Öcalan: Benim için önemli olan halkın özgürlüğüdür

HABER MERKEZİ – Avukatlarıyla görüşen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan “Bu sorun bir şahıs temelinde kilitlenmemelidir. Bu sorun toplumsal bir sorundur, siyasi bir sorundur. Bir halkın özgürlük, kimlik sorunudur. Bunun böyle bilinmesi gerekir. Önemli olan bireysel durumum değildir. Benim için önemli olan halkımın ve cezaevindeki beş bin arkadaşımın durumudur, onların özgürlüğüdür. Benim koşullarımın düzelmesi veya özgürlüğüm ancak ondan sonra sözkonusu edilebilir” dedi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın haftalık olağan görüşmesi sırasında önemli mesajlar verdiği öğrenildi.

ORTAK GÖRÜŞE ÇIKMADIK

Geçen hafta ortak görüşe çıkmamak yönünde aldıkları eylem kararının sürdüğünü ifade eden Öcalan, “Ortak görüşe çıkmadık, eylemimiz devam ediyor. Haftada on saat olan ortak görüş hakkımız bilindiği gibi 1 saat uygulanıyordu, bir saat görüşebiliyorduk. Ortak görüşe çıkmamak benim için sorun değil, ben zaten bu durumlara alışığım. On bir yılı tek başıma burada geçirdim. Zaten kimseyle de görüştürülmüyordum, öyle bir hak da verilmedi. Ben burada kendime yetiyorum ama arkadaşlara üzülüyorum. Onlara da yazık oluyor. Onlar bu duruma dayanır mı bilemiyorum. En son ortak görüşme 1 saatten 50 dakikaya indirildi. Bu koşullarda bu görüşmeleri sürdürmek, devam ettirmek anlamsız. Biz de bu nedenle ortak görüşe çıkmama kararı aldık. Biz burada kendimize dair farklı bir şey istemiyoruz. Sadece kendi kanunlarını uygulamalarını istiyoruz. Anlam veremiyorum bazen, hayret ediyorum bunlara. Ne kadar basit yaklaşıyorlar, kendi kanunlarını bile uygulamıyorlar, kendi kanunlarına bile saygıları yok. Diğer taraftan bizim uymamızı istiyorlar. Esefle karşılıyorum.” diye konuştu. Öcalan, şu hususlara dikkat çekti:

TELEVİZYONU PAZARLIK KONUSU YAPIYORLAR

“Çok yakın bir zamanda cezaevi müdürüyle de görüştüm. Bana uslu durmam halinde, konuşmamam halinde televizyon vereceklerini söylediler. Yani çok konuşma, uslu dur diyorlar. Tabi ben bu basit yaklaşımlara karşı çok öfkeleniyorum. Onlara da söyledim. Ben çok onurlu bir insanım, ilkelerime bağlıyım. Onurum için yaşıyorum. Bana bu kadar basit yaklaşamazsınız. Beni bir televizyonla kandıracaklarını zannediyorlar, hayret bir şey! Bu kadar basit mi bu sorunlar? Bu kadar mı ciddiye alınıyor? Burada on yıldır ellerinde tuttukları bir televizyon var ancak vermiyorlar. Bu hakkı çok gördükleri gibi bir de pazarlık konusu yapıyorlar. Herhalde beni bizden kaçan bazı şahıslarla karıştırıyorlar. Alışmışlar tabi. Birkaç küçük şeyle bunları kandırdıklarından bize de bunu yapabileceklerini zannediyorlar. Ama ben bunlara gelmem. Ben ilkelerime, onuruma, kimliğime laf söyletmem. Bunlar benim için önemli değerlerdir. Biliniyor geçmişte bu yöntemlerle birçok insanı düşürdüler. Burada da beni düşüreceklerini zannediyorlar aynı yöntemlerle. Bu kadar basit, bu kadar sıradan bir yaklaşım olamaz. Bunlar ne zannediyor, gerçekten şaşırıyorum ve kızıyorum. Ben bu kadar ucuz pazarlıklara gelmem, gelebileceğimi nasıl düşünürler? Biz burada kendi koydukları kanunlarının uygulanmasını istiyoruz, fazlasını istemiyoruz.”

AKP FAŞİST PARTİDİR

“AKP’nin gerçek yüzü budur. Bu gerçeğin de herkes tarafından bilinmesi gerekiyor. Beni burada “terörist” vb. sıfatlarla suçlayarak bu işin içinden çıkamazsınız. AKP bütün bu politikaların sorumlusudur. Bir televizyonu bile pazarlık konusu haline getirecek kadar küçük düşünüyorlar. Devlet adamlığı, devlet ciddiyeti bu değildir. Böyle ucuz yaklaşımlarla olmaz. Hükümet olmak, devleti yönetmek böyle olmamalı. Gerçekten hayret ediyorum, şaşırıyorum, esefle karşılıyorum. Biz aşağılık mıyız, bu tür ucuz oyunlara gelelim. Ben aşağılık mıyım, arkadaşlarım aşağılık mı, halkımız aşağılık mı ki bu tür ucuz oyunlara gelsin. İşte AKP’nin zihniyeti budur. Ben tasfiye tanımını o yüzden yaptım. Faşist zihniyet, faşizm budur. Bunların bu zihniyetinin görülmesi, anlaşılması gerekiyor. Herkesin de bu konuda uyanık olması gerekiyor. Halkımızın bunları iyi görmesi gerekiyor. Bunlara oylarını bile çok görmelidir. Kürtler kendi birliklerini sağlamalıdırlar. AKP’nin oyunlarına gelmemelidirler. İşte AKP Kürtleri aç bırakarak ardından bölgeye yardım, kredi şeklinde “yatırımlar” adı altında Kürtleri kendilerine bağlamaya çalışıyor. Kürtler bunlara tenezzül etmemelidir, bu tür oyunlara gelmemelidir. Sonuçta kaybedenler, ölenler yine halkımız olacak. Bunlar böyle bilinmelidir. İşte bu nedenle çok kızıyorum, herkese öfkeleniyorum, halka da öfkeliyim, bunları sadece Kürtlere demiyorum, Türk halkına da diyorum; niye bu tür küçük oyunları fark etmiyorlar, böyle bir zihniyete niçin oy veriyorlar, böyle bir zihniyete tek bir oy vermemeliler. AKP tüm bu oyunları oynarken bir taraftan da Baykal ve Bahçeli’nin ulusalcı-milliyetçi-katliamcı yönünü gösterip bize razı olun diyorlar.”

AKP’NİN TEK DERDİ İKTİDARININ SÜRESİNİ UZATMAK

“Daha önce de belirttim CHP ve MHP’nin ulusalcı-milliyetçi-katliamcı yönünü gösterip “bak bunlar gelirse sizi öldürürler, size yaşam şansı bile tanımazlar” diyerek, bu tehditleri bize gösterip, “AKP’ye razı olun” diyorlar. Açıkça Baykal-Bahçeli eliyle ölümü gösterip kendileriyle sıtmaya razı etmeye çalışıyorlar. Bizim önümüze konulan konsept budur; ölümü gösterip sıtmaya razı olun diyorlar. Bu ulusalcı-milliyetçi yaklaşımla Sünni- siyasal İslamcı yaklaşım arasında bir fark yok. Geçmişte uygulanan ulusalcı-milliyetçi faşizmdi. Şimdi AKP eliyle uygulanan ise Sünni-siyasal İslamcı faşizmdir. Halkımız içinde durum budur. Kürtler, halkımız geçmişte ulusalcı-milliyetçi politikalarla kandırılıp yönetiliyordu, oyları alınıyordu. Şimdi ise AKP eliyle Sünni-siyasal İslamcı politikalarla kandırılmaya çalışılıyor. Biliyorsunuz Kürtlerin büyük çoğunluğu Sünni’dir. AKP de bu kimliği kullanıp halkımızı bu yönüyle sömürmeye çalışıyor. Biliyorsunuz özellikle Urfa’da da aynı oyunlar devamlı tekrarlanmaktadır. Tabi bütün bu politikaların arkasında İngiltere var, ABD var. Bu politikalarla amaçlanan Türkiye bölge ülkeleriyle yüksek güvenlikli anlaşmalar yapacak, Güney’deki güçlerle birlikte PKK’yi sıkıştıracak, bölgesel baskı altına alacak, Türkiye’de de AKP eliyle Kürtler kandırılıp sorun çözülmeye çalışılacak. AKP’nin burada tek derdi işte bu bilinen güçleri arkasına alarak ömrünü uzatmak, biraz daha fazla oy almak, iki üç dönem daha iktidarını sürdürmektir. AKP yedi yıldır yaptığı gibi yedi yılı nasıl geçirdiyse bundan sonrasını da bu şekilde bu yöntemlerle geçirmeye çalışacak. Tek derdi iktidarının süresini uzatmaktır.”

DERSİMLİLER HESAP SORMALI

“İşte bütün bu tehlikeler iyi görülmelidir. BDP de bunları iyi görmelidir. İşte tarihinizi bileceksiniz ki sizi bekleyen tehlikeleri göresiniz. Hakeza Diyarbakır için Dersim için de durum aynıdır. Siz Dersimliler, aleviler kendi tarihlerinizi iyi bilmelisiniz. Her önüne gelen Dersim için alevilik için konuşmamalı. Birçok alevi kurum örgütlenmeleri var ancak hepsinden farklı sesler çıkıyor, hepsi farklı farklı şeyler söylüyor. Ortak noktalarda buluşamıyorlar. Kendilerinin doğru temsiliyetini sağlayacak örgütlenmelerini ve doğru öncülerini ortaya çıkarabilmeliler. İşte geçen gün radyodan dinledim; Kemal Kılıçdaroğlu’na soruyorlar; “Onur Öymen ile aranızdaki buz dağı eridi mi?” diye. Kılıçdaroğlu da cevaben “aramızda buz dağı yoktu ki erisin” diyor. İşte görüyorsunuz bir de bu haliyle kendisine Dersimliyim, aleviyim diyor, kendisini böyle tanıtıyor. Temsil ettiğini iddia ediyor ancak kendi değerlerine bile sahip çıkmaktan aciz. Siz Dersimliler de bunlardan ders çıkarıp, bu anlayışlardan hesap sormalısınız. Bu anlayışın üzerine gitmelisiniz. “Bizi kandıramazsınız” diyebilmelisiniz. Tepkiniz bu konuda oldukça sert olmalıdır, tavrınız net olmalıdır.”

SORUN BİR HALKIN ÖZGÜRLÜK SORUNUDUR

“Ben aslında bugün barış konusunda da birşeyler söylemek istiyorum. Bana karşı olan yaklaşımları da eleştirmek istiyorum. İşte devlet tarafı beni “terörist” vb. sıfatlarla göstermeye çalışıp sorunu çarpıtıyorlar. Bizimkiler de Kürt tarafı da benim sağlık durumumu, buradaki koşullarımı ileri sürüp benim adıma eyleme geçiyorlar. Benim koşullarımın kötü olduğunu ileri sürüp benim adıma eylemler yapıyorlar. Bu tarz yaklaşımları kabul etmediğim gibi ucuz da buluyorum hatta çok öfkeleniyorum bu yaklaşımlarına. Beni taklit ederek benim buradaki koşullarımı, koşullarımın ağırlığını ileri sürerek, bunları bahane ederek hareket edemezsiniz. Tamam biliyorum onlar için anlam ifade edebilirim ancak bu sorun bir şahıs temelinde kilitlenmemelidir. Bu sorun toplumsal bir sorundur. Siyasi bir sorundur. Bir halkın özgürlük, kimlik sorunudur. Bunun böyle bilinmesi gerekir. Ben bu tarz yaklaşımlara değer vermem. Ben politik yönelimlere, yaklaşımlara, siyasi akla değer veririm, bu yaklaşım tarzını önemserim. Sorunumuz siyasal, sosyal bir sorundur. Bu tarz siyasal meseleler de siyasal akıl, siyasal yöntemlerle çözülür. Budur politik-siyasi yaklaşım. Bu durum böyle bilinmeli. Gidilen her yerde ben böyle anlatılmalıyım. İşte benim koşullarım tartışılıyor, bunun üzerinden eylemler yapılıyor. Bu tarz bir yaklaşım oynanmak istenen oyunlara araç olmadır. Böyle yapılırsa benim üzerimden oynanan oyunlara araç olursunuz.”

GEREKİRSE AVUKATLARIMI DA REDDEDER GÖRÜŞLERE ÇIKMAM

“Ben tekrar belirtiyorum, önemli olan bireysel durumum değildir. Benim için önemli olan cezaevindeki beş bin arkadaşımın ve halkımın durumudur, onların özgürlüğüdür, benim koşullarımın düzelmesi veya özgürlüğüm ancak ondan sonra sözkonusu edilebilir. Beş bin arkadaşım cezaevindedir yine halkımızın durumu, yaşadıkları ortadadır. Beş bin arkadaşım ve halkımızın durumu ne kadar iyiyse benim durumum da o kadar iyidir. Benim durumum onların durumuna bağlıdır. Onlar nasıl yaşıyorlarsa benim durumum da öyledir. Ben bu soruna böyle yaklaşıyorum, böyle ele alıyorum. Herkesin de bunu böyle bilmesi gerekir. Diyelim ki durumumu iyileştirdiler ama halkımın ve arkadaşlarımın durumu kötü olduktan sonra benim bireysel durumumun burada hiç bir anlamı, hiç bir değeri olmaz. Halkımız bu tarz bir önderliği kabul etti ben de halkımızın bana yaklaşımını böyle anladım. Benim demokratik önderlik anlayışım budur. Beni bu şekilde herkese anlatmak zorunluluğu vardır. Bu anlamayla alakalıdır. Benim anlayışımda, ilişkilerimde anlamaya dayalı bir yaşam söz konusudur. Anlamaya dayalı bir yaşamı yaratmak zorundayız. Anlayan insan özgürleşen insandır. Özgürleşen insan ise güzelleşir, güzel insandır. Güzelleşen insan da hayattan zevk alır. Özgürleşmeyle güzelleşen insan anlamlı bir yaşamın sahibi olur. Daha önce de söyledim anlaşılmazsam herkesi sert eleştireceğim. Gerekirse avukatlarımı da reddederim, görüşlere çıkmam.”

PRATİK ÖNDERLİK YAPAMAM

” Bu koşullarda pratik önderlik yapılamaz, talimat verilemez. Bunu ne ahlaken doğru buluyorum ne de kanunen doğru buluyorum. Bu yaklaşım ne ahlakidir ne de kanunidir. Ben bu hakkı kendimde görmüyorum. Pratik önderlik yapmaya ne koşulum var, ne zamanım var ne de yaşım başım müsait buna. Tabi otuz kırk yıllık siyasi tecrübem var. Burada on yıllık hatta on bir yıllık sosyolojik düşünsel derinleşmem var. Bütün bunlar paralelinde görüşlerimi, eleştirilerimi dile getirebilirim. Ancak bunu da bana çok görüyorlar, konuşma diyorlar. Ben buradakilere de söyledim; onurlu bir insanım, buradaki duruşum onurlu bir duruştur. Bana burada 12 kezdir hücre cezası veriyorlar. Beni bu şekilde disiplin cezalarıyla da sindirmeye çalışıyorlar, ben bunlara gelmem. Beni öldürebilirsiniz de ben bundan da korkmam ancak bana konuşma diyemezsiniz.”

HALKIMIZIN DEĞERLERİNİ HAK EDEN BİR ŞEKİLDE YAŞAMAYA ÇALIŞIYORUM

“Ben burada bir hükümlüyüm. Bunun da çok iyi farkındayım, bu durumumun bilincindeyim. Bir hükümlü olarak burada arkadaşlarıma, halkımıza layık bir şekilde son yürüyüşümü tamamlayacağımı belirtebilirim. Tek amacım budur. Ancak bunları yapabilirim buradan. Halkımıza karşı sorumluluğum gereği kendimi yaşatmak zorundayım, bunun için bu ölümden beter koşullara dayanmaya çalışıyorum. Mazlumların, Kemallerin, Hayrilerin direnişini biliyorsunuz. Mazlum kendini feda etti, Kemal ve Hayri ölüm orucunda yaşamlarını yitirdiler. Ben bu arkadaşların anılarına saygılı olmak zorundayım, onların anılarını yaşatmak zorundayım. Onlar çok cesur insanlardı. Ben açık söylüyorum, onlar kadar cesur da değilim. Belki sıradan biriyimdir, çok abartılacak biri olmayabilirim de. Ancak bildiğim tek şey var, burada onurlu, kişilikli, halkımızı ve değerlerimizi hak eden bir şekilde yaşamaya çalışıyorum. Benim buradaki mücadelem en basit en çıplak haliyle nefsimi koruma mücadelesidir, nefsime sahip çıkma mücadelesidir. Bu konuların bu şekilde bilinmesi gerekiyor.”

TERÖR DEĞİL SAVAŞ VAR

“Bütün bu zor koşullarımıza rağmen barışı getirmeye çalıştık. Bunun çabasını yürüttük. Ancak olmadı, bunu başarmak isterdik, başaramadık. 2010 yılının başlarında olmamız vesilesiyle bu konuya değinmek istiyorum. Aslında barışa giden yolda yapılması gerekenler belliydi, çok basitti. Yine belirtiyorum gözyaşlarının dinmesi iki kelimeye bakar. İnsanların gözyaşları iki kelimeyle biter aslında.: Barış görüşmeleri. Yakınlarını kaybeden aileler bu iki kelimeyi dillendirerek bu sorunun çözümünü Hükümete dayatabilirler. Bu kadar basittir gözyaşlarını dindirmek. Tekrar 2010 vesilesiyle Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Genelkurmay Başkanı’na, Emniyete, İstihbarata sesleniyorum. Barış için herkes üzerine düşen görevi gerçekleştirmelidir. Bu devlet olmanın, devlet ciddiyetinin gereğidir. Bu sorunun çözümü o kadar da zor değil. Bu konuda açık-net görüşlerimiz oldu. Çok da zor değildi bu adımları atmak ancak nedense hiç görülmedi çabalarımız. Ben burada bütün dünya deneyimlerini, barışa giden yolları inceledim, bütün bu çalışmalarımın neticesinde “ülkemizde barışa nasıl gidilir?” Konusunda görüşlerimi yazdım, belirttim, çabaladım. Ancak bu çabalarımız dikkate alınmadı. Bu dikkate almama yaklaşımı karşısında da esef duyuyorum. Kırk elli bin insan öldü deniyor, her iki taraftan toplam kırk elli bin insan öldü. Ancak bunlardan ne kadar sonuç çıkarıldı? Bunu “terör” diyerek açıklayamazsınız. İnsanları bu türden tabirlerle kandıramazsınız. Yaklaşık elli bin insanın öldüğü bir yerde “terör” değil savaş vardır. Başka ülkelerde bu kadar kayıp verilse masaya oturulur, konuşulur, çözüm yolları tartışılır. Ben illa ki bu konuda benimle de konuşun, görüşün demedim. Değişik adresler, değişik yöntemler gösterdim, tespitler yaptım bu konularda ancak bunlar da dikkate alınmadı. Geçenlerde radyodan dinledim.”

HAKLARIMIZ İÇİN MÜCADELE YÜRÜTTÜK

“Cumhurbaşkanı Gül’ün katıldığı törendeki olayı duydum. Orada da “terör”ü sonlandırıncaya kadar mücadeleye devam deniyor. İşte görüyorsunuz dökülen kanlar üzerinden hala siyaset yapılıyor. Şehitlerimiz var deniliyor, kendi şehitlerine de saygıları yok. Madem bir savaş oldu, bunun karşılığında insanlar öldü, bu insanların acılarını dindirecek, bu kayıpların önüne geçecek barışın da yapılması gerekiyor. Devlet adamlığı bunu gerektirir. Biz “93’ten beri barışın mücadelesini yürüttük, son olarak 11 yıldır da burada yürütmeye çalıştım. Bu yönde çabalarımız oldu ama bu çabalarımız sonuçsuz bırakıldı. Evet elli bine yakın insan öldü ancak yeni ölümlerin önüne geçmek bir yana hala bu kayıplar kullanılıyor; “terör” “bölücülük” deniliyor. Biz hiçbir zaman bu vatanı bölmek istemedik. Şehitlerimiz var deniliyor, peki onların şehitleri var da bizim şehitlerimiz yok mu? Biz tüm bu acılarımıza rağmen, arkadaşlarımızın, halkımızın bağırlarına taş basa basa onları barışa ikna ettik, barışa hazır hale getirdik, peki siz ne yaptınız? Acıları körüklediniz. Daha önceleri de barışa dönük bu hamlelerimizi yaptık, bu nedenle yüzlerce arkadaşımızı kaybettik.”

“Son olarak da Kandil’den ve Mahmur’dan arkadaşlarımız herşeyi göze alarak, başlarına geleceklerin farkında olarak bile bile barışa katkı sunmak için geldiler. Bu arkadaşlarımızın gelişinin Hükümet-Devlet tarafından nasıl ele alındığı da ortada. Bu arkadaşlarımızın gelmesiyle amaçladığımız; herşeye, tüm acılarına rağmen Kürtlerin barışa hazır olduklarını göstermek ve sorunun çözülmesi durumunda tavrımızın ne olacağını ispatlamaktı. Ancak bu görmezden gelindi. Bu vesileyle tekrardan gelen arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, halkımıza şükranlarımı sunuyorum. Belirttiğim gibi biz bütün acılarımıza rağmen, arkadaşlarımızın halkımızın bağırlarına taş basarak barışa hazır hale getirdik. Ancak siz hala kanlar üzerinden siyaset yapıyorsunuz. Devlet ciddiyeti burada yok. Ortada bir savaş var, kayıplar veriyorsun. Devlet adamlığı savaşa hazırladığın gibi barışa hazırlanmayı da gerektirir. Savaşmasını bilenler barışmasını da bilmelidirler. İşte tarihten örnekler var. Gandhi savaştı, savaşını yürüttü, barışmasını da bildi. Yine De Gaulle örneği var. Yine biliyorsunuz Churchill ikinci dünya savaşına girdi, savaşını yürüttü ama sonunda barışmasını da bildi, barışı sağladı. Barış için yaptıkları ortada. İşte devlet adamlığı, ciddiyeti budur. Aşiretler çağında da durum böyleydi. İki aşiret birbirleriyle savaşırdı, toplumda önde gelen birileri araya girer, barış sağlamaya çalışırlardı. Barışa hazır mısınız, diye sorarlardı, onlar da kabul ederse, aşiretler arasında barış sağlanırdı. Aşiret hukukunda da bu böyledir. Savaşırlar ve barışırlar. Bu sorunu “terör sorunu” deyip geçiştiremezsiniz, öyle basit yaklaşamazsınız. Biz kimliğimiz, özgürlüğümüz, haklarımız için mücadelemizi yürüttük. Binlerce tutsağı var, halkı var. Bu soğuklarda buz kesmiş dağlarda kalanları var. Oralarda niye bulunduklarının anlaşılması gerekiyor.”

AKP ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİĞİ DAYATIYOR

“Ben daha önceleri de söyledim, benim koşullarımı ileri sürerek hareket etmesinler. Beni taklit etmesinler, beni ileri sürmesinler, benim gibi düşünmeye çalışmasınlar, kendileri gibi hareket etsinler, benim yerime geçer gibi hareket etmesinler, kendi düşünceleri olsun. Yapabiliyorlarsa becerebiliyorlarsa önderlik yapsınlar. Ama nasıl yapacaklar, bunu da kendilerinin belirlemesi gerekiyor. Cuma onlara bir şey demiyorum. Onlara saygım var. Cuma’nın geçen hafta AKP hakkındaki yorumunu dinledim. AKP’nin özel olarak misyonundan bahsediyor, sürecin tehlikelerine işaret ediyor, tasfiyeye vurgu yapıyor, demek ki anlamışlar. Bir şey demiyorum. Kendileri kendi kararlarını kendileri versinler. Hakeza Karayılan’a da bir şey demiyorum, ona da saygım var. Ancak kendi kararlarını kendileri versinler. Ben benimdir, onlar da kendileridir. Kendilerine göre düşünsünler, karar versinler, bana göre karar vermesinler. Onlar kendileri olsunlar. Gerekirse bana, ‘’bize karışma’’ desinler. Biz kendi kararımızı verdik, desinler, sen niye karışıyorsun desinler. Ben buna saygı duyarım. Benden sonra da bu mücadele devam edecek böyle bilinsin. Kendileri kararlarını alırlar. Ben bu kararlarına müdahale edersem, hayır böyle olmaz dersem beni sert eleştirsinler. Ancak onlar da verdikleri kararları uygulamazlarsa ben de onları sert eleştireceğim. Bundan sonra barışırlar mı savaşırlar mı bilemem, karar kendilerinindir. Teslim mi olurlar, direnirler mi kendi kararlarını verirler.”

BENDEN SONRA DA MÜCADELE DEVAM EDECEK

“Ben daha önceleri de söyledim, benim koşullarımı ileri sürerek hareket etmesinler. Beni taklit etmesinler, beni ileri sürmesinler, benim gibi düşünmeye çalışmasınlar, kendileri gibi hareket etsinler, benim yerime geçer gibi hareket etmesinler, kendi düşünceleri olsun. Yapabiliyorlarsa becerebiliyorlarsa önderlik yapsınlar. Ama nasıl yapacaklar, bunu da kendilerinin belirlemesi gerekiyor. Cuma onlara bir şey demiyorum. Onlara saygım var. Cuma’nın geçen hafta AKP hakkındaki yorumunu dinledim. AKP’nin özel olarak misyonundan bahsediyor, sürecin tehlikelerine işaret ediyor, tasfiyeye vurgu yapıyor, demek ki anlamışlar. Bir şey demiyorum. Kendileri kendi kararlarını kendileri versinler. Hakeza Karayılan’a da bir şey demiyorum, ona da saygım var. Ancak kendi kararlarını kendileri versinler. Ben benimdir, onlar da kendileridir. Kendilerine göre düşünsünler, karar versinler, bana göre karar vermesinler. Onlar kendileri olsunlar. Gerekirse bana, ‘’bize karışma’’ desinler. Biz kendi kararımızı verdik, desinler, sen niye karışıyorsun desinler. Ben buna saygı duyarım. Benden sonra da bu mücadele devam edecek böyle bilinsin. Kendileri kararlarını alırlar. Ben bu kararlarına müdahale edersem, hayır böyle olmaz dersem beni sert eleştirsinler. Ancak onlar da verdikleri kararları uygulamazlarsa ben de onları sert eleştireceğim. Bundan sonra barışırlar mı savaşırlar mı bilemem, karar kendilerinindir. Teslim mi olurlar, direnirler mi kendi kararlarını verirler.”

BEN KARARIMI VERDİM, BURADA GÜNLERİMİ ANLAMLI BİR ŞEKİLDE DOLDURACAĞIM

“Ben burada kararımı vermişim. Ne çok ılımlı, uzlaşmacı ne de çok sert bir tutum takınacağım. Politakada esnek olacağım ancak ilkelerimden taviz vermeyeceğim. İki taraflı uç yaklaşımlarda bulunmayacağım. Burada nefsimi koruma mücadelesi vereceğim. Burada günlerimi anlamlı bir şekilde doldurmaya çalışacağım. Mazlumların Kemallerin anısına bağlı kalacağım. Buradaki yürüyüşüm bu şekilde olacak.”

PLANLAR TERSİNE DÖNEBİLİR

“İran idam ediyor, Suriye tutukluyor. Her tarafta halkımıza yönelik baskılar devam ediyor. Her yerde operasyonlar yapılıyor, zincirleniyorlar, kelepçeleniyorlar, tutuklanıyorlar. Avukatlar da tutuklanıyor. AKP İran ile Irak ile Suriye ile yüksek güvenlikli anlaşmalar yapıp Güneyli güçleri de yanına çekip Avrupa’nın, İngiltere’nin, ABD’nin de desteğini alarak Kürtleri tasfiye etmeye çalışıyor. Ancak unutulmamalı ki bu planlar tersine dönebilir. AKP bütün uluslararası güçleri kendi desteğine çekip bizi tasfiye etmeye çalışıyor. Tarihten örneklerde de anlaşılacağı gibi bu plan tersine dönebilir. Bu konuda vereceğim örneklerden birincisi Fransız İhtilalidir. Biliyorsunuz 1791 yılında zor durumda olan Fransız Kralı Avrupa’dan yardım istiyor, o dönem Jakobenler var biliyorsunuz, Jakobenlere karşı Avrupa’nın yardımını istiyor. Bütün Avrupa Kral’ın yardımına koşmasına rağmen halkın desteğiyle gerçekleşen Fransız Devrimi tüm Avrupa’ya kısa sürede yayıldı. Etkileri çok uzun yıllar Avrupa’yı kasıp kavurdu. İkincisi Ekim Devrimi’dir. Ruslar Birinci Dünya Savaşı’ndan çekiliyorlar, biliyorsunuz kendi içlerinde sorunlar var. Bütün Avrupa devrime karşı Çar’ın yardımına koşuyor. Buna rağmen Ekim Devrimi halkın desteğiyle gerçekleşiyor. Ekim Devrimi 1917’de oldu ama 1918’den sonra da Avrupa Çar’ın yardımına koşmaya devam etti ancak bu yardım devrimi engellemedi tam tersine bunlara karşı verilen mücadele bolşevik devrimini daha da pekiştirdi. Bolşevik Devrimi 1918-1922 arası daha çok pekişiyor. Devrimin pekiştiği yıllar bu yıllardır. Bütün bu müdahalelere karşın Ekim Devrimi sınırlarını aşıyor, Avrupa ve dünyaya yayılıyor. Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devriminin kuruluşu ve kazandığı karakter de bu yıllara denk geliyor. Bu söylediklerim uygun bir dille ifade edilebilir. Burada AKP’nin yapmak istediği de aynıdır, yani, bütün uluslararası güçleri kendi desteğine çekip bizi tasfiye etmeye çalışıyor. Buna karşı PKK, Ekim Devrimi gibi bir devrimi gerçekleştirir mi gerçekleştiremez mi bilemiyorum. Bahsettiğim bu iki örnekte de ortaya çıkıyor ki iki devrimi de Avrupalılar engellemek için her tür yardımı sundular, yardıma koştular ancak bu iki devrim tam tersi yardıma koşan Avrupa’yı da etkisi altına aldı kasıp kavurdu. Bizim sorunumuz da benzer bir şekilde ele alınabilir. Bize karşı muazzam bir güçbirliği ve AKP’ye destek olabilir ancak bu, halkımızın desteklediği mücadelemizin büyümeyeceği, yayılmayacağı anlamına gelmez.”

BDP GENŞ YELPAZEDE ÖRGÜTLENMELİ

“Bugünlerde ortaya çıkan İsrail-Türkiye gerginliği biraz da İsrail’in politikalarına dayanıyor. İsrail’in mevcut politikalarıyla İngiltere’den çok fazla destek göremeyeceği ortaya çıkıyor.

Bir Botaş bürokratı, 1998’de Rusya’dan sınır dışı edildikten sonra askıya alınan Mavi Akım Projesi’nin hayata geçirilmesi talimatı aldıklarını belirtiyormuş. Rusya’dan sınır dışı edilmem ve yakalanmamla birlikte Mavi Akım Projesinin hayata geçirildiğini söylüyormuş. Evet, çok önemlidir. O dönem yapılan ittifaklara, anlaşmalara ben daha önce de değinmiştim. Bugün de bu durum geçerlidir. Moskova, Türkiye, bir sürü uluslararası güç bize karşı bu ilişkileri sürdürüyor.”

“BDP için şunu söyleyebilirim. Çevrecileri kadar değişik kesimlerden insanları içine katabilir, geniş yelpazede kendisini örgütleyebilmelidir. BDP kimlik partisi görünümünü aşmalıdır. Ülkenin genel sorunlarına daha duyarlı bir parti haline gelebilmelidir. O yüzden çok değişik kesimlerden insanları, çevreleri kendi içine katabilmelidir, perspektifi bu olmalıdır. Türklerin ve Kürtlerin birlikteliğine hayati derecede ihtiyaç var. Yine büyüyebilmeleri için Çatı tarzı bir araya gelmek, temel konularda ortaklaşmak zorundalar. Ben en eski Mahirci, Denizci olarak bunları söylüyorum. Onlara da bu söylenmeli, bunu en eski Mahirci, Denizci söylüyor denilmeli.”

AYDINLAR ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMALI

“Haluk Gerger yazıp çiziyor ama pratik politikaya gelmiyor, pratik politika yapmıyor. Onu pratik politikaya çağırıyorum. Bir de Nabi Yağcı var, o da yirmi otuz yıldır yazıp çiziyor ama pratik politika yapmıyor. Ellerini taşın altına koysunlar, pratik politika yapsınlar, sadece konuşmakla, yazıp çizmekle bu işler olmuyor. Yine Celal Beşiktepe, Ertuğrul Kürkçü çalışmalarını yürütebilirler, bir şey demiyorum. Ancak ittifaklarını geliştirebilmeliler. Cezaevlerindeki tüm arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. Tüm halkımıza, dostlara selamlarımı iletiyorum.”

ANF NEWS AGENCY

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s