‘İçerideki’ arkadaşımın mektubu
Evrim Alataş – 11.02.2010

Hayat fazlasıyla enteresan. Bol sürpriz, bol tuzak… Kişisel şeyleri yazmayı tercih etmem. Burada yazacaklarım ne kadar “kişisel” olacak bilemiyorum ama yine de bir zorluk duvarıyla karşı karşıyayım. Aslında bu yazı da zaten “duvarlar” yazısı…

Arkadaşımın adı Taylan Çintay. Aynı köyde aynı yıl doğup, bir başka köye yürüyerek okula gittik, aynı sıralarda oturduk ve aynı sloganları atarak büyüdük. Bu “aynılık” belirli bir yaşa kadar bizi götürdü. Sonra o dağa gitti. Yıllarca görmedim. Yakalandı, cezaevine girdi. İki erişkin kişi olarak arkadaşlığımızı bıraktığımız yerden devam ettirdik. Ben ona kitaplar gönderdim, o ise kargacık burgacık yazısıyla, küçücük hücresinden geniş geniş kapılara açılan mektuplar… Bu süre içerisinde ben kanserle cebelleşirken, o ise içeriden bana oksijen yolladı. Ayakta durmanın, direnmenin küçük sırlarını paylaştı. Bu sürede kanser denilen şeyin hayatı insana nasıl sorgulattığını, insana “düşünme” ve “değiştirme” imkânı veren tek illet olduğunu öğrendim. Öğrenirken telaşlanmayı, telaşlanırken korkmayı, korkarken üretmeye gayret etmeyi… Sonra, müebbet hapis cezası almış arkadaşımla karşılıklı sözleştik. O bilmediğimiz bir tarihte çıkacak, ben yaşayacaktım ve çıktığında, yıllanmaya bıraktığım şarabı, köyün tepesinde, bir gece, yıldızların altında içecektik.

Di’li geçmiş zaman kullanmama bakmayın. İkimiz de hayattayız. Bir farkla. O, içeride ve hücrede bir kanser hastası şimdi. Mesane kanseri oldu. İlk ameliyatı yapılacağı sıra günlerce Antep’te bir morgda bekletildi. Aç susuz. Doktorlar ikircikli davrandı. Bir doktoru son anda ameliyatı yapmaktan vazgeçti. Çünkü Taylan “teröristti”. Memleketin “birlik ve beraberliğe” ihtiyaç duyduğu, “hassasiyetlerin” arttığı günlerdi ve bir teröristi iyileştirmek, Hipokrat yeminini zora sokuyordu. Hemşireler odaya girmiyor, tetkiklerini yapmıyordu. Sonra Adana’ya götürüldü, ameliyatını oldu. Ama sağlığı hakkında bilgi alamıyorduk. Odada ranzaya kelepçeli, bir başına, ameliyatlı bir hükümlü…

Taylan’ı cezaevine geri götürdüler. Birkaç ay sonra tekrar ameliyat edilmesi gerektiğini söylediler. Çünkü hastalık sık tekrarlayan bir türmüş. Bu sefer götürüldüğü hastanede (şimdilik hastanenin ve görevlilerin adını yazmıyorum) yine kötü muamele gördü. Anlattığına göre iki gün yemek vermemişler ona. Hemşireler tansiyonuna bile bakmamış. Hakaret etmişler.

Bütün bunlar yaşanırken, telefonla ilgili yerleri arayıp bilgi almaya çalıştık. Ama yok, hastane değil de Guantanamo üssünü arıyormuşuz gibi, asker ağızlı sağlıkçılarla karşılaştık.

Şimdi ben bunları niye anlatıyorum?

Anlatıyorum çünkü ben “dışarıda” baş edemezken bu hastalıkla, içeridekilerin ve Taylan’ın nasıl baş edeceğini düşünüyorum. Hasta tutukluları düşünüyorum. Bu halde, bir ranzaya zincirli olduğumu düşünüyorum, nasıl direnç gösterir insan? Direnç noktaları nelerdir?

Taylan bir mektup yazmış yazarlara. Diyor ki, “Malum, cezaevlerinde ölümü bekleyen insanların haberini okuyoruz. Bedenleri hastalıklardan dolayı eriyen, ömürleri aylarla ölçülen insanlar bunlar. Kalabalık bir seyirci topluluğu önünde ‘sistem’ dediğimiz katil, onları karanlık kuyulara itiyor. Kimileri son nefeslerini tutsak haldeyken verdi. Kimileri son nefeslerine yaklaşıyor… Ama kimseler, neredeyse naklen seyrettiği ölümlerin sorumluluğunu üstlenmiyor. Belki de bu ölümler artık katili kadar seyircisine de haz verir hale geldi.”

Yaşam ve ölüm… Duvar duvar uğraşacaksın. Hastalıkla, bedeninle, zihninle, hastanelerle, hekimlerle, hemşirelerle, askerlerle ve gardiyanlarla. Kolay mı bu?

Devam ediyor Taylan: “Sen; kalabalıklaşan sessizlik, bırak içerideki insan ölsün. Emin ol, o ışıltılı an geldiğinde son nefeslerini anılarıyla birlikte sevdiklerine emanet edip çekip gideceklerdir. Ya sen!”

Evet, ya biz? Ya siz? Hayatlara “bağışlayın” diyemiyor insan, dili dönmüyor. Hele kafan bozuksa!

Bağış diyemiyorum o nedenle, çivisi çıkmış bu yasalar en azından “insani ölçüleri zorlanmadan” uygulansa. Doğru düzgün tedavi edilmeleri için salıverilseler. Bu insanlara zaten “kayıtlardan düşülmüşlerdir” denmese. Savaşın ve esaretin bile ölçüleri vardır. Diyorum ya bunları, kime diyorum… Çoluk çocuğa otuz yıl ceza veren bir hukuk ve devlet sistemimiz var. Neye yanıyorum ki ben?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s