Mazlum Doğan Ankara günlerini anlatıyor

HABER MERKEZİ – Kürt Özgürlük Mücadelesinin “Çağdaş Kawa”sı olarak nitelendirilen Mazlum Doğan bundan tam 29 yıl önce Diyarbakır Cezaevi 35. koğuşun 9 nolu hücresinde üç kibrit çöpü yakıp kendini asarak hayatına son vermişti.

Bugün milyonlar tarafından bir direniş bayramı olarak kutlanan Newroz’un çağdaş direniş kimliğini kazandıran isim olarak kabul edilen Mazlum Doğan bugün ölümünün 29. yılında bir kez daha anılıyor.

Mazlum Doğan PKK’nin kuruluş sürecinde hayatını kaybeden birçok kadro gibi arkasında büyük bir miras, fakat az sayılabilecek yazılı belge bıraktı. Bu belgelerden en önemlilerinden biri de tutukluğu sırasında Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesine verdiği ifade. Mazlum Doğan buradaki ifadesinde hem PKK’ye katılış süreci hem de Batman’da yaptığı örgütleme çalışmaları sırasında karşılaştığı zorlukları ayrıntılarıyla anlatıyor.

İşte Mazlum Doğan’ın kendi dilinden Mazlum Doğan’ın Ankara günleri, örgütleme çalışmaları:

1974-75 senesinde ben üniversite sınavında Hacettepe’yi tutturmuştum puan olarak. Hacettepe’ye kaydımı yaptırdım. Daha önce de ben sol eğilimliydim, çeşitli sol yayınlar, gazeteler, dergiler, kitaplar okuyordum. Marksizme, Leninizme sempati duyuyordum. Yüksekokula geldikten sonra o sıralar başlangıçta ADYÖD vardı. Bir iki defa ADYÖD’e, bir iki sefer DGB’ye ve TSİP’e gittim; ama orada pek fazla kişiyle tanışmadım, tanımıyordum. Daha sonra ADYÖD kapatıldı. Bu arada Hacettepe Derneği v.b derneklere gidip gelmeye başladım. Buralarda devlet, demokrasi, faşizm, parti örgütlenmesi, mücadele konusunda çeşitli kişilerle konuşur, tartışırdım.

Benim gibi konuşup tartışanlardan biri de Şahin Dönmez’di ve Şahin Dönmez’le biz aynı sınıftaydık Hacettepe’de, hazırlıktan beri beraberdik. Şahin Dönmez 1975’ten sonra, herhalde ortalarından itibaren sık sık ulusların kaderlerini tayin hakkından bahsetmeye başladı. O sıralar Şahin Dönmez dışında da aslında bu konu konuşuluyordu. Özellikle TKİP tarafından. “TKİP davasında işçi köylü sorunu” falan diye broşürler falan vardı. Başkalarının milli mesele hakkında fikirleri olmamakla, ulusların kaderini tayin konusunda bilgi sahibi olmamakla suçluyorlardı. Ben onu da okudum. Zaten aslında bende bir açgözlülük var. Ben ne kadar kitap, ne kadar dergi, gazete falan çıkıyorsa hepsini alıp okumak istiyordum. Bir kısmını okuyabildim, bir kısmını okuyamadım. Bu ayrı bir sorun; ama hepsini sıralıyordum.

Bu konuda o zaman benim gibi Ankara’da öğrenci olan kız kardeşim vardı. Aynı zamanda da okula devam ediyordu, maaşını da alıyordu. Sıkıştırıyordum, para buldukça alıyordum. Araştırıyordum, okuyordum.

Araştırma, incelemelerimde, zaten kendim Türkiye’nin başka illerinde okumuştum. Daha önce Eskişehir’de. Balıkesir’de okumuştum. Ben devrimci sempatizan olduğum sıralar, devlet, demokrasi bulduğum her türlü kitabı milli mesele konusu dahil okuyordum. Marksizmin-Leninizmin bütün temel konularla ilgili görüşlerini kavramaya çalışıyordum. Bu arada Şahin’le milli mesele, ulusların kaderini tayin hakkı konusunda konuşuyorduk. Şahin’in net, kesin ve doğru görüşleri henüz gelişmiş değildi. Bilmiyordu doğru dürüst; ama sağdan, soldan öğrendiği kadarıyla konuşuyordu. Sonradan çıkardığım kadarıyla veya anlaşılıyor ki, demek ki bu konuyla uğraşan veya bu konuda konuşan başka insanlarla ya temas halindedir ya da onlarla belirli bir tartışma içerisinde falan bulunmakta bu nedenle bunları sık sık gündeme getirmektedir. Beraber oturduğumuzda, çay içtiğimizde, yemekhaneye falan gittiğimizde sürekli konuşmalarımızda milli meseleyi ön plana çıkarır, bu konuda görüş beyan etmemizi isterdi. Bizim bu konuda araştırma yapmamızı isterdi. Tabii o sıralarda başka kişiler tarafından da konuşuluyor, tartışılıyor, araştırılıyor, üzerinde duruluyordu.

Ben milli mesele konusunda kitap araştırmaya, bulduklarımı okumaya başladım. O dönemlerde henüz “ulusların kaderini tayin hakkı”, Marks’ın milli mesele vs. gibi eserler piyasaya çıkmamıştı. Başkalarından araştırdık, aradık, taradık. Bulamadım ben pek fakat diğer çeşitli siyasi grupların veya dergilerin, çevrelerin bu konudaki görüşlerini de öğrenmeye çalıştım. Bulduğum kitapları okumaya çalıştım. 1976 yılına doğru artık milli mesele hakkında ben de birkaç kitap okumuş, bazı şeyler biliyordum: Ama elbette daha sonraki kadar gelişmiş, net kesin görüşlerim henüz yoktu. Yalnız bu arada Şahin’le yine ara sıra konuşmalarımız devam ediyordu. Şahin dışında başka kişiler vardı. Onlar daha sonra bu harekette yer almadılar. Onlar da milli mesele konusunda görüş beyan ediyor, ileri sürüyorlardı, fikirler belirtiyorlardı.

HAKİ KARER İLE TANIŞMA

Ben DDKD kuruluş toplantısının yapıldığı zaman DDKD’ye gittim. DDKD’yi ve DDKD’lileri sevmezdim. DDKD ve DDKD’lileri burjuva milliyetçisi olarak görüyordum ve kesinlikle daha baştan beri ben onlara karşıydım. Oraya gittim. Oradaki konuşmaları beğenmedim. Ben kendimi enternasyonalist çizgide bir Marksist ve Leninist görüyor veya öyle olmaya çalışıyordum. Onları da milliyetçi olarak görüyordum, bu nedenle kendilerine pek bir yakınlık duymuyor, onlarla pek fazla konuşmuyordum bile. Çünkü kendilerinin zaten Marksizm hakkında pek görüşleri yoktu.

Bir ara başka bir arkadaş beni Haki ile tanıştırdı. SBF yurdu muydu, yahut Hukuk bahçesi miydi iyi hatırlayamıyorum. Haki bana milli mesele hakkındaki görüşlerini de dahil çeşitli konularda görüşlerini söyledi. Bu arada DDKD’yi de benden daha sert, daha kıyasıya eleştirdi ve burjuva milliyetçisi olduklarını, çalışma yöntemlerini, anlayışlarını, ideolojilerini eleştirdi, bu benim hoşuma gitti. Daha sonraki dönemlerde de yine bu kişiyi bulmak onunla konuşmak istedim; ama sık sık kendisiyle karşılaşamadım, konuşamadım. Ama kendisine karşı bir hayranlığım sözkonusu idi ve giderek bu hayranlık, onlarla beraber hareket etmeye, ideolojilerini benimsemeye kadar gitti. Yalnız, kişinin kendisine hayranlıktan çok, anlattığı düşünceler benim de düşüncelerime denk geliyor, uygun geliyordu. Ben bu kişilerin bir grup mu, bir hareket mi veya şey mi olduğunu bilmiyordum; ancak kendileri tarafından tasvip edilmek, kendileri tarafından görevlendirilmek istiyordum, bayağı da heyecanlı idim bu konuda. İşte memlekete geldiğimde, kardeşim de dahil, pek çok kişiye, o arkadaştan, Haki’den ve yine Haki’nin arkadaşlarından daha sonra benim de arkadaşlarım oldu Cemil gibi Duran gibi; öğrendiklerimi hemen anlattım, işte Ortadoğu’da bir ekonomik, siyasal ve sosyal huzursuzluk sözkonusudur.

HAYRİ VE KEMAL’İ CEZAEVİNDE ZİYARET

Ortadoğu, dünyada ekonomik bakımdan çok büyük öneme sahiptir. Bugün dünya ekonomisine sahip olabilmek için Ortadoğu petrolüne sahip olmak gerekmektedir. Çağlar boyunca Ortadoğu hep siyasal bakımdan çok önemli bir merkez olmuştur. Dünyaya hakim olmak isteyenler, işte ilk çağdaki egemenler olsun daha sonraki feodal dönemde olsun hatta kapitalist dönemde olsun Ortadoğu’ya sahip olmak istemişlerdir. Ortadoğu bugün kapitalizmle sosyalizm arasındaki çekişmenin odağını oluşturuyor. Ortadoğu’da Kürdistan çok stratejik bir yerde yeralır. Kürdistan’ın jeopolitik önemini iyi kavramak gerekir, işte eğer Ortadoğu’da emperyalizm kovulmak isteniyorsa, Ortadoğu emperyalist-kapitalist bloktan koparılmak isteniyorsa, mutlaka Ortadoğu’nun gericiliğin yoğunlaştığı merkez olan Kürdistan’da devrim yapmak gerekiyor. Bu da Kürdistan devrimi, Kürdistan devriminin önderliğini burjuvaziye, burjuva milliyetçilerine bırakmak, proletarya önderliğindeki bir devrimle mümkün olabilir.

Kürdistan’da bağımsız bir proletarya partisi oluşturmak, proletarya önderliğinde işçileri, köylüleri, esnafı ve diğer yurtsever sınıf tabakaları örgütlemek gerekiyor. İşte bu konuda Kürt aydınlarına, Kürt gençlerine görev düşer. Bize görev düşüyor, biz bu konuda faaliyet yürütelim, benzeri konularda o dönemde arkadaşlar tarafından savunulan bize de anlatılan görüşleri ben de çevreme anlatmaya çalıştım. Hatta 1976 yılı Haziran ayı falandı herhalde, o dönemde Suruç’ta bir Suruçlu bir genç öldürülmüştü, adını hatırlamıyorum Hacettepe’de bizim okulun öğrencisiydi, bu kişinin cenaze törenine bazı arkadaşlar gelmiş katılmışlardı Ankara’dan, Hayri ve Kemal de bunların içindeydi. Bunlar yakalanmışlardı Suruç’ta, Diyarbakır’da cezaevine getirilmişlerdi. Ben bu arkadaşlarla henüz fazla sıkı ilişkim olmadığı halde Karakoçan’dan çıktım ziyarete geldim. Herhalde hatırladığım kadarıyla bilmiyorum 1200 mü ne de para, harçlık verdim. Yani oldukça yakınlık duyuyordum ve beraber faaliyet yürütmek istiyordum. Daha sonra, diyelim bir genç tanıdıysam, ya da bir insan tanıdıysam herhangi bir bölgeye gitmek, ona hareketin görüşlerini anlatmak istiyordum.

1976 sonları mıydı, 1977 başlan mıydı kesin hatırlamıyorum, ama o dönemde ben okulu bırakmak, artık tümüyle kendimi hareketin ideolojisi doğrultusunda faaliyet yürütmeye vermek istedim, ona adamak istedim. Böyle bir örgütlenme veya bir görevlendirme söz konusu değildi. Yalnız bu arkadaşlar henüz kendi görüşlerini kavramadığım için bana pek o sıralar güven duymuyor, bu tür görevler falan vermiyorlardı.

Örneğin bir görüşler konuşulacaksa ideolojik olarak kendileri konuşurlardı, ben de yanlarına oturup dinliyordum. Benim bu isteğim kabul edildi. Ben kendim dedim işte gideceğim, yani para mara falan istemiyordum, zaten yoktu da, o sıra çok ilginç yöntemlerle biz para buluyorduk. Örneğin ben aileme başvuruyor, diyordum ki, birtakım elbise alacağım diye dayatıyordum veriyordu 1000, 800, 900, 600 lira para; ben onu götürüyordum ya Haki’ye veriyordum, ya Cemil’e veriyordum ya kitap alıyordum.

Ya da diyelim benim Ankara’da ya da İstanbul’da bir yerde tanıdığım bir arkadaşım var Diyarbakırlıdır, duyuyorum işte ailesinden falan adresini araştırıyordum, yanına geliyordum; yahu işte sen nesin, ne düşünüyorsun, ona hareketin görüşlerini anlatarak taraftar bulmaya çalışıyorduk. Yani tek tek kişilerle bile uğraşıyorduk. Bir adamı ben bilmem Batman’da tanıyorsam, onun peşinden gidip mümkünse onu kazanmak, onun vasıtasıyla orada bir çevre edinmek çabası içerisine giriyordum.

BATMAN’DA HAKİ’NİN YERİNİ ALIŞI

Batman o dönemde olduğu gibi şimdi de büyük bir işçi kentidir. Batman’da geniş bir kitle temeli oluşturabilmek, her siyasi organizasyonu özellikle, ben işçi sınıfını temsil etme iddiasındayım diyenlerin arzusudur, amacıdır. Bir ara benden önce Haki arkadaş Batman’a gelmiş; fakat Kürtçe bilmediği için ve Batman’daki burjuva milliyetçileri tarafından da “bu Türktür burada ne arıyor”, işte “bu hem Türktür hem Kürtçülük yapıyor” biçimindeki suçlama ile karşı karşıya kaldığı için Batman’ı terketmek zorunda kalmıştı. Daha doğrusu Batman’ı terketmeden önce bana Kürtçe bilen bir arkadaş falan yok mu yanıma gelsin biçiminde bir arzu belirtmişti.

Ben bunu duydum, çırpındım illa Haki’nin yanına gideceğim, beni bırakın gideyim falan diye. Fakat Haki kendisi Batman’ı terk etti. Ben Haki’ye söyledim işte beni gönder dedim, yalnız o da henüz yeni olduğum, tecrübesiz olduğum için hem ağır olabilecek bir görevin altına, bir sorumluluğun altına girip ezilmemden korkuyor, hem de şevkimi, heyecanımı kırmak istemiyordu, “sen bilirsin” dedi. Ben 76 sonlarına doğruydu valizimi topladım, ailemden kopardığım parayı da alarak o zaman pek fazla sayılmazdı herhalde 500 lira paraydı, Güney illerine geldim. Duyuyordum Ceylanpınar’da ne olacak, işte faşizm konusunda bir seminer verecek, ben arabaya atlıyorum Ceylanpınar’a gidiyordum, kahvede oturuyordum birinin yanında işte, yahut TOB-DER’de oturuyordum. Bazı kişilerle bireysel ahbaplık, dostluk kurarak, mümkünse evinde yatmaya çalışıyordum. Ertesi gün seminere katılıyor, bildiğim görüşleri savunuyordum. Böyle turist gibi geziyordum. 1977’ye doğru artık ben Batman’da kalmaya başladım. Sık sık Batman’a gidiyordum, bir hafta kalıyordum, 3 gün kalıyordum, 5 gün kalıyordum.

‘KALACAK EV YİYECEK YEMEK BULAMIYORDUM’

Bazen dışarıda kaldığım da oldu. Yani yaz aylarına doğru. Nisan ayına doğru yatacak ev bulamıyordum, yemek de bulamıyordum; ne yapıyordum, dışarıda yatıyordum. Ama diyelim ben TÖB-DER’e gidip oturuyorum, ya da Lis-Der var gidip oturuyordum, akşama doğru oluyor bir genç, bir delikanlı “ağabey bu gece bizim eve gidelim” diyorsa, hiç fırsatı kaçırmıyor, direkt onların evine gidiyordum. Ertesi gün davetsiz olarak gittiğimde oluyordu. Yani zar zor idare ederek kalmaya, propaganda yapmaya çalışıyordum. Diyelim ki, bir genç beraber oturuyoruz, beraber çay, sigara içiyoruz, ben ona hemen herhangi bir konu falan açarak hareketin görüşlerini götürmeye, onun tasvibini almaya çalışıyordum. Bu konuda Batman grubundan bir kısım insan buradadır, bunlar tanık olmuşlardır, benim dışarıda yattığımı da bir kısmı bilir, aç kaldığımı, perişan kaldığımı da bilir.

Kısacası aslında halkın misafirperverliği sözkonusuydu, gençlerin, bu tür davetlerini falan hiç kaçırmıyorduk. Hatta bir kısmı diyelim elbiselerimiz kirli, bu evde kalıyoruz, sabahleyin bize temiz giyecek elbise, gömlek de veriyorlardı, gömleğimizi falan da değiştiriyorduk. Bu yalnız benim için değil, başka arkadaşlar için de sözkonusu yani, biz belli oluşmuş bir fon veya bir merkezden veya bir şeyen gelen bir para ile ya da şuyla, buyla geçinmiyorduk. Bir köye, bir kasabaya, şuraya, buraya bir yere oturuyorsak bu kimisi hemşerilikten olabilir, uzaktan bir tanıdıktan olabilir, bir merhabadan olabilir, biriyle diyelim bir yerden bir yere otobüsle yolculuk ediyor, kendisini şahsen tanıyorsak veya konuşuyorsak, nereli olduğunu öğreniyorsak daha sonra peşini bırakmaz gider onu arar bulur, onun vasıtasıyla orada iş yapmaya, bazı kişileri tanımaya, hareketin ideolojisini, görüşlerini götürmeye çalışırdık. 1978’in sonlarına kadar bu böyle sürdü.

Benim faaliyetlerim 1978 ortalarına kadar, Ağustos’una kadar, Temmuz’una kadar hep böyle bu tarzda sürdü. (…)

ANF NEWS AGENCY

1 Comment

  1.  REZALET SİSTEMİ DEVAM EDİYOR.

    İ. Tatlıses Kürtçe türkü söylemeye başlayınca ölüm kararı çıkmış.
    Kürt değilsiniz. Tek başınıza düşünemezsiniz. Kendi dilinizde şarkı söyleyemezsiniz, doğruyla yanlışı ayırt edemezsiniz. Tek başınıza karar veremezsiniz, PKK ve KCK’ niz bile bizim tarafımızdan kurulup yönetilecektir. Varlığınızı yüce Türk milletin varlığına katarak, (Türk varlığına armağan ederek) eriyecek ve yok olacaksınız. İşte AKP’ nin de devam ettirmeye çalıştığı Türk-İslam sentezinin Kürtleri imha politikası.

    TATLISES’İ VURAN SİLAH MİT’TEN:

    Kürt sanatçısı İbrahim Tatlıses’e düzenlenen suikast için İstanbul’a gönderilen 2 Kalaşnikof tüfeğin MİT’in elemanı tarafından suikastı düzenleyen Abdullah Uçmak’a İstanbul’da teslim edildiği iddia edildi. MİT haber elemanının, saldırı ile ilgili kuruma hiçbir uyarıda bulunmadığı öne sürüldü. MİT paravan basına sızdırma yaparak olayda Irak Kürtlerinin parmağı olduğunu söylemişti. Siyasi hedef açık ve nettir. Ibrahim Tatlıses, Irak Kürtlerini ziyartte Kürtçe beste yapmış ve bestesi Kuzey Kürdistanda da büyük ilgi toplamıştı. Devlet 30 yıl boyunca milyonlarca Kürdü Türkleştiren İbrahim Tatlıses’e de acımadı.
    MİT ELEMANLARI 50 OLAYA KARIŞTI:
    Son 3 yılda MİT’in haber elemanlarının İstanbul’da yaklaşık 50 olaya karıştığı belirlendi. MİT haber elemanlarının karıştığı olayların büyük çoğunluğunun PKK-KCK eylemleri olduğu polis tarafından da tespit edildi. Kasım 2009’da Erzincan’da MIT’in binasi basilarak arama yapildi.Belgelere el konularak, MİT Şube Müdürü Şinasi Demir ile personeli Sadri Barkın İnce ve Kıvılcım Üstel”terör örgütü’ üyeliği iddiasıyla tutuklanmıştılar.., sonra herzamanki gibi tahliye edildiler. Birinci baskin Erzincan’da oldu ama Türkiye’nin agir gündeminde geri planda kalmisti.
    Ayrica Erzincan MIT’in ince yeri. MİT bu alanda en az 14 000 kişinin katlinden sorumlu, çünkü Kürdistanda katledilen faili meçhul insanların kaderi buradan belirleniyordu, zalim Türk feleği en acımasız operasyonlarını buradan koordine ediyordu. Erzincan’da el konulan belgeler herzamanki gibi açiklanmadi, sonradan klikler arasi celiskilerde santaj malzemesi olarak kullanildi, devletin (itibari), güvenligi için hasir alti edildi, konusulmadi..

    HAKİME KURŞUN:
    Mart 2011’de Başak-şehir’deki adliye lojmanlarına gelen bir araçtan uzun namlulu silahla ateş açıldı. Kurşunlardan bazıları mahkemeye giden hakimin aracına isabet etti. Yakalanan saldırganların arasında bir MİT elemanı bulunduğu ortaya çıktı. Kayıtlara girdi.
    Kemalist Askeri kanat denetimine giren PKK İmralı oluşumu Kürtler üzerinde otorite kuramayınca ve büyük oranda Kürt aydınları uyanıp halkına sahip çıkınca, seçimlerde de başarılar sağlanınca, TC devleti yeni bir atak yaparak KCK yapılanmasına girdi. Bundan amaç, Suriye sınırına kadar dayanan halk ayaklanmalarının Kürdistan’a sıçramasının önüne geçmek, ‘ MİT kontrolündeki PKK dışı Kürtlük’ şeklinde gelişebilecek ve dünya kamuoyunun desteğini alabilecek gerçek, bağımsız bir ayaklanmayı kontrol altına almaktır. Devlet böyle bir ayaklanmayı, ortadoğuda ki gelişmelere paralel olarak kesin derecesinde görüyor, MGK tarafından da savaş planları çerçevesinde KCK ve PKK örgütlerine görevler veriliyor.
    Öcalan’ın avukatlığını yapan bir şüphelinin, savcılıkta açıkça MİT’e çalıştığını söylemesi, KCK denen yapılanmayı, aynen Devrimci karargah, DEV-SOL, Maoist Komünist partisi, Hizbullah ve benzeri paravanlar gibi deşifre etti.
    TC devleti terör ögrütlerini ya kendisi kuruyor veya var olanları ele geçiriyor: Ovacık Mercan vadisinde 17 TİKKO elemanını yokederek kendi adamlarını MKP önderliği adı altında örgütlediler ve onları kısıtlı da olsa hala kullanıyorlar. Devlet içinde çelişkiler ortaya çıkmasaydı bu kan emici keneler daha ne kadar masum insanın kanına girecekti. Dikkat edilirse ölen kitlelerin hemen hemen hepsi de Kürt oluyor. Devletin KCK örgütlenmesi başarılı olsaydı daha ne kadar Kürt ölecekti. Seçimlerde bile olay çıkarııp Kürtlerin oylarını düşürme planlarını yapmışlar…
    MİT belgelerinde ortaya çıkan diğer bir gerçek ise, TC nin PKK yi herzaman Kürtlerin esas temsilcisi olarak tutma hedefidir. Bu anlamda Kürtler dünyaya çapulcu eşkiyalar olarak tanıtılıp, tecrit edilecekler, halktan Kürt örgütü adı altında olduğunca fazla insan öldürtülerek Kürtlerin birliği engellenecek, haklı mücadele saptırılacaktır. Bugün yüzbinlece Kürdün dediği gibi eğer PKK olmasaydı Kürt devleti çoktan kurulmuş olacaktı.
    MKP, Solcular, sahte Aleviciler gibi devlet paravanası oluşumlar, KCK Apocu gibi adlarla halka empoze edilen polisiye örgütler bir araya gelerek Dersim’de sarsilan hegemonyalarini tamir ederek Kürt halk mücadelesini saptırmanın yeni taktiklerini uygulayacaklar!.
    2 Temmuz 1993 Madımak katliamından sonra yükselen Alevi muhalefetinin ve örgütlenmesinin zaten yüksek olan Kürt muhalefeti ile buluşma ihtimali Devletin en büyük korkusu olmuştur. Bu sadece bir tespit değil bir itiraftır. İtirafı yapan dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’dir. İtirafın yapıldığı kişi dönemin Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan’dır. Demirel, sol ve Kürtleri bölmek için kullanılan diğer hareketlerin artık yetersiz kaldiklarini, Özcivan’a açıkça söylemiştir. Devamında; bu kaygı nedeniyle devlete yakın ve önemli Akademisyen bir Alevi şahsiyetini çağrılarak Alevileri toparlaması (!) için görevlendirdiklerini de söylemiştir. Sayın Özcivan bu itirafları bir Alevi Dergisinde yazmıştır. Görevlendiren şahsiyette gerekeni yapmıştır ve de yapmaya devam etmektedir. Bu şahsiyetin ve kurduğu Vakfın birincil görevi Alevilerle Kürtleri birbirinden uzaklaştırmak olmuştur. Öz Türk – Öz Müslüman ve Alevi İslam kavramları bu dönemde türetilmiştir. Alevilerin Kürt olamayacağı tüm Alevilerin Türk olduğu da bu dönemin ürünüdür. Bu şahsiyet kendi ardıllarını da yaratmıştır ve Alevi Kamuoyunda bu ardıllar ve türevlerle bir hayli etkin olmuşlardır. Yani büyük oranda Devletin istediği olmuştur.
    Aleviler devletin katil çeteleri için birer arka bahçe oldular.
    Aleviler bu oluşturulan Türk – İslamcı yapılarıyla Aslında her birisi birer Ergenekon mensubu olmuştur. İP partisinin de katıldığı yeni devlet örgütlenmesi çerçevesinde, basına yansıyan çeşitli raporlara ve haberlerle Alevi kurumlarında çeşitli toplantılar yapıldığı ve görüşmeler gerçekleştirildiği ortaya çıktı. MİT Alevileri kullanarak Kürtleri bölme siyasetini yürüttü…Ancak bütün bu haberlere ve raporlara rağmen Alevi kurumlarından hiçbir şahsiyet Ergenekon kapsamında gözaltına alınmadı, ifadesine dahi başvurulmadı. Ayne MİT *HAKAN FİDAN- kanunu ile uygulanmak istenen dokunulmazlık işlevi gibi. Bunun bir nedeni olmalıydı. 1993 Türkiye’sinde Aleviler Kürtlerden nasıl uzak tutulması gerektiği düşünülmüşse bugünün iktidarı için bunun dışında bir şey daha gereklidir; o da Alevilerin top yekun bir nüfus olarak Ergenekon operasyonlarının karşıtı değil de müdahili olması gerekliliğidir. Bu nedenle “Ali Balkız ve Kazım Genç” suikast planı ortaya çıkmıştır. Henüz yargı aşamasında olduğu için çok fazla üzerinde konuşamıyoruz ancak şunu belirtmeliyim ki; Suikast planı ve verilen ifadeler incelendiğinde özellikle Ali Balkız suikastının bir düzmeceden ibaret olduğu çok net anlaşılmaktadır. ( Kazım Genç’le ilgili suikast planı ve ifadelerini henüz göremedim.) Suikast planı yapıldığı tarihte Ali Balkız ABF nin Genel Başkanı değildir. Dahası Alevi örgütlenmesinde hiçbir rolü de yoktur ve hiç de bilinir biri değildir. Ali Balkız daha sonra Genel Başkan seçilmiştir. Ali Balkız’ı bilinir yapan ise bu suikast planlarının ta kendisidir. Ayrıca suikast planlarının Ali Balkız’ın aylar öncesinden boşalttığı bir eve yapılması da dikkat edilmesi gereken bir husustur. Ali Balkız suikast planı yapıldığı tarih itibariyle Alevi Kamuoyunda sansasyon yaratmak isteyen bir örgütün hedefi olabilecek birisi değildir. O tarihlerde daha bilinir insanlar vardır. (Bu yazıdan bu düzmece planda Ali Balkız’ın bir rolü olduğu anlamı çıkartılmamalıdır. Kastettiğimde bu değildir.)
    Peki bu neden yapılmıştır. Alevilerin iki kanadı vardır. Bu kanattan birsi görevlendirilen şahsiyetle birlikte Devletin ve Sistemin yedeği haline gelmiştir. Bu kanat da bunu inkar etmemektedir. Diğer kanat ise muhalif karakterini korumaktadır. Sokağa çıkıp eylem yapabilmektedir. İtiraz yetisini kaybetmemiştir. Böylelikle bu kanadın Ergenekon sürecine müdahil edilmesi ve olası karşıtlığının önlenmesi sağlanmıştır.
    Ergenekon operasyonlarıyla da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi kurumlar ortadan kaldırılmaya, Ahmet Şık, Nedim Şener gibi isimlerde susturulmaya devam etmektedir. Bunlarda Ali Balkız’ın olası suikastçıları olarak yargılanmaktadır. Ali Balkız’da davanın müdahilidir. Bu isimlerde İbrahim Şahin ve Veli Küçük’le beraber Ergenekon örgütünün üyesi olmakla suçlanmaktadırlar. Alanlar farklı olsa da örgütün bir bütün olduğu söylenmektedir…

    Artık, dostumuzu, düşmanınımızı tanımanın, ideolojik saplantıları bir tarafa bırakmanın zamanı geldi. Bugün için bize sağ-sol, Türk Arap dostluğu-kardeşlikleri gibi saçmalıklar bir fayda getirmez. İslamın bize vereceği bir şey olamaz. Irak devleti yakında 3 parçaya bölünecek, orada ki sahte kardeşlik-birlik dirlik yalanlarının da sonu gelecektir. Müslümanlık adına AKP de 130 Kürd milletvekili var, Müslümanlık adına 9 milyon Kürt kendini Türk olarak görüyor. Ama bu Müslümanlar için, Kürd bir kafirdir ve ona bir nebze de olsa hak verilemez. Yaklaşık 10 senelik AKP iktidarında tek bir Kürt köyünün okulunda Kürtçe serbest bırakılmamıştır. Tek bir Kürt ismine bile hala izin verilememiştir.Türklerin Başbakanı, tarihsel geleneklerine uymaya devam ediyor: 1930’lu yıllardan itibaren regüler devlet politikası haline gelen halka yabani sistem aralıksız devam ediyor…O yıllar Faşizmin dünya çapında zirvede olduğu yıllar. Faşizm gençliğe, gençliğin eğitimine ve endoktrine edilmesine çok önem veriyor. Azınlıkların yokedilmesi bu endoktrinasyonun hedefi olarak görülüyor. İtalya’da anaokullarına kadar inen faşist örgütlenmeler ortaya çıkıyor. Hitler, Mussolini’den öğrendiği kitlesel gösterileri inanılması güç devasa boyutlara çıkartıyor. Mussolini ise Atatürk’ ten çok şey öğrendiğini açıkça söylüyor. Almanya’da faşizmin ‘ein volk, ein reich’ (tek millet, tek devlet) sloganı, Kemalistlerin attığı bir slogan ve bu politika Kürtlerin sistematik imhasına parallel geliştiriliyor. Kemalistler dünya faşizminin öncülleri olarak Rum ve Ermenleri acımasızca ellemişlerdi ve Kürtlerin sırası gelmişti. Yüzbinlerce aptal, kriminal vahşi insan, bir gösteri alanında tek bir komutla disiplinli ve uyumlu bir şekilde aynı hareketleri yaparak varlıklarını uyduruk bir millete ve Paşa’ya adamış oluyorlar. Bu eylemler, özelliklede Dersim Kürt soykırımı arifesinde bütünüyle kitlesel ve adeta dinî bir havaya büründürülmüş ritüeller oldu. Çünkü Dersim soykırımı ile, baş paşanın dediği gibi ‘çıbanbaşı’ Kürtlerin hak ve hukuk talepleri en az 100 sene geriye atılmıştı.
     
    Türkler kadar cümle başı, ‘baş’ kelimesi kullanan bir millete rastlanamaz. ‘başbuğ’, ‘başhakim, başvekil, ‘başkan’, etc.. etc..İradesiz, şuursuz,soysuz, sopsuz insanların zayıf noktalarına vurgu yapılarak, 10 çocuğu da ölürse, adama ‘ başın sağolsun’ diye ekstra işkence etmeye gidilir. Burada ‘baş’ diye kastettikleri, ‘çoban’ kılığında, kan döken, baş kesen bir işgalci olması gerek!!
    Dünyada kendi meclisine ‘büyük’ adına takanlar göçebe Türklerdir: neden normal bir millet meclisi değil de ‘büyük millet’ meclisi oluyorlar?
    Kaldi ki ‘büyük’ denilen bir millet bu şekilde göçebe olamaz. İyi milletler doğdukları topraklara sadık ve onu en iyi kullanabilen toplumlardır. Almanlar’ın Amerikaya, Türkiyeye gideni olmuş ama bu Türklerin dakikada bir yaptıkları gibi sürü şeklinde oradan oraya yığınak yapıp onun bunun memleketini bozmaları, yakıp yakmaları şeklinde değildir. ‘Büyük Türk’ denilen Rum+Arap+Fars+Türkmen kırmaları bu defa da Avrupanın ortasına yığılmaya başladı. Nasıl bir büyüklük ki, dünyanın en güzel topraklarından biri sayılan Akdeniz, Marmara ve Ege alanlarını ceheneme çeviriyor, bu yetmiyormuş gibi bu defa da başkalarının topraklarına yığılıp onu onu da bozmaya çalışıyor? Türk resmi ideolojisi beşikteki bir çocuğu dahi Orta Asyalı olduğuna ikna etmeye çalışır, 7 göbek sonrasında dahi Anadolu’nun yerlisine, onun Orta asyalı olduğu, Kurt sürüsünü takiplen buraya kadar geldiğini temel alan resmi devlet doktirini, okuldan işe kadar her yerde sistematik uygulanıyor ve insanların beyinleri çelinerek, kendilerine yabancı, doğdukları yere düşman birileri olduklarına inandırılıyorlar. Bu şekilde yetiştirilen göçebe sürüsü hangi ülkeye varsa oraya da yabancı kalmaya devam ediyor. Büyük göçebe kendisini hiç bir yerin yerlisi olarak göremiyor! Dünya üzerinde sadece Türkiye’de, halka oranın yabancısı oldukları devlet okullarında okutulur, sadece Türkiye’de,Türkiye’nin yerlisi olmayan Türklerin, ‘türkiye devleti’ denilen bir oluşuma sahip oldukları kendi resmi kurumlarında doktirine edilir.
    ‘Fert yok cemiyet var, hak yok vazife var’ düsturu bugün bütün okullarda küçük çocukların her sabah söylediği andımızda ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun’, ‘ ne mutlu türküm diyene’, ‘bir türk düyaya bedeldir’ sözleriyle tekrarlanıyor. Bugün onbinlerce Kürt okulunda bu ritüeller aralıksız devam ediyor. Kürt çocuklarının beyinleri acımasızca yıkanarak Türkleştirilip kendilerine yabancı, ‘üstün ırk’ denilen Orta asyalı bir kavmin ‘, anadoluyu işgal etmiş fertleriymiş gibi yetiştiriliyorlar. Faşizm, ferdin bağımsız bir kişilik olarak var olmasını reddeder. Aslolan Paşa’nın, başkanın, Şef’in, Führer’in, Duçe’nin, Cadillo’nun liderliğinde, onun gösterdiği istikamette milletin yücelmesi için ferdin her şeyini feda etmesidir. Aslında Atatürkçülük, ‘Ebedî Şef’ kültü etrafında, kalıcı bir faşist tahakküm arayışıdır. Bu kült, bütün katiller, kan emiciler için ayrıcalıklarını sürdürecekleri bir sığınak vazifesi görmektedir.
    Kürt soykırımlarının sonu, AKP tarafından da devam ettirilen bu sistem ayakta olduğu müddetçe devam edecektir. Esas soykırım Kürdün geleceğini sistematik şekilde yokeden, eğitimiden dine kadar uzanan Türk-İslam sentezidir. Sahte laiklik adına 5.3 milyon Kürt kandırılp kimliğine yabancılaştırılmış durumda. Alevilik, Kemalizm adına kürtleri kandıran sahte modernistler de, İslamcılardan farklı değildirler. Maoist komünistlerden, Devrimci karargah, Halk kurtuluş cephesine, solcu sendikalardan, masum dinseverler adı altında Kürtlerin beyinlerini yıkayan, özel harb dairesince ayakta tutulan ve göbekten Türk ordusuna bağlı Hizbullah gibi örgütler Kürt çocuklarının asimile edilmesinde birer yan araçtan başka bir şeey deüillerdir. Türk devletinin terör örgütlenmesini, özel harp dairesininin yeni yapılanmalarını, doğal Kürt hareketini bloke etmek, onu saptırıp dünyadaki tabii desteklerinden koparmak için, kendisine bağlı olarak örgütlendirdiği belgelenmiş durumda. Erdoğan kliği bu belgeleri sadece kendisine direkmen karşı olan askerleri tasfiyede -şantaj anlamında- kullanırken bu olşumun devamında ise diretmektedir. Evren-Özal-Demirel-Çiller-Ağar-Ecevit den kalan miras devam ediyor: AKP Kürdistandan tek bir Türk askerini bile geri çekmemiştir, masum köylüleri katleden tek bir köy koruyucusunu bile azaltmamaıştır.
     
    Asker-polis elbiseli Türkler kesilen Kürt kafaları ile fotoğraf çekmeye devam ediyor, imamın ordusu ‘fahişelere’ asker elbisesi giydirerek türkü söylettirmeye devam ediyor.  
    Kürt değilsiniz. Tek başınıza düşünemezsiniz. Doğruyla yanlışı ayırt edemezsiniz. Tek başınıza karar veremezsiniz. Varlığınızı yüce Türk milletin varlığına katarak, (Türk varlığına armağan ederek) eriyecek ve yok olacaksınız. “Ne mutlu Türküm diyene” “Bir Türk dünyaya bedeldir” “Türk, öğün, çalış güven.” gibi şiarlar, yaygınlaşan bayraklar ve heykeller birlikte, ulusun belleğine bir daha silinmeyecek şekilde yerleşmiştir. Peşpeşe gerçekleşen yenilgilerin yarattığı çöküntüyü ve suskunluğu yaşayan Kürt, kabuğuna çekilmiş, Türklüğüne razı olmak zorunda kalmıştır. Şentürk, hastürk, yıldırımtürk, öztürk, aslantürk, kahramantürk gibi soyadları alan Kürt, köylerinin değişen, Türkleşen isimlerine de pek karşı çıkamamıştır.Koyunlar gibi o basit hareketleri okul ve kışlalarda hep birlikte yaparak kıvama geleceksiniz. İşte o zaman sizin yerinize düşünen, karar veren, sizi yöneten bir azınlığa sorgusuz sualsiz teslim olacaksınız. Bir komut gelecek elinizi kaldıracak, bir başka komutla indireceksiniz. Bir sürü gibi. Anaokulundan başlayarak hazırol ve rahatta durmayı, uygun adım yürümeyi nasıl olsa öğrenmiş bulunuyorsunuz. Çocuklar ve gençler, sizler birer küçük Türk koruyucu askersiniz. Komutanlarınızı dikkatle takip edeceksiniz. Onlara Paşa diye hitap edceksiniz. Sakın düşünmeye, dilinizi konuşmaya, onunla düşünmeye, kendi kendinize karar vermeye kalkmayın. Sadece denileni yapın. Dünyada faşizmin en çiğ ve kaba haliyle varlığını sürdürebildiği yerler Türkiyenin okulları, Türklerin bayrak salladıkları, kendi toprakları diye saydıkları bütün Kürt şehir ve köyleridir.
    Kürdistan’ da koşullandırılan yaklaşık 450 000 i resmi ve 128 000 ni de paramiliter koruyucu, Irkçı, Alevici, Şiici, Maocu Komünist partisi, Devrimci karargah-kurtuluş cephesi, Müslüman Hizbullahçı kılığında örgütlenmiş askeri güç, din adı altında örgütlenmiş Hizbullah-Diyanet-Nurcu-Süleymancı-Bektaşici-Fetullahçı-kontralar bir bütün olarak AKP diktatörlüğü altında da geleneksel süreci devam ettirmektedirler.
    Varlık koşulunu geleneksel bir düşman algısı üzerinden inşa ederek ifade eden Türk kimliğinin 20. yüzyıldan bugüne kadarki en büyük düşmanları, Ermeniler, Kürtler ve Anadolu Rumlari olmuştur. Bizanslılarla iç içe geçen göçmen Orta asyalılar ve ortadoğulular yeni bir millet oluşumuyla, Anadolu’da geriye kalan toplumlara karşı büyük bir kin ve nefret dalgasının temellinide sağladılar: işte ‘türk’ denilen ucube budur. Zira Mustafa Kemal’in Nutuk’unda, meziyetlerinden (!) ötürü övmekle bitiremediği Nurettin Paşa’nın, “Bu ülkede ‘zo’ diyenleri (Ermeni) temizlediler, ‘lo’ diyenleri (Kürt) de ben temizleyeceğim” sözü, o güne dek yapılmış ve sonrasında yapılacak olanları, devlet ricali ağzıyla özetleyen ciddi bir itiraftır. İttihatçıların, doğrudan veya dolaylı yollardan (deportation) Ermenileri katletmesiyle başlayan bu süreç, Nurettin Paşa’nın Koçgiri’de Kürtlere karşı giriştiği ilk katliam denemesi (1921) ile sonrasında kurulacak olan Cumhuriyet’e de miras bırakılacaktır.
    “Annem Kürt ama babamın ailesi Ermeni. 12 Eylül’de öğrendik Ermeni olduğumuzu, kendimizi Kürt sanıyorduk, devlet biliyormuş, biz bilmiyorduk. O zaman Ankara’d a çalışıyordum, eşimin, ailemin yanına köyüme gidemiyordum. Gelsem de tokat yemeden dönemiyordum. Sonra ailemi yanıma aldırdım, annem babam kaldı bir tek. Zaten köylerde sadece yaşlılar kaldı. Ama onlar Ermeniliğini söylemiyor baskıdan, buradan göçen gençler söylüyor özgürce.”
    Resmi adıyla Tunceli’nin Alanyazı, halkın diliyle Dersim’in Xozun köyündeyiz. Bir zamanlar Ermeni kilisesinin olduğu alanda, kiliseden kalan tek taşın üzerine oturmuş Hasan Polat böyle anlatıyor hikâyesini. Alanyazı köyünde doğan, Ankara’da köy hizmetlerinden emekli olan Polat, başkentte sorun yaşamamış, çünkü kimliğinde “İslam” yazıyormuş. “Beş çocuğum henüz kimliğimizin tam farkında değil” diyen Polat aslında Türkiye’de ilk kez konuşulmaya başlayan bir topluluğun üyesi: Dersim Ermenileri. Bugüne kadar 1915 Ermeni tehcirinde Dersim bölgesine sığındıkları söylenen, 1937-38 Dersim olaylarında bölgede yaşanan acılara ortak olan Dersim Ermenileri, 12 Eylül’de ve 90’lı yılların terör ortamında da büyük travmalar yaşadılar. … “Tarihi travmalarla dolu bir bölgede, hele Ermeni olmanın hâlâ “küfür” addedildiği, basında “Türkiye’de yaşayan ‘gizli Ermeniler’ bölücülükte önemli rol oynuyor” gibi cümlelerin kolayca sarf edildiği düşünüldüğünde, neyle karşılaşacağımızı tahmin ediyorduk aslında. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşı” dediği Dersim’de ilk gün, Munzur nehrine tepeden bakan bir kahvede uzun süre sohbet ettiğimiz Ermeniler, katliamları, acıları yaşadıklarını anlattılar; yıllardır Ermeni kökenli oldukları için dışlandıklarını söylediler ama ses kayıt cihazını açmamızı veya fotoğraf çekmemizi istemediler. Kimi “Ben gencim, büyüklerim kökenini söylemedikten sonra ben bir şey demem” dedi, kimi “kimliğimize sahip çıkalım ama acele etmeyelim, burası Türkiye’nin başka hiçbir bölgesine benzemez” diyerek uyardı. …”(Agos)
    O günden bugüne kadar meydana gelenleri anlatmaya sayfalar kâfi gelmeyeceği için, şimdilik bu tarihi değerlendirmeyi okuyucunun takdirine bırakıyoruz.

    Türk resmi tarihçiliğinin Ermeni katliamı karşısındaki yok sayma ve reflekse dayalı tutumu, geçmişte uygulanan vahşetin, bugün dilin aşağılayıcı kelime hazinesinden devşirilen ‘piç’likle meşrulaştırılıyor olmasında da büyük emeği geçmiştir. 2 Türk yan yana gelse piç kelimesi kullanmadan normal bir kominikasyon yapamazlar. Piç kelimesi Türklerin ruhuna işlemiş: ‘vay ermeni piçi’, ‘rum piçi’ en çok kullandıkları takıştırmalardır. Türkiyede her türk mutlaka bunu başka bir Türk’e söylemiş ve kendisi de bu piçlik yakıştırmasına maruz kalmıştır. Bu kadar insan Rum veya Ermeni piçi ise ‘türk’ denilen fenomenin ne olduğu ortaya çıkar! Bu yüzden de tarihçiliği arşiv belgesi okumakla eşdeğer gören bu garabet zihniyetin, bugün toprağın altından çıkan toplu mezarlar ve süngü zoruyla uçurum boşluklarına itilen insanların yaşadıklarıyla empati kurmasını beklemek, en yalın anlamıyla safdillik olur. Zaferden zafere koşarak tanıtılan bir neslin, bu zaferleri kime karşı ve nasıl elde ettiklerini sorgulamadan dile getirmek, Türk tarihçiliğinin sefaletini de gözler önüne sermekte.

    1921Kocgiri, 1938 Dersim ve 1925 Şeyh Sait katliamlarinda Kürtlere yaşatılanları bir arşiv düellosuna çeviren hükümet ve ana muhalefetin, bu topraklarda katledilen halkların gerçeğini dahi kendi tekelinde bulunan arşiv belgeleriyle izah etmesi, acınası bir durum. AKP’ nin Kürt politikası, 1945’te İtalyan ve Alman faşizminin çöküşünden tam 67 yıl sonra, Türk faşizminin sona ermeyeceğini ifade ediyor.
     
    Şimdi artık bu Kürt düşmanı sürece son vermenin, esaret zincirlerini kırarak, özgür bir halk olmak, her halk gibi devlet sahibi olmanın yolunu açmanın zamanı gelmiştir.
     
    İlk olarak, bütün Kürt örgütleri, 1 Mart tarihinden itibaren bütün Kürtlerin çocuklarını Türk okullarına göndermemeleri için bir bildirge yayınlayarak zorunlu adımı atmaları gerekiyor. 14 milyonun üzerinde Kürd hali hazırda Türk yapılmış, adları değiştirilmiş kendilerine düşman bir toplum haline getirilmiştir. Kürtlerin düşmanı AKP nin de devam ettirdiği Türkleştirme politikasıdır… Askeri anlamda Kürtleri yoketmenin imkanı yoktur. TC bunu iyi biliyor ve bu yok etmeyi İslamcılar ve Kemalistlerin ortak paydası olan devlet okullarında devam ettiriyor.
     
    İşte şimdi bu okulları boykot, TC nin Kürd’ü esaret altına almak için yaşam borusu olarak kullandığı bu mezarlara gereken cevabı vermenin zamanı geldi. En az %35 nin üzerinde Kürt vatandaşımız bu çağrıya uyup, çocuğunu asimile etmekten başka bir şey yapmayan bu Türk okullarını protesto ederse TC’ nin bölgedeki bel kemiği kırılacaktır. Böylesine bir olay dünya çapında büyük yankılar yapacak ve AKP nin sahte maskesi de düşecektir. Kürt özerkliğine giden yol, Kürt halkının ortak iradesi onun gerçek temsilcilerinin böylesine küçük bir çıkışla, aklı selimle işe başlamalarından geçiyor.
     
    Devletin saldırısı büyük olacaktır ama eskisi gibi başarı şansı yoktur.
     
    1 milyon Kürd ayağa kalktığında ise işleri Suriye gibi olacaktır.
     
    Şimdiden biliyoruz ki TC de o gün, PKK adı altında kendi askerlerine karşı vahşiyane bir saldırıda bulunarak, mümkün olduğunca çok askeri öldürerek, geri kalmış cahil halkı ayağa kaldırarak bu haklı eylemi sabote etmeye çalışacaktır. TC’ nin değişmez Kürt politikasını devam ettiren yeni AKP-Asker ittifakı, Kürt Hareketi nezdinde bir kırılmayı amaçlıyor; talep ve istemlerin, Müslüman-Kemalist kırmızı hattının içine çekilmesini, güney Kürtlerini de tehdit ederek, zorunlululuk azmeden Kürt Birliği’nin sağlanmasının önünü almaya her zamanki gibi hedefleyeceklerdir. Benzeri olay en son Kürt özerkliğinin ilan edildiği gün yaşandı, MHP yandaşı yeni patron Necdet Özel’in Jandarma istihbaratından hareketle, PKK adına askerlerin yaptığı bu provakasyona resmen sahip çıkıldı.
    Kürtler ortak iradeleri ile özerkliği ilan etmiş durumdadır, geriye dönüş olamaz ve bu yeni adım ile de onu gerçek yaşam alanına sokacaklarıdır.
     
     
    Kürt çocuklarına,’Varlığım Türk varlığına armağan olsun’ sloganını dayatanlara cevap verme zamanı geldi: 1 marttan itibaren çocuğunu Türk okuluna gönderme.
    Kürtler olarak hep beraber, Kürtlere mezar haline gelen Türk okullarını terk edelim!
    1 Mart’ tan itibaren Türkleşmeye son!
     
    Kürdün mezarı olan Türk okulunu değil, anadilde Kürtçe eğitim sağlayacak Kürt okulunu istiyoruz.
     
     
    Kürtler için anadilde eğitim komitesi.
     
    Saygılarla,
     
    Şemso Lazwan Kurmesh

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s