Ahmet Altan’a açık mektup

Ahmet Altan’a açık mektup

Hejarê Şamil

Tarih: 19 Aralık 2009 Cumartesi

Sayın Ahmet bey. Bir sonraki paragrafla başlayan mektubu iki gün önce kaleme almış, göndermeden önce “dinlenmeye” koymuştum. Bu arada DTP’li eski vekillerimizin yeniden meclise dönme kararını duyduk. Vekillerimizin istifadan vazgeçmesinin hangi temasların sonucunda gerçekleştiği, bu süreçte hangi faktörün ve kimin etkili olduğu biliniyor. Alelacele geri dönme kararı, siyaseti duygularını işe katarak yorumlayan biz Kürdlerin içine sinmedi ama bu son olay; bizlere ve sizlere PKK’yi ve Öcalan’ı göz ardı etmek suretiyle adım atılamayacağını bir daha göstermiş oldu. Zaten PKK’yi tasfiye, Öcalan’ı dışlama çabaları ile bir yere varılamayacağı Size yazmış olduğum mektubun ana hususlarından birini oluşturuyordu…

Ahmet bey! Türk basınında (Türk dilli basında değil) takip ettiğim birkaç gazeteciden biri olduğunuzdan dolayı bu mektubu yazma gerekliliği hissettim. PKK’nin Tokat eylemi ile ilgili yazınız içime sinmedi doğrusu.

Sizi “İNSAN” sözcüğünün algımdaki ölçüleri içerisinde bulduğumdan dolayı takip ediyorum. Diğer Türk gazetecilerde “Türk” olmaktan başka bir vasıf bulamıyorum. Beni kendi cephenizden dar görüşlü bulabilirsiniz. Ben ırzına geçilmiş ve her gün Türk devletinin siyasetçileri, ordusu, basını, yargısı, hatta “ne mutlu türkmücü” vatandaşları tarafından yüz bin kez ırzına geçilen bir milletin evladıyım. Bir anlığına kendinizi ırzına geçilen birinin yerine koyabilir misiniz? Bunu yapabildiyseniz, ruh halinizi merak ediyorum doğrusu. Irzına geçilenin ilk akline gelen yaşamı sonlandırmak olur. Tecavüzü sadece duyguları ile değil, tüm hücreleri ile hissedenler için ise yaşam anlamsızlaşır ama bu anlamsızlığı intikamla taçlandırmaya çalışırlar.

Tecavüzün acılarını yeni yeni ruhlarında hisseden Kürd geçleri sokaklardadır. Onlar “terör yandaşları” değil, “17 santimlik aptallar” hiç değiller, tecavüz kurbanı olduklarını hisseden garibanlardır sadece. Onları yöneten ve yönlendiren ne PKK, DTP ne de bir gayrisi değildir. Onları yöneten ve yönlendiren Türk tecavüzünün çekilmez acılarıdır.

Irzına geçilmiş bir milletin evladı, bedenindeki ve ruhundaki tecavüz açısıyla beynine kan fışkıran bir Kürt genci başka ne yapabilir ki?! Bu nedenle Türk askerine saldıran Kürtleri suçlamayın. Ne yazık ki bundan böyle de çookkk Türk askeri, Kürt savaşçısı öldürülecek. Bu nasıl durdurulacak? Sizin ifade ettiğiniz “barış”la bu akan ve ne yazık ki, hele çok akacak olan kan durdurulamıyor.

İşte kanın nasıl durdurulabileceği konusunda Sizinle tartışmak istedim.

TC diye bir devlet var, evet. Bir devlet olarak BM ve diğer uluslar arası kuruluşlarda temsil ediliyor. Bu devletin 70 milyon nüfusu, parlamentosu, hükümeti, yargısı, ordusu, sınırları, parası… da var. Fakat TC denen bu devletin kurulu olduğu coğrafyanın önemli bir bölümü işgal edilmiş Kürdistan topraklarından oluşuyor.

TC adlı bir devlet var ama Kürdistan denilen bir ülke de var. Ve bu ülkede TC devletini kabullenmeyen (belli amaçlara hizmet eden, Kürtlerin Türk devletine “secde ettiklerini” yansıtan “sosyal anket”lerin toplum mühendislerinin çalışmalarının bir parçası olduğunu biliyorsunuz) Kürd halkı yaşıyor. Bu son cümlemdeki gerçek, ‘bin yıllık kardeşlik” sözde gerçeğinden daha yakıcı bir gerçektir. Çünkü “kardeş” olmadan önce de biz Kürddük ve Kürdistan’da yaşıyorduk.

Bir de halkların kardeşliği olur mu? Ben olmadığını düşünüyorum. Kardeşlik kişiler arasındaki bireysel bir olgudur. Halkların kardeşliği diye bir şey olsa dahi, böylesi bir kardeşliği gerçek olarak görmek, Kürdistan olgusunu gerçek olarak görmeği engellememelidir. Siz DTP’nin, PKK’nin, gayri Kürdlerin söylediklerine bakmayın, düşünme yeteneği ve yüreği olan her Kürd, kendi ülkesine sahiplik etmeyi, Kürdistan devletinin kurulmasını ister. Bunu ‘siyaset yaptıkları’ ve ‘zamanı gelmediği’ için söylemiyor, söyleyemiyorlar; Kürtler de siyaset yapıyor, bu onların da hakkı.

Kürdler en azından 70 yıldır Türk devletinin ve devletçiliğinin temelini oluşturan Türk ırkçılığından olmaz zulümler gördüler ve görmeye devam ediyorlar. Kürd oldukları için öldürüldüler, Kürdçe konuştukları için zindanlara atıldılar, Kürdistan dedikleri için copandılar. Halen Kürdistan diyenlere bundan asgari ceza reva görülmüyor. Bunları Siz de iyi biliyorsunuz.

PKK’nin nasıl yönetildiğini bir tarafa bırakalım, bu konuda benim de ciddi eleştirilerim var. PKK’nin gereken yerde ve zamanda eylemsiz kaldığı, hiç gerekmediği hallerde eylemlere başvurduğu hakkında onlarca örnek vermek mümkündür. Fakat PKK’nin Türk ırkçılığının baskı ve işkencelerinden cana doymuş Kürd halkının isyan sesi olduğunu da demokratlık adına, insanlık adına teslim etmek gerekir.

PKK ideologları, kadroları ve sempatizanları örgütü göklere kaldırır, PKK karşıtı Kürtler örgütü yerden yere vururlar. Bunu siz de izliyorsunuzdur muhakkak. Fakat burada dikkatinizi çok önemli bulduğum bir noktaya çekmek isterim; her kendini bilen Kürdün bir PKK damarı vardır ve kafayı üşütmemiş hiçbir PKK muhalifi içten içe PKK’nin sonunun gelmesini istememektedir. Neden biliyor musunuz? Türkten ve Türk ırkçılığından çeken her Kürd, siyasal, toplumsal konumu ne olursa olsun kendi duygularını biraz da PKK’nin eylemleri ile tatmin ederler.

Son on yılda ayrı bir devlet, hatta federasyon talebi ileri sürmeyen PKK’lilerin yüreklerinin derinliğinde Bağımsız Kürdistan özlemi yattığı gibi her katı anti-PKK’ci “bağımsızcının” içinde de PKK’nin savunduğu “kardeşçe ortak yaşam” özlemi vardır. Bu saptama ile Kuzey Kürdistan’lıların ortada (kendi aralarında!) buluşmaya doğru gittikleri, adım adım federasyon uğrunda ortak ve ciddi bir mücadele safhasına yakınlaştıkları inancımı ifade ederken, PKK’lilerin ve anti-PKK’lilerin birbirine ruhen ne kadar yakın olduklarını da vurgulamak istiyorum. Benim şahsım mesela, “kardeşçe ortak yaşam” deyimlerine katılmama noktasında anti-PKK’li, federasyona doğru çabalar yürütme noktasında PKK’li olmaya hazır “bağımsızlıkçıyım”. Kürdler ruhi bağları inanılmaz düzeyde pekişik bir topluluktur. Bu kadar baskı, ayrıştırma, parçalama siyaseti karşısında çeşitli cephelerden gösterilen direniş bunun en bariz örneğidir.

Çoğu PKK’li arkadaşlar beni PKK karşıtı olarak görürler. Bazen kendim bile PKK karşıtı olduğum duygusuna kapılır fakat çoğu zaman kendimi PKK’den, PKK’yi kendimden sayarım.

Aslında bunları anlatarak akan kanın nasıl durdurulabileceği konusunu tartışıyorum Sizinle. Sizin gibi değerli bir Türk aydınına PKK’yi Kürdden, Kürdü PKK’den “ayırarak” çözüm yolları aranamayacağı konusundaki inancımı anlatabilmek için devinip duruyorum.

Tokat’ta askerlerin öldürülmesine tepki göstererek kendi cephenizden bir analiz yapmışsınız: “Ne zaman bu ülkede “askerî vesayet” sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar”.

Siz Türkiye’nin gerçekten demokratikleştirilmesini, “askerî vesayet” rejiminin ortadan kalkmasını, sivil siyasetin devlete hakim olmasını, halkların özgürlüğünü, ana dilde eğitimi, her bireyin yaşam hakkını savunan nadir Türk gazetecilerindensiniz. Yukarıdaki analizi bu nedenle yaptığınız anlaşılır.

Fakat Özgür ve Bağımsız Kürdistan “fantezi”si ile yaşayan benim gibi bir Kürd gazetecisinin cephesinden analizinizin nasıl algılandığını merak ediyor musunuz?

Yukarıdaki belirlemenizde şunu ima ettiğiniz açıktır: “PKK, şiddetten beslenen bir örgüttür. Demokrasinin gelmesini kendi sonu olarak algılıyor. Bu nedenle karşıtlarını şiddete zorlayarak ayakta kalmaya çalışıyor. Bir sözle Kürtler ve onların özgürlüğü PKK’nin umurunda bile değil”. Ortalama Türk gazetecilerinin görüşleri ile örtüşen bu imanız talihsiz olmuştur. PKK olayının bu kadar basit olduğuna ima yapmanıza üzüldüm doğrusu. Tüm devlet iktidarları ve onlara benzeşen örgüt yönetimlerinde devletsel ve örgütsel egoizmin olduğunu biliyoruz. Bu egoizm bazen yurttaş ve halk çıkarlarını göz ardı etmeye götürebilir. Fakat devletlerin ve örgütlerin bu toptancı mantık üzerinde kurulduğu söylenemez. Mesela, milletin, yani TC sınırları içerisinde yaşayan halkların özgürlüğünün Türk devlet yönetiminin umurunda olmadığını teslim ediyorum ama Türk veya Türkiye ulusunun “ebediyete kadar var olması” gerektiğinin TC yönetimlerinin umurunda olduğuna inanıyorum. Aynı mantıkla PKK’ye ve onun siyasetine yaklaşmak adaletli olur. Yani, PKK yöneticileri tarafından çokça ifade edilmesine rağmen demokrasi onların umurunda olmayabilir ama Kürd halkının TC boyunduruğundan kurtulması tabandan tepeye tüm PKK’lilerin umurundadır.

Analizinizden anladığım kadarıyla Siz TC’de “askerî vesayet” ortadan kalkarsa, ordu kışlasına doğru çekilirse, demokrasinin kapıdan içeri gireceğine, Kürdlerin sorunlarının sivil Türk ve Kürd siyasetçileri tarafından çözüleceğine inanıyorsunuz. Böylesi bir çözüm olacaksa, Kürd sorununu Kürdlerin kendilerini yönetme, yaşadıkları topraklarda iktidar olma sorunu olarak algılayan PKK’li, PKK’siz Kürtlerin de buna inanması gerektiğini teslim edersiniz.

Mesela ben, Tokat’taki olay olmasaydı, DTP AKP’nin tüm istemlerine boyun eğseydi, PKK kayıtsız şartsız silahlarını bırakıp gelseydi dahi, Kürtlerin üniter Türkiye devleti sınırları içerisinde özgürlüğüne kavuşacağına bir milim ihtimal vermiyorum. Ve kuşkularımın gerekçesi Türkiye’nin, Kürdistan’ın inkarı üzerinde kurulan “değiştirilemez” kuruluş felsefesinde saklıdır. Bu felsefeyi Siz ve Sizin görüşlerinizi paylaşan çok sınırlı sayıda kişinin niyetleri değiştiremez.

“Türk” olmanın, hatta “Türkiyeli” olmanın mantığı Kürdlerin algısındaki özgürlüğe izin vermeyeceği, dolayısıyla arzulanan demokratikleşmeyi Üsküdar’dan bu yana bırakmayacağı gibi, Kürdlerin yaşadıkları soruların kökenini anlama yönünde gösterdikleri zihinsel gelişim Türkiye’yi bu siyasal yapısı ve kuruluş felsefesi ile demokratikleşmeye bırakmaz.

“Bana fevkalade “kalleşçe ve alçakça” gözüken Tokat eyleminin Kürt halkının özgürlüğüne, mutluluğuna, huzuruna bir katkısı olup olmayacağına, PKK’nın varlığının ve eylemlerinin bundan böyle Kürt halkının çıkarına olup olmayacağına karar verecek olan Kürt halkıdır” yazıyorsunuz.

Kararı Kürd halkının vermesi gerektiği konusunda sonuna kadar haklısınız. Ama ben de Kürdlerin, Kürdistan’ı çizmeleri altında tutan Türk ordu güçlerine her yerde, sadece Tokat’ta, Ankara’da değil, Afganistan’da ve dünyanın her köşesinde saldırma hakkına sahip olduğuna inanan, PKK’nin Reşadiye’de eylemindeki somut amacı anlayamasam dahi, Kürtlerin “ebedi haklarından” yola çıkarak bu eylemi kesinlikle yadırgamayan bir Kürd olarak şunu cidden merak ediyorum: “Kürt halkının özgürlüğü, mutluluğu ve huzuru” PKK’nin eylemsizliğinde mi saklıdır? PKK eylemlerini durdurursa, Kürd halkı özgür ve mutlu mu olacak? Hangi amaçla piyasaya sürüldüğü açığa çıkmış “Acılım” süreci başladıktan bu yana elli bin Şark kurnazlığı yaparak tek bir somut adım atmayan AKP mi özgürlük bahşedecek Kürt halkına? Bu konuda beni ikna ettiğiniz andan itibaren tüm yaşamımı “Kürd ve Türk haklarının sarsılmaz dostluğuna ve kardeşliğine” adayacağıma söz veriyorum.

“Kürt halkının özgürlüğü” ifadenize vurgu yaparak Sizden şunu sormak isterdim: “Verilmeyen” özgürlüğün “alınması” için mücadele etmek meşru bir hak değil midir? Sizce Kürdlerin kendi ülkeleri Kürdistan’ı Ankara’sız, Türksüz yönetme hakkı, isterlerse Türkiye’den ayrılma hakkı Kürt halkının özgürlüğü kapsamına girmiyor mu? Baskı altındaki, silah denetimindeki, halen inkarla karşı karşıya olan Kürtler baskı yapmadan, silah kullanmadan, inkar edeni inkar etmeden bu haklarına kavuşabilir mi?

Tokat eylemi çeşitli cephelerden “anlamsız” olarak değerlendirilebilir (belki yapanlar açısından çok da anlamlıdır, bunu bilemeyiz). Fakat “kalleşçe ve alçakça” biçiminde kesinlikle değerlendirilemez. Ortadaki sorunun Kürd değil Kürdistan sorunu olduğunu bilen hiç kimse bunu böyle değerlendirmez. Her gün Kürdistan dağlarını, Kürdlerin özgürlük umutlarını bombalayan, yakan, yıkan, katleden bir ordunun mensubu ve Kürdün katil adayı olan üç beş kişiye karşı eylem yapmak neden “kalleşçe ve alçakça” olsun ki?! Dağlara çıkıp kendi ülkesi için bir şeyler yapmak isteyen “terörist” denilen, ama Tokat’ta öldürülen asker kadar İnsan olan, arzuları hayalleri bulunan gençleri her gün öldüren Türk ordusunun eylemleri “kalleşçe ve alçakça” olmuyor da Kürdlerin ülkesini işgal altında tutan ordunun elemanlarına karşı eylem yapması “kalleşçe ve alçakça” oluyor?! Bunun mantığını izah edebilir misiniz? Bana izah edemezsiniz mesela. Türk ordusuna saldırmak “kalleşçe ve alçakça” ise, o zaman Türk ordusunun Kürdistan topraklarındaki işgalci eylemlerine “iyi değil, süreci baltalar, yapılmasın” biçiminde değil de, “kalleşçe ve alçakça hareketler yapmayın” biçiminde tepki göstermeniz demokratlığın bir gereği değil mi?

Akan kan, işgal ordusuna karşı eylem yapanlara “kalleş ve alçak” demekle durdurulamaz.

Şunu da net söyleyelim:

Türkiye isimli devlet, demokratikleşme şansını, Kürdlerin inkârı üzerine kurulduğu yıllarda kaybetmiştir. Eğri bir temel üzerinde sağlam bir bina inşa edilemez. Üzülerek söylüyorum ki, sizin gibi değerli İnsanların çabaları ne yazık ki, sonuç vermeyecektir. TC’yi restore etmek imkansızdır. Eğri temel üzerindeki bu kocaman yükle Türkiye’nin uzun süre ayakta kalacağı düşünülemez.

İlk etapta bir Kürt Türk federasyonu çerçevesinde birlikte yaşam şansını deneyebiliriz.

Saygılarımla

Hejarê Şamil
hejare_shamil@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s