Hayatın İçinden Yüreğimize Akan Doyumsuz Bir Taddır Türkülerimiz:

Hayatın İçinden Yüreğimize Akan Doyumsuz Bir Taddır Türkülerimiz:

Derin ve köklü bir tarihe sahip,folklorik zenginliklerle birlikte günümüze kadar gelmiş türkülerimizi dinlediğimizde gah ağlayıp üzüldüğümüz,gah neşelenip halaylar tuttuğumuz,gah tarihi bir takım olayları yeniden yaşadığımız, bazen dostluk bazende intikam hırsına büründüğümüz, bazen derya olup taştığımız bazende kara toprağı eştiğimiz duygular yaşadığımız,sevgiliye varmanın umudunu dokuduğumuz,varamadığımızda da feryada dönüştürdüğümüz, doğamızla bütünleştiğimiz, doğduğumuz mekanları uzaktan uzağa bu türkülerle dillendirdiğimiz, kendimize yakın kıldığımız ve yüreğimizdeki hasreti giderdiğimiz türküler türküler türküler…… hayatımızın içinden çıkıp gelen ve yüreğimize akan türküler………..

Dersim ve genel olarak Mezopotomya’da türkülerin varlığı tamamen tarihsel olguların tanıtımı veya tanımlamasıyla gerek Sosyolojik gerekse Edebiyat açısından olmazsa olmaz birer tarihi kesit ve kanıttırlar. Bu türkülerle birlikte yazılamayan tarihimizden izler,yasaklanan inançlarımızdan ibareler, kaybolup gitmeye ramak kalmış dillerimizden nefesler alıp yaşamaktayız, kelimeler öğrenip beslenmekteyiz, tarihsel haksızlıklara çokça maruz bırakılmış bir toplum olarak yaşamımızı ve bizleri en iyi tanımlayan geçmişten bugüne kadar söylenen türküler ve yöremize has anlatılan masallardır.

Yazılı tarihleri ve Edebi eserleri olmayan bizim gibi toplumların kendi milli değerlerini yaşatabilmeleri ancak sözlü edebiyat ve bu edebiyatın geleneğiyle mümkün olmuştur.Kendi benliklerini bulamamış topluluklar,Aşiret veya başka kavimler insanlığın oluşumundan bugüne kadar sürekli başka topluluklara saldırmış,baskılar uygulamış kendilerinden olmayan kültürleri kendilerinmiş gibi göstermiş veya sahiplenmişlerdir.Dersim’li ve Kürt bir sanatçı olan Rahmi Saltuk’a yıllar önce türküler hakkında bir soru sorulurken “kürtçe türkülerin başka dilde söylenmesine ve anlamını yitirilmesine karşıyım bu nedenle bilmediğim bir dilden türküleri değiştirerek söylemem” diyordu ve çokta haklı bir söylemdi çünkü o zamanlarda kürtçe türküleri türkçeleştirip yozlaştırıyorlardı halada bu tarz müzik yapanlara rastlamaktayız,her halkın kendisine göre yaşadıkları olaylar ve bu olaylardan yaratılan kültürel öğeler vardır, bu öğeler başka dillere çevrildiğinde görsel ve içsel özelliklerini yitirirler, buda iyi bir davranış olmasa gerek.

Anadolu ezgilerini özellikle kürt ezgilerini ve türkülerini doğumumdan bu yana , özellikle müziği algılamaya başladıktan sonra, genellikle türkçeleştirilmiş olarak dinledim. Türk musikisi diye algıladım ve kendimde türkçe müzikler arabeskler dinledim, devrimci marşlar ve özgün diye tabir edilen müziği hep türkçe dinledim ve halada dinlemeye devam ediyorum,bundan herhangi bir rahatsızlık duyduğum anlaşılmasın müziği her dilde dinlemek bana ayrıca bir haz vermektedir müzik gerçektende özgünlüğünü korumalı ve türkünün çıktığı koşulla değiştirilmeden okunmalı, türkçeye çevrilen kürtçe parçalar tam bir başkalaşıma uğramakta ve kültürümüz asimile edilerek bozulmaktadır rahatsızlığım bundandır. Bu nedenlerde dahil olmak üzere belli bir dönem sonra bendede uyanan ulusal bilinç tekrar kendi özüme ve anadilime dönmemi sağladı bu dönüş benim kendi kültürümle yüzleşmeme ve bugüne kadar doğru bildiğim bir çok bilginin aslında yanlış olduğunu bana ve bizim gibilere yanlış öğretildiğini farkettim. Bu farketmişlik beni biraz daha öze doğru dar anlamda çekirdek topluma doğru araştırmaya itti,belkide küresseleşmenin üzerimizde yarattığı bu “mikromilliyetçilik” dalgası ve kürt özgürlük hareketinin ulusal anlamda yarattığı değerler benimde bugüne kadar doğru bildiklerimi sorgulama ve yeniden değerlendirmeme gerekçe oldu. Küreselleşmenin kaybolmakla yüzyüze kalmış değerlerin tekrardan yaşatılmasına bir vesile olması bu kültürlerinde dünyamızdaki diğer kültürlerle öznelliğini yitirmeden kaynaştırılması gerektiğinide vurgulamamda yarar vardır yani çağdaş sentezlerle yoğrulan bir kültürü diğer milletlerde daha rahat tanıyabilir ve anlayabilirler.

Asırlardır süregelen bir gelenek ve hayatın hiçbir evresinde terkedilmemiş bir inanç hiç kuşku yok ki bizde de köklü kültürel dokuların oluşmasına neden olmuştur. Bağımsız yaşayan bir toplum olmamamıza rahmen doğal yöntemlerle toplumsal rituellerimizi bugüne kadar taşımış kısmen tahribata ve yokoluşa tabii tutulmuş olsada büyük bölümünü yaşatmayı başarabilmişiz. Kimliğimizi çeşitli baskılardan ötürü ,kendi yaşamımızı sürdürme, düşüncesiyle inkar etmiş olsakta ana dilimizi günlük yaşamımızda kullanmayı ihmal etmemiş konuşmaya devam etmişiz, İnançlarımız yasaklanmasına rahmen kendi yöntemlerimizle devam ettirmiş bugüne kadar sürdürmüşüz sunni islam dayatmalarına karşı sürekli dikkatlı olmuş bazı noktalarda özellikle cenaze kaldırma sırasında okunan arapça dualar dışında özgünlüğümüzü korumasını başarmışız.Bu anlamda da türkülerimiz çok önemli bir duruşu bize anlatmaktadır.

Çume diyare bederan/ ketim nav cema rençberan/ weki kare me karkeran/ne keni me ne ro dime

Kendi iktidarlarını veya devletlerini kurmuş topluluklardan farklı olarak büyük oranda sözlü edebiyatla kendi kültürlerini günümüze kadar taşımış bizim gibi topluluklarda türkülerin varlığı elbetteki daha ayrıcalıklı ve kutsal denilecek kadar önemli bir yere sahiptir. Bizler kendi sorunlarımızı sürekli (sosyal, siyasal) türkülerde bir şekilde dile getirmiş meramımızı anlatmışız, türkülerimiz sevdamızında isyanımızında sesi olmuştur.Türkülerimizle güzel bir dünyanın sıcacık düşlerine kapılmış yol almışız, çocuklarımızı ninnilerle uyutmuş o ninnilerdeki güzel nağmeyi onlarla tanıştırmış, insan özüyle harmanlamış, herkesin eşit yaşayacağı kardeşçe yaşayacağı bir bilince eriştirmiş ve hayatımızın bir parçası haline getirmişiz. İşin özü türkülerimiz yaşamımızın içinde çıka gelen büyük bir güç kaynağıdır bizler için, her yürekte mutlaka yer edinir ve karşılık bulur, kimisi aşktan kimisi kavgadan kimisi hastalıktan kimileride hasretten ve yoksulluktan türkülere asılırlar bu anlamda türkülerde vefa vardır acı ve sevinç vardır, türkülerimizin kutsallığıda toplumumuzun yüreğinden çıkıp gelmesinden kaynaklıdır.

Bölgemizde hayatımıza dair yazılı herhangi bir romana yakın geçmişe kadar rastlamış değiliz oysa türkülerimizde bu yazılamayan romanları görebilmekteyiz, türküler bizlere bırakılmış milyarlarca liradan daha değerli miraslardır. Mahmut Baran’ı dinlediğimiz zaman hayatımızdan bir çok kesiti bir anda yaşamış gibi oluyoruz, Ehmede Xani veya Cegerxun’u dinlediğimiz zaman kürt tarihi hakkında bir çok bilgiye sahip olmaktayız, türkülerimizin yüreğimizde ve belleklerimizde yer edinmesindeki en büyük etkenlerin içerisinde en önemlileri bunlar olsa gerek,tarihsel ve kültürel zenginlikleri beraberinde taşımış olmaları…

Kürt müziğinin usta yorumcularından Şıvan Perwer’de Xezal’ı dinlediğimizde derin bir hasretlik yüreğimizde beliriverir,zozana gideriz, süphan’a çıkarız,Xezal’ın aşkıyla sarıp sarmalarız yüreğimizi, “Kine em” parçasını dinlediğimizde tarihimizi ve kimliğimizi daha iyi anlarız, Feqiya Teyra’dan “Hay Dıl” parçasını dinlediğimizde çaresizliklerden dolayı Halepçe’de veya Beyruttaki hekimlerden medet umarız derdimizin çaresizliğini ve kimsesizliğimizi yaşarız gönül yarasının merhemsiz melodisini dinleriz, Aşkları, hüzünleri,mutlulukları,ayrılıkları alır yüreğimizin bir köşesine koyuverir türkülerimiz,adları unutulmaya ramak kalmış önemli şahsiyetleri bu türkülerin sayesinde tanır yaşatırız,tarihsel bir çok olgunun yazılmadığı önemli ayrıntıları bazen bu türkülerde görebilmekteyiz.

Ez xerîbê ustî xwar im
Dil da kul im kûr dinalim
Dikim nakim we nabînim
Êdî jar im ezî kal im

Türküler insana kocaman bir deryayı andırır, yüz yüze bildiğin kadar,yeterki deryayı kirletmeden anlam ve önemini kaybettirmeden korumasını bilelim.Türkülerin kıyısında şöyle bir yolculuğa çıkıldığında neler görmez neler hatırlamaz insan.Fiziki anlamda yaşamlarını yitirmiş bir çok şahsiyeti mısraların içerisinde sıralar durur dudaklarımız, „Yakamoz“ parçasıyla Ahmet Kaya’yı dinler gibiyim,daha dün bu kıyıda türküler söylemişti, ona besteler yapan şiirler yazan Yusuf hayaloğlu’nu görüyorum,dudağında yarım kalmış cığarası ve ömrünün eksik mısralı dizeleri.. fakat birileri Ahmed’e tahammül edememiş yaka paça kovmaya çalışmışlardı gerekçesi „ben kürdüm“ demişti, Pirsultan’ı görüyorum bu kıyıda elinde Asa‘sı dilinde şiirleriyle umuda yol alırken bir anda darağacında dik duruşuyla görüyorum gerekçesi“ben aleviyim“ diyordu, Ahmet Arif’i beşiklerin diyarı Anadolu‘suyla dinliyordum, türkülerin kıyısında hüzün vardı,Dersim vardı,Çorum,Maraş vardı,sürgün hayatlar vardı,işkenceler,zulümler , katliamlar vardı, İbrahimlar,Denizler,Mahirler, Mazlum ‚lar vardı onların türküleri yankılanıyordu bu kıyıda…dinliyorum hemde bıkmadan tekrar tekrar,Türkülerin kıyısında uzunca bir yürüyüşe çıkmıştım, hayatın içinden gelen ve kimilerini kavgada kimilerini hastalıkta yakalayan ölümlerin bıraktığı gam kederi yaşıyordum…Sivas Madımak’ta yanarak can veren Muhlis Akarsu‚yun„Akarsu‘yum yansamda/ kül olup savrulsamda/ bazı bazı gülsemde/yine gönlüm hoş değil“türküsünü dinliyorum bu kıyıda , hemen ötesinde Hasret Gültekin söylüyor; „yetiş ya erenler canımdan oldum“ „bir insan ömrünü neye vermeli „diyordu „tükenip gidiyor ömür dediğin“hüznün ve hasretlerin doruğa ulaştığı bir duygu yaşıyorum ,göz yaşlarımı ne zaman kuruttum bilemiyorum ama bizim yaşadığımız ülkede en erken tükenen gözyaşları olsa gerek çünkü türkülerin kıyısında o kadar hüzün görülüyorki hangi yöne başımı çevirsem acımasızca suratıma vuruyor,hayatın içinden çıka gelen ve bizleri aynı zamanda yaşanmış olaylar karşısında aydınlatan türküleri dinlemeye devam ediyordum…Ape Musa’nın söylenmemiş türkülerini dinliyordum, Ayşe şan,Said Gabbari,Ehmede Xani, Feqiya Teyra, Meyrem Xan,Şıvan Perwer,M.Arif Cizrevi, Kawis Ağa, Aram Tigran ‘dan kürtçe klamlar dinliyorum…Diyarbakır zındanlarında newroz ateşini tutuşturan dörtlerin kavgasını aydınlattığı ve özgürleştirdiği türküleri dinliyorum öte yandan bir sabah vakti köyünün ırak bir yerinde vurulmuş ceylanları için anaları tarafından yakılmış ağıtlar yüselir bu kıyıda,Halepçeler gelir kulağıma binlerce çocuk ve oracıkta cansız yatan her bedene yakılmış yanık türküler dinlerim,bir ulusun üzerinde oynanan oyunların ve esir alınmış bir halkın esaretini kıran türkülerin bazende coşkulu ezgileriyle doluyor kıyı…

Wezê daketim kel û kaşxanan
Wezê daketim serê birc û van dîwaran
Wezê bi serkela dilê xwe de mijûl ji xeman û kulan û derdan birîn in
Dîsa bombe û baran e
Her derê girtî mij û dûman e
Dîsa nale-nala birîndaran e
Dengê dayika tê li ser lorikê wan e
Bavik bi keder xwe davêjine ser zarokan e
Lê zarok mane bê nefes, bê ruh û bê can e
Ax birîndar im

Türkülerimizin kıyısında yürüyüşüme devam ederken ve onları dinlerken kendimi bir anda politikayla uğraşır gördüm,çünkü türkülerimizin içeriğinde bizlere uygulanan baskı ve zulümlerin sesleri vardır, sömürülen parçalanan ulusumuzun gam yüklü dağları vardır, kendi dillerinden türkülerini söyleyemeyen bir halkın feryadı vardı.yaşlılarımızın başka bir dilde konuşmak zorunda oluşlarının coğrafyamıza bıraktığı acıların iz düşümleri vardı türkülerimizde.Cigerxun’un „kine em“ şiirinde yazdığı gibi…bende kendime soruyordum kime ez?

Em in rojhilat,
Tev birc û kelat.
Tev bajar û gund,
Tev zinar û lat.
Ji destê dijmin:
Dijminê xwînxwar,
Xurt û koledar
Ji Rom, ji Fireng,
Di rojên pir teng,
Bi kûştin û ceng.
Parast, parast
Parast min ev rojhilat
Kîne em?
Hey hey hey kîne em?

Türkülerimiz kimliğimizi rahat bir şekilde bizlere anlatmaktadır, bazı kürt kardeşlerim kürt olmadıklarını söylediklerinde dinledikleri ve kendilerini dinlerkende kendilerinden geçtikleri kürtçe klamlardan kendilerini nasıl kurtarabilirler,o klamlar sen busun diyor ötesini karıştırmaya gerek kalmıyor..türkülerimiz siyasetten kimliğimizi tanımlamaz içtenlikle tanımlar ve bizlerde türkülerimizi dinlediğimizde kendimizi onlarla bütünleşmiş hissederiz. Bu anlamda Kürtlerin türkülerine bakmak ve onları dinlemek çektikleri acılara yaşadıkları baskı ve zulümlere bakmak demektir, o derinliğe inmek demektir.Kimliklerine ,inançlarına dillerine ulaşmak demektir.Sürgünden ve göçebelikten en çok etkilenen biz kürtler gittiğimiz heryere kendi türkülerimizi sırtlayarak gitmişiz,onlardan asla ayrı yaşamayı göze alamamışız, yükümüzün en mühim kısmı taşıdığımız bu türkülerdir,herşeyimizi onlarla paylaşmışız başka dost ve yar bulamamışız; “lı ber destan, kur dınalım,be welatım,ka welate mın ka,ez sewume, bırındarım, be dermanım,ka mala me, ka mal u melale me?” görüldüğü gibi türkülerimiz bizim vazgeçilmez bir parçamız ve en değerli sermayemiz olmuş ve olmaya devam edecektir. Kendilerini modernite adı altında değişime zorlayan ve kültürlerine set çekenlere Şah Hatayi’nin şu dizelerini hatırlatarak sonlandırmak istiyorum.

“Şu dünyanın ötesine vardım diyen yalan söyler/baştan başa sefasını sürdüm diyen yalan söyler”

Kendimizi kandırmadan içtenliğimizle,bizleri var eden türkülerimizle yaşamı anlamlandırmak ve türküt tadında yaşamak dileğimle..

Ali Haydar Gürbüz (24.09.2010)

haydargur@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s