüyalardan tek birini bile hatırlamıyordu. Sevginizi kaybettiğinizde ise sevme diye bir şeyin nasıl olduğunu bilmiyordunuz. Sevmiş olduğunuz insanları gördüğünüzde elbette onları tanıyordunuz, ama onlara karşı sevgi duygusunun kendisini hissetmiyordunuz. Boşluk… Boşluğun doğurduğu uzaklık… EkranGözlerde DuKı’ya ilişkin çeşitli programlar yayımlanıyordu. Ne kadar hızlı yayıldığı, nasıl da tüm insanlığı tehdit ettiği, giderek daha çok insanın bu illette yakalandığı gibi şeyler geniş dökümlü istatistikti bilgilerle birlikte verilmesine karşın, tedavisine ilişkin tek bir kelime bile edilmiyordu. Oysa her partinin seçim zamanı en temel vaadi DuKı’ya ilişkin bir tedavi geliştirileceğiydi. Üstelik DuKı’yi tedavi etme gerekçesiyle devlet tarafından özel şirketlere oldukça yüksek miktarda puan aktarılıyordu.
Puka’nızıdaki limit yeterliyse eğer kaybettiğiniz duy(g)unun yerine yeni bir tane alabilirdiniz. Yeterliyse ama. Bir duygu almak için yüzlerce puanı gözden çıkarmanız gerekiyordu. Bu ise bir yoksul için imkânsız bir şeydi. Bu nedenle zenginler dışındaki çoğunlukta yer alanlar bir ya da birkaç duy(g)usunu yitirmiş bir halde yaşıyorlardı. Her nasılsa hiç DuKı’ya yakalanmamıştım. Şaşırıyordum ama. Şans diye bir şeye inanmıyor, günü geldiğinde daha büyük bir felakete uğrayacağımdan korkuyordum.
En lüks mağazalardan birine gittim ve hep almayı hayal ettiğim markaları alıp boy aynasının karşısına geçerek takmaya başladım. Ayakkabılarıma, mini eteğime, göğüslerimi bütün güzellikleriyle ortaya koyan ilginç gömleğime. Görüntüm değişmiş, yeniden ışıl ışıl parıldamaya başlamıştım. Mutluluğa benzer bir duygu vardı içimde. Beklediğim üzere boy aynası bir göze dönüşünce arttı o duygu. Yeni görüntüm kaydedilmişti, artık dünyanın neresinde olursa olsun kimlik numaramı yazanlar bu yeni görüntümle karışlaşacaklardı.
Evime dönmem gerekirken her nasılsa yüreğimde haykırışa dönüşen Yeşil Bölge’ye gitme istemine kulak vererek değiştirdim yönümü. Gözlerimdeki ağrı artmakla kalmamış, kafamın içine doğru akmaya başlamıştı. İlk defa oluyordu böyle bir şey. Üstelik bakışlarım gözlerden birine değer değmez ağrının yürüyüşü koşmaya dönüşüyordu.
Yeşil Bölge’nin girişine ulaşınca uzattım Puka’mı kapıdaki kart okurcu bilgisayara. Giriş için çeyrek puan kesilince dev kapı açıldı, girdim içeri. Ağaçların, çiçek ve kuşların rengârenk görüntüsü karşısında neye uğradığımı şaşırmış, afallayıp kalmıştım. Birdenbire başka bir evrene geçmiştim sanki. Her şey o kadar canlıydı ki… Ayrıca… Ayrıca birilerini, bir şeyleri rahatsız ediyordum. Bulunmamam gereken bir yerde bulunarak kimi sınırları aşmış gibiydim. Ne yapacağımı bilmiyordum, huzursuzdum. En son dört sene önce lüks bir semtte bulunan bir Yeşil Bölge’ye gitmiştim. Adını bilmediğim bir çok ağaç vardı, yüzlerce çeşit çiçek, bir şelale, küçük bir göl, gölde balıklar, insanı sarhoş eden kokular. Yeni doğmuş bir bebek gibi hissetmiştim kendimi. Ürkek, korunmasız, ne yapacağını ve nasıl davranacağını bilmeyen. Dayanamamış, hemen arkamdaki ağaca dokunmak istemiyle uzatmıştım elimi. Elim ağaca dokunması gerekirken yolculuğuna devam etmişti. Ağacın sadece bir görüntü olduğunu anlamak tahminimden de çok şaştırtmıştı beni, bir süre sonra da kızgınlığa bırakmıştı yerini. Sormuştum görevlilere; yarısının görüntü, diğer yansının ise gerçek olduğunu, Görüntü Mühendisleri’nin aylarca çalışarak böylesi mükemmel bir birleşim yarattıklarını, asıl olanın dokunmak değil, bakmak ve görmek olduğunu, bahçenin sadece gözlere hitap ettiğini anlatmışlardı uzun uzun. Kızgınlığım ve hayal kırıklığımı ardıma takıp hemen terk etmiştim orayı.
Boş bir banka doğru yürüdüm. Toprağın görüntüsü bile şaşırtıcıydı. Çiçekler, kuşlar… Kolumdan tutularak başka bir evrene fırlatıldığımdan varoluşsal bir yabancılık ve huzursuzluk yaşıyordum. Şans işte; hemen arkamda bir ağaç vardı ve içimde ona dokunma istemi büyümeye akıyordu. Yapmamalıydım. Görüntü bu kadar güzelken, onu kırarak sakatlamamalıydım. Dayanamadım ama, döndüm ve dokundum ağaca. Ah! gerçekti. Gerçek! Gerçek olması beni feci şaşırtmıştı. Zarar vermekten korkuyormuşum gibi parmak uçlarımla okşuyordum ağacın pütürlü gövdesini. Bedenimde bir deprem. Deprem mi yoksa buzun çözülmesi mi? Sanırım her ikisi de… Bir şeyler çözülmüş ve damarlarımdan akmaya başlamıştı.
Karşıdaki bankta iki kadın oturmuş, fısıltıyla bir şeyler konuşmaktaydılar. Kadınlardan solda olanı biri hem çok güzeldi, hem de garip bir çekiciliğe sahipti, üstelik de Sevgi’ye benziyordu. Çiçeklerin hemen önündeki çimenlik yerde de iki çocuk. Şaşkın gözlerle etraflarını seyrediyorlardı.
Onca güzellik içinde gözlerim çocuklara takılıp kalmıştı…
Kız olanı, siyah saçlı erkek çocuğa doğru beklenmedik bir hamle yaparak, durup dururken öptü onu. Bunu öylesine masum, öylesine çocukça bir acemilikle yapmıştı ki, yüzümde kocaman bir gülümsemenin aktığını hissetmiştim. Erkek çocuk önce ne yapacağını şaşırdı, sonra da bir haksızlığa uğramışçasına yüzünü astı, ağlayacaktı neredeyse. Kız çocuğunun nasıl davranacağını merak ediyor, ‘muhtemelen’ diyordum, ‘annesinin yanına gider.’ Öyle yapmadı ama, erkek çocuktan çok güçlüymüşçesine omuzlarından sımsıkı tutup tekrar öptü ve karşısına geçip gururlu bakışlarını ona dikerek, muzip muzip gülmeye başladı. Erkek çocuk dayak yemiş gibi hüngür hüngür ağlıyordu. Gözyaşları gerçekti, yanaklarına doğru ıslak adımlarla yürüyor, oradan toprağa kanatlanıyorlardı…
Erkek çocuğun durumu o kadar komikti ki, o an, tam da o an kahkaha atma istemiyle hep yaptığım gibi; ağzımı açıp, başımı hafifçe arkaya doğru attım ve bana ait, patlamaya benzeyen o kahkahaların dudaklarımdan dökülmesini bekledim.
Bekliyordum ama sadece sessizlik vardı…
Sessizlik…
Hâlâ bekliyordum…
Sonra, kahkahalarımı sattığımı hatırlayıverdim… Hatırlamak, ama bir türlü öyle bir şey yaptığıma inanmamak. Hâlâ kahkaha atmak için didinip duruyor, ama başaramıyordum. İçimde bir uhde. Acı bir yara hatta. Büyüyen… Dudaklarımda çöl… Karşımda sessizlik. Bütün varlığımla kahkahaların dudaklarımdan dökülmesini bekliyordum.
Boşluk ve sessizlik yıkılmazdı…
İnanmıştım.
İnanmak anında çırılçıplak acıya dönüşmüştü. Hiç tatmadığım bir acı. Buruklukla yoğrulmuş. İsteyip de yapamamak, yok edemeyeceğim bir eksiklik yaratmıştı sanki… Tek bir atılmamış kahkahanın bunca acı bir boşluk yaratabilmiş olması gerçeği karşısında dehşetli şaşkındım.
Boğazımda demirden bir yumruk.
Erkek çocuk salakça ağlayışına devam ediyor, kız çocuk ise hâlâ hınzır hınzır gülüyordu. Yaşananlardan habersiz olan anneleri ise kendi aralarında o çok iyi bildiğim heyecanlı, tatlı bir ürpertinin hâkim olduğu yüz ifadeyle fısıldaşıyorlardı.
Asit nehri acı, nihayet kahkaha atma
istemini boğmuştu kendinde.
Kelebeğin biri gelip elimin üzerine konunca, yüzümün ortasına yumruk yemiş gibi oldum. Gerçek bir kelebek elimin üzerindeydi ve ipeksi dokunuşları bedenimi kesiyordu. Ağlamak istiyordum, bağıraçağıra ağlamak. Yanardağ patlaması gibi etrafına göz yaşlarımdan yakan nehirlerin akması gerekiyordu ama ağlayamayacağımı da çok iyi biliyordum. Altı ay önce ALSAM’a giderek satmıştım göz yaşlarımı, ‘İşime yaramaz, hem ağlamak
tan da nefret ederim’ diyerek…
Küçük kızın tertemiz, gururlu, güneş gülümsemesini arkamda bırakıp çıktım Yeşil Bölge’den. Her nasılsa susmuş olan gözlerim birdenbire çığlık atar gibi ağrımaya başladılar. Gözlerim… Kusmak üzereydim… Ağrı çığlıkların darbeleri karşısında yere yıkılmamak için direniyordum. Gözlerim…
Ah gözlerim!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s