Bir başkadır yaramız

Bir başkadır yaramız

İlhami Sertkaya

Yaramızın üstüne basıp bir nevi ‘karton kahraman’ların ne hikmetse, üstünde boylanıldığındandır yaramız. Acısını derinden yaşayıp yıllarını verenlerin, bedeller ödeyenlerin ‘bilinmezliklere itilmelerini’! beceren egoistliklerin hak etmedikleri ‘başarılarındandır’ yaramız. Çocuklarını dağa vermiş, hasretini özgürlük umudu ve aşkıyla içine gömmüş yaralı bir babayı kimseler bilmez, sormaz da ‘Şıvan Perver’in, Tele vole Yılmaz Erdoğan’ın, Mahsum Kırmızıgül’ ün Ardlarına düşüp, ağızlarına mikrofonlar uzatan bir ortam yaratabilen namerdin namertliğindendir yaramız.

Yaratılan tarihin ne başından, ne sonundan onu yaratanlar değil de, yaratılanın üstüne bir çırpıda konabilen üçkağıtçılığın asalakça gündemleştirilebilmesinden, namerdin merdi sessizce gündemlerden çıkarabilmesindendir yaramız.

Kimseler, adına ‘açılım’ denilen her neyse, o ‘açılımı’ ‘açmak’ zorunda bırakan, rüzgarlar yutmuş, soğuklar çekmiş, ölüler kaldırmış, ateşler geçmiş, bir deri ve kemik kalırken bile romanlara konu olacak gülümsemeleriyle dostun ve düşmanın ‘Mert’ olanını hayretlere düşürmüş, saygınlıklarını kazanmış o yaralı tarihin yarasını fedakarca, olabildiğince saran binlercesinden tekini bilmez de, bir Mehmet metiner’ i, Türk sahnelerine olmayan ‘marifetini’ sunmakla çakır keyif ömür geçirmiş bir Hülya Avşar’ın ağzında bazen çıkan ‘toplumsal sorunlara dermanıymış gibi’ sözlerini de kendilerini de bilirler.

Bingöl karakolundan acımasızca Durmuş Çoşkun Kıvrak isimli komutan tarafından katledilen ve hiçbir şeyden haberi olmayan fukara amcamı, Aynı komutan tarafından Murat suyuna cesedi atılan Hüseyin Morsümbül’ü bilmezler de, Katil komutanın hala serbestce gezip, kendisine neden ‘dokunulmadığını ‘açılım ve demokrasi aşkına’ sormazlar.

Bu vahşi ve çokça örnekleri olan kanlı manzaralar, binlerce yetim çocuklar ortadayken, buna acımasızca sebep olan asker başı orgeneral İlker Başbuğ’un söyleşisindeki ‘Ordunun morali bozuk’ cümlesiyle toplumu ‘top gibi’ oynatan şaklabanlığına göz yaşı dökenler bile var.

Biz bu şaklaban, bu haydut, bu aşağılık ve acımasız mantığın oynatabildikleri bir toplum ve medyasının, ona ‘açılım’ diye kendi çıkarı için ‘uyum’ sağlayan, sağlamaya çalışan o bulanık Kürd versiyonlarının adeta kurbanlarıyız.

Yaramız bundandır..

Saftık, temizdik, halkımızın dünya halkları gibi, özürlüğe, kendi ülkesinden kendi hayatlarının efendisi olmaya layık olduklarını ve bunun gerçekleşmesi için canımızı tereddütsüz ateşlere sunduk, bu kutsal ve erdemlilik davasının kendisisini zaten erdemlilik ve insani, dürüst olduğundan asla kuşku duymadığımız gibi, bizlere yangın vakti sempatiyle bakan her kese değer verdik.

Ama yanıldık…

Bize gülüşler dağıtan o ‘her kesin’ meğer ki mücadele ettiklerimize de gülüşler dağıttıklarını bilmiyorduk işte..

Ya da ben yalnız (mı?) bilmiyordum.

Şimdi bu kadar bedel ödeyenlerin, yangınlardan saçlarını sakallarını ağartmış, dokunsanız adeta patlayacak kadar dertler çekmiş, bedeller ödemiş, kentlere, yokluklara, yoksulluklara, sürgünlere savrulmuşların sözlerini de, seslerini de, fikirlerini de ne dinleyen kalmış, ne de okuyan.

Bundandır yaramız…

Vuruşmaktan, geçtiğimiz acılardan, sınırlardan, kaldığımız açlıklardan, çektiğimiz dertlerden değil yaramız.

Bütün bunları, bilerek gönüllüce yüklendik. Namertlerin, naylon kahramanların, sırtımızdan, kahırlar çekerek, ortamların kapılarına yığdığımız birikimlere, yaralarımıza basarak, birbirlerini idare eden ince hilebazlıklarla ‘üste çıkmasınadır’ yaramız.

Bildiğimiz felek olsa, elime geçse gözlerini kör edeceğim.

‘Felek gözün kör olsun’ demeyeceğim.

‘Açılım’ kapısını bir ekmek kapısı gibi görenlerin, ahlaki olmayan, fırsatçı, ‘Ben ben’ lerin birbirlerine adeta sıra vermeden koşmalarına, koşuşturmalarına bakıyor, otuz yıla yakın bir sürgün hayatın cilvelerinde acı gülüyorum.

Sakın bana kimseler ‘mücadeledir, her şer olur’ gibi ucuz söylemelerde bulunmasın kar etmiyor.

Çok iyi biliyorum ve her şeyi de gördük de, Sürgün hayatlara sürülmüş binlercemizin bir gün ‘açılım’ diye, bildiğimiz (belki de safça değer verdiğim) sanatçısına, siyasetçisine, sorulduğundan;

‘’Hayır ya hepimiz ya da ben de değil’ diyeceğine inanırdım.

Daha çok değerlere inanırdım.

Dedim ya saftık temizdik ‘ya hep beraber ya hiç birimiz’ söylemindeki erdemlilik felsefesiydi felsefemiz.

Adımıza konuşuluyor, sürgün adımıza….

Adımıza ‘ben’ deniliyor, ‘severek dönerim’ deniliyor.

‘Esamemiz’ okunmuyor.

Bundandır yaramız….

‘Esamesi’ bir çırpıda acımasızca ‘silinmek istenen o binler olmasaydı sanki sanatları olacakmış, popüler olacakmışlardı gibi..

Yüklerini taşıyan bir beleş hamala bakar gibi bakıyorlar bize..

Alan memnun veren memnun.

Kıyılara savrulmuş balıklar gibiyiz şimdi

Bundandır yaramız.

‘Cezanız yok ezanız yok’ gidecekseniz gidin be adam!

Birilerinin gözüne girmek için ‘kürt meselesini’ kendi gitmenize alet etmeden gidin.

Gitseniz demokrasi gitmiş olmaz, sadece siz gitmiş olacaksınız. Kürdçe türkülerini söyleyebiliyorsan bugün Türkiye’de, kürd cografyasını ve hayatlarını acımasızca vuranların sana bunu ‘bağışlamasından’ değil, esamesini okumak istemediğiniz binlerin verdikleri bedellerdendir.

‘’Kapalı kapılar’’ söyleminin tarihi, fedekar ve cefakar Kürdistan çocuklarının mücade tarihi kadar eskilere dayanır. Oralarda, dış ve tırnak ile elde edilen değerlerin sahtekarca ‘usulüne’ uydurulup, sırtlarına kanlı ellerin ‘yumuşakça’ sıvazlamalarıyla bir çırpıda sarhoş olan egoistlerin değiştirdikleri söylemleriyle , yaptıklarını kendilerine ‘kar’ kaldığını sanan sömürgen adamını rahatlatılmasınadır yaramız.

17 bin kayıp insanın, binlerce yakılan köylerin, mezarları bile olmayanların, kaç kuşak sürgün yemişlerin unutturma uğraşısına, kendi egoistlikleriyle katkı sunmayadır yaramız.

Hüküm ve hukuku oluşmaması için, sömürgen memurlarının bir ‘sıcak gülüşüne’, bir hilebaz göz kırpmasına dilenip sevdalanan bozuk karakterlerin adeta ‘sil baştan’ yapabilmelerinedir yaramız.

Ama bu kez hiçbir şey, artık bu lanet keyifliklerin aldatıcı hatırına olmayacak ‘sil baştan’. Kırıla vurula demokrasiyi ve hukuku, evrensel değerleri ve hilebazları tanıyan, öğrenen kürdistanın yaralı çocukları, bilinçleriyle, emeklerini üç beş kişiye heder edecek safhaları aşmış.

Türk sahtekar ve cambaz medyasının bilerek öne çıkarıp, ‘açılım’ siyesetini ve kürd sorununu bilerek bu kişilere endeksleyen çabalarına aldanmayacakları gibi, Şıvan perwer’lerin dönüşü de, yetim Kürdistan çocuklarını, sanıldığı gibi heyecanlandırmayacak. Bir halkın adalet ve özgürlük davası, böyle ‘balon’ söylemleri çoktan aşmış. Dersim katliamının külleri içinde, uçurumlarda savrulmuşların ardındaki boynu bükük çocuklarını, uzaklara taşıyıp ‘bag-bahçe’ verilmelerine ‘Allah razı olsun’! dedirtecek trajedinin trajik mantığını, Kürdistanın yetim çocukları tarihe gömdü.

Yaşanmamış, denenmemiş trajediler kalmadı çünkü.

Bilinmeyen ve bilinmeyenler de kalmadı, kimse heveslenmesin. ‘Devrimci ağalıkların, popüler şarkıların hatırına, bu halkın davası artık heder edilmeyecek.

Hala bu anlamsız çabalardan, kendi egoistliklerini gizleyip, ‘dertlere dermanmış’ gibi yansıtabilmeleredir yaramız.

İmkan sağlandığı, süslü sahnelere sürüp, medyalaştırdıkları kürdü elinin altında tutup, yetim Kürdistan kürdü’nün acılarına, adalet ve erdem isteklerine, söylemlerle, hayırsız mesajlarla, açıklamalarla vurdurtan sömürgenin hilebaz planlarının piyonları da heveslenmemeliler.

Kan revan içinde, ‘vizyontele’lerle eğlenceli çekimler, gösterimlere biz de gülmüştük. Ama yaramız gibi, gülüşlerimiz de bir başkaydı.

Yılmaz Erdoğan’ a, ‘bir kürdçe film ‘ yapmasını öneren BDP başkanı da bunu bilmeli.

O imkanlar biz de olsa, vizyontele’leri, silip süpürecek ne anlamlı güldürü ve ne unutulmaz filmler, gösterebiliriz dünya aleme. Senaryosunu kaleme aldım bir zazaca filmin gerçekleşmesi için bilgi gönderdiğim, Mahsun Kırmızıgül’den ‘umutlu cevap’ aldığımda ‘saftım’.! Kaç yıldır tozlu raflarda, bağırtılarını boğmaya, gündem dışı etmeye uğraşılan yetim bir Kürdistan çocuğu gibi duran bu ve benzeri emeklere bakıp ‘durmadan duruyorum’. Orada, mesela Hasan Bildirici’nin Pariste kimliklere naylon satarken, elindeki kitaba yapışmış gözlerindeki resmini okuyorum. Sonra kendi romanlarını kendisinin satmak zorunda kalan bir Kürdistan yazarını düşünüyorum. İkinci baskısı yakından çıkacak ‘Haydutlar Kuşatması’ romanınım, bir ‘normal’ ülkenin yazarının yayımlamış olması durumunda, nasıl yankılar uyandıracağını düşünüyorum.

‘Anormal’ hallerimize değil de, ‘anormal hallerimizin’ üstüne basıp, yaşanmış trajedilerin, sebebi, ve suçlusunu ‘açılım’ projesiyle belirsizleştirme mantığınadır yaramız. Yasaklarını, iletişim devriminin yerle bir ettiği şarkıları, türküleri isteyenin dinleme zorluğu sıfırken, şarkıcının türkücünün, sanatçısının ‘Açılım’ diye medyalaştırılmasını bir ‘lütuf’ gibi topluma yutturulmasına çırpılan akışlar içinde, sesi boğulmak istenen yaralı coğfaryanın, kederli insanlarının yarasıdır yaramız.

Aldatılmayacak, kendimiz yaramızı saracağız. Hiç olmazsa, bu acı gerçeği öğrendik.

Eh, ‘anormal’ bir hayat içinde, bunu öğrenmek, bu bilince varmak da önemli bir aşamadır.

Acılarımızı ve emeklerimizi sömürmelerinin bütün kapılarını kapayacağız. Kişilerin kişisel mutluluklarını, ‘Toplumsal mutluluklarımızmış’ gibi lanse eden çaba sahiplerinin sahtekârlıklarına, Kürdistan’ın yetim çocuklarını göstereceğiz. Ulusal özgürlüğün ‘’olmazsa olmaz’’ gerçekliğine, karanlık tezgahlarda, acımasız ölümleri gösterip, ‘açılım’ sıtmasına razı edecek bütün sahte, tuzak teorileri, söylemleri yerle bir edecek bilinci yükselteceğiz. Bin çeşit demokrasi, bin çeşit evrensel hukuk, bin çeşit özgürlük, bin çeşit insanlık değil, bir tek olduğunu, bütün insanlara, uluslara, halklara gerektiğini, bizlere de gerektiğinin basit gerçekliğini haykırırken, ‘açılım’cısına da, ‘kapalım’ cısına da haykıracağız.

‘Buyurun’ diyeceğiz, ismini, içeriğini, niyetinizi açık söyleyin, değilse, ‘iyileştirme’ ve anlamsızlaşmış küçük hesaplarla, bir halkın özgürlük hakkını, kişilerin özgürlük hakkına indirgeme oyunlarının şifrelerini çözebilecek yaralı, onurlu, bilinçli, birikimli bir kuşağın yükselen, yükselecek ayak seslerinden çıkacak çağdaş rüzgârlar, bütün çağdışı hesaplarınızı, sizi silip süpürecek.

Bu gerçeği iyi bilenlerin, kendi kişisel ‘ego’larını tatmin etmek için, medyalaşma uğruna küçülmesindendir yaramız.

Hangi ‘el’ el atarsa ‘kendi kürdünü’ rahat bulabilmesindendir yaramız.

Bu yara bizim, kendimiz sarmalıyız, saracağımız yaraya bir ‘çürük bez parçası’ fırlatıp, arkasına bakmadan, bir el işaretiyle Türk hilebaz medyasına koşanların, yaramıza aldırmadan, rahatça konuşabilmelerindedir yaramız.

Kime ne diyelim, böyledir işte yaramız.

Fakat, çaresiz ve çaresizlikten değil yaramız, belki son bir kez, tarihin ‘cilvesine’ uğramış olabiliriz.

Ama ‘son bir kez’.

Bundandır yaramız…

İlhami Sertkaya

13-2-2010

http://www.ilhamisertkaya.net

hesrete@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s