Avrupa düşüncesi bir ideolojidir/Abdullah Öcalan

Sadece Greko-Romen felsefe, bilim, sanat ve hukukuna değil, Mısır ve Sümer mirasına dayanmadan Avrupa Rönesans’ının, Reformasyon ve Aydınlanma döneminin izahı mümkün olamaz. Avrupa’nın katkısı şüphesiz vardır. 16. yüzyılla birlikte zaten meyvelerini vermeye başlar. Francis Bacon, Montaigne, Machiavelli, Kopernik başta olmak üzere bilim, felsefe ve din karışımı anlatımları yeni versiyonu belirlemektedir. Uygarlık sadece şehir, devlet, sınıf, tüccar, para ve pazar sunmadı; felsefe, din, bilim ve sanat da sundu. Avrupa kadim tarihin maddi ve manevi kültürünü en çok alma ve kendi potasında laboratuar inceliği içinde inceleyip sentezleştirme yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bunu Hint ve Çin uygarlığı başaramamıştır. Ortadoğu uygarlığı da son hamlesini yapma gücünü gösterememiştir.

Şüphesiz Avrupa uygarlığının orijinalleri vardır. Burada yeniden Marksizm’in üç önemli kaynağına dönelim. Avrupa’nın düşünce kaynaklarını toparlamak açısından üç ayrım anlamlıdır. Fakat üçü arasındaki benzerliği yakalayamamıştır. Çünkü yakalasaydı kendisini de ele verecekti. Marksizm de dahil, İngiliz ekonomi-politiği, Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmini ortak kılan Aydınlanma ideolojisidir. Esas çözümlenmesi gereken bu ideolojidir. Dünyada hala çok etkili ve egemen olan bu ideolojidir. Her ne kadar sosyoloji bilim olarak sunuluyorsa da, aynı ideolojinin çerçevesi dışında herhangi bir yenilik içermemektedir. Yanılmıyorsam günümüz ABD’li ünlü Sosyolog I. Wallestein, Marksizm de dahil Avrupa düşüncesini yorumlarken, şuna benzer bir itiraf yapar: “Biz konuşurken, özgürlük ve sosyalizmi tartışırken, korkarım ilahların gazabına uğrarız. Çünkü aynı zehirli kaynaktan içtik.” Bahsedilen düşünce, Aydınlanma ideolojisidir. Frankfurt Felsefe Okulu’nun güçlü temsilcisi Adorno’nun meşhur itirafı ise, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” şeklinde bizzat kendisi tarafından deyimlenmiştir.

Nietzsche ve benzer ardılları Aydınlanma ideolojisini çok daha açık eleştirirler. Nietzsche, Aydınlanmanın bütün kavramları dinden alınmıştır der. Carl Schmitt siyaset felsefesinin tüm kavram ve varsayımlarının dinsel kökünü aydınlatmıştır.

Uygarlığın Avrupa’daki hali çok karmaşık ve ürkütücüdür. Sadece korkunç sömürgeci, emperyalist din ve ulus savaşlarıyla değil, ekonominin kontrol altına alınıp yönlendirilmesiyle, iktidarı ve devletleştirilmesiyle de tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanmaz büyüklüklere ulaşmıştır. Bu noktada birçok ‘süreksizliği’ inkâr edilemez. Hatta bazı açılardan kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet şüphesiz çok önemli ‘süreksizlikler’ arz eder.

Fakat başta Aydınlanma ideolojisi olmak üzere, tüm bu anlatımlar Avrupa uygarlığının ‘süreksizliğini’ açıklamıyor. Bilinçlice olmasa da, her din mensubunun kendi dini propagandasını yapmak durumunda kalması gibi, son tahlilde bir din olarak benimsenip bağlılığını sunmada anlatım sahipleri benzer konumdadır. İstisnaların her zaman mümkün olmasının genel yargıyı bozmayıp doğruladığını hatırlatmak isterim. Kökleri tarihin derinliklerinde olan, birkaç versiyondan geçmiş, kendi orijinleri olan çok karmaşık bir maddi uygarlık ortamında oluşan Avrupa’nın düşünce yapısının dinsel metafizik niteliği asla göz ardı edilmemelidir. Her din gibi, ifade ettiği maddi kültür koşullarını savunmak ve ebedileştirmekle yükümlüdür. Tüm dünyaya yaymak stratejik görevleridir. İlk rahiplerinden okul ve akademileriyle tüm resmi üniversitelerine, ilkokuldan kışlaya, fabrikadan büyük alışveriş merkezlerine, medyadan müzelerine, eski dinlerin kalıntılarına, hastaneden hapishanelerine, mezarlarına kadar küresel ve yerel, özellikle ulusal çapta tüm toplumu zihniyet alanında fethettiği gibi, politik iktidar teknikleri ve askeri zoruyla zırh gibi sarmalamıştır. Tüm toplum “Demir kafese kapatılmıştır.”

Dinler ve izlerini taşıyan düşünceler resmileştikçe ideolojileşirler. İdeolojiler ise, somut olarak insan gruplarını ve çıkarlarını savunan program ilkeleridir. Dünya çapında resmileşen Avrupa düşüncesi veya dini artık bir ideolojidir. Uygarlık olarak üst tabakasını bütün gücüyle savunmak, ebedileştirmek ve egemen kılmak zorundadır. Ayrıca yanlış anlaşılmaması açısından bu eleştiriler sadece Avrupalı insana yapılmıyor; kendim, bölgem, dünyam dahil, fethedilmiş insanlığın tümüne yapılıyor.

Aydınlanma ideolojisinin neden bu kadar etkili olduğu yerinde bir sorudur. En gelişmiş kozmopolit din niteliğindedir. Kendisinden önceki tüm din mensuplarına seslenir. Ulusaldır; ulus-devlete tapmayan bir ulusallık, toplumsallık neredeyse düşünülmez kılınmıştır. Ulus-devletsiz insan dinsiz insan durumuna sokulmuştur. En zayıf din durumundadır. Dolayısıyla kabullenmek eski dinler kadar zor değildir. Bilimcilikle sürekli beslenmektedir. Maddi yaşam tarzı, bir nevi dinin ritüeli haline getirilmiştir. Manevi kültür araçları, başta medya organları sürekli propagandasını yapmaktadır. Siyasi ve ekonomik yaşam tam kontrolündedir. Küreselleşmiştir.

Bu genellemeleri yaparken, içinden çıkılmaz bir dünya imajı yarattığımın farkındayım. Şunu hemen eklemek durumundayım ki, kendini böyle sunan bir uygarlık, özgüveni kalmayan Roma İmparatorluğu’nun son dönemine benzer. Ne kadar görkemli ve güçlü gözükse de, yıkıma uğrattığı tüm toplumun içindeki çokluklarla çevrenin ekolojik savunması çoktandır mücadele halindedir. Uygarlığın imparatorluklaşması kadar demokrasinin konfederasyonlaşması devam ediyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s