Murathan Mungan: Bir Telaşım Var…..

Murathan Mungan: Bir Telaşım Var…..

Murathan Mungan:Bir Telaşım Var…..-Cem Erciyes-Radikal

‘Şairin Romanı’, şiir üzerine bir roman mı yoksa şair Murathan Mungan’ın romanı mı?
İkisi ve hatta daha fazlası diyelim. Şiirin öldüğü, romanın öldüğü, edebiyatın öldüğü, giderek yazılı kültürün bile tükenmekte olduğu her şeyin görselliğe indirdendiği bir çağda belki dilin en eski en kadim sanatı olan şiire, roman aracılığıyla bir saygı duruşu. Ölenlerin ve öldürmek istenenlerin, ölmemeye direnenlerin bir hesaplaşması diyebilirim.

Şiirin öldüğü ya da ölmekte olduğundan hareket eden bir yaklaşım mı bu?
Hayır; bu söylentiden hareket eden bir yaklaşım. Şiirin sadece insanların zayıf anlarında, âşık olduklarında ya da marazi zamanlarında sığındıkları bir sanat değil düpedüz varoluşun bir parçası olduğunu hatırlatmak isteği diyelim. Öte yandan ironik anlamda, bölüm adları Şairin Kanı, Şairin Toprağı, Şairin vesairesi diye giderken ‘Şairin Romanı’ diyerek bütün bu kendi emek sürecime gönderme yapıyorum. Kitabın bütün bir ciddiyetine rağmen ironik, göndermelerle kurulu bir yanı da var.

Bu senin uzun edebiyat yolculuğunu, birikimini de değerlendirdiğin epey hacimli bir kitap gibi görünüyor.
Evet baktığın zaman bu kitap, ‘Geyikler Lanetler’e çok benziyor. Tuhaftır, o da 14 yılda oluşmuştu… ‘Şairin Romanı’ Murathan Mungan kitaplarındaki temel temaları tekrar etmekle birlikte daha başka bir kitap. Hem kurgusal anlamda farklı bir fantezi, hem farklı bir metin.

Bu kurguyu nasıl oluşturdun, bu dünyayı nasıl kurdun?
Ben bu kitabı bir yanımla bir şaman olarak yazdım, tıpkı kahramanım Ümma gibi; rüyalarımla, çağrılarımla, görülerimle… Görünen ve görünmeyen bütün esin perilerimi ve cinlerimi çağırarak yazdım. Diğer taraftan hem Türk edebiyatını hem dünya edebiyatını yakından izleyen biri olarak kuramsal donanımımı, entelektüel birikimimi kullanarak da yazdım. Yani şaman yanımla teknisyen yanımı sanırım iyi birleştirdiğim bir kitap oldu.
Aslında doğusunun batısının kalmadığı bir dünyada yazı yazıyoruz. Ama kendi topraklarımızın malzemesini kendi hayal hanemize taşıyarak… ‘Şairin Romanı’ bütün o hayal gücüyle beraber okumalar, yılların içinde biriktirmeler, araştırmalarla ortaya çıktı. Çok ciddi bir araştırma, salların ilmeklerinden doğanın ayrıntılarına, çekirdekten fidelere kadar pek çok şey hakkında çok ciddi bir okuma süreci var bu romanın arkasında.

Bu bir yansıma dünya. Hiçbir zamana ait olmayan bir fantezi. Neden bir fantezi dünya?
Neden olmasın?

Seni böyle bir roman yazmaya iten sadece bu muydu, ‘neden olmasın?’ sorusu…
Tabii şöyle bir şey var. Sanatın kendisi bir fantezi. İhtiyacımız olan şey hayal gücümüzü geliştirmek, görülerimizi vizyonlarımızı geliştirmek, duygularımızı geliştirmek. Ben bir anlamda tekamüle inanan bir insanım. Aynı zamanda oyun oynamayı da seven bir insanım. Mekân ile zaman birçok sanatçının olduğu gibi benim de meselem. Bu zaman mekan meselesine yeni bir uzay yaratmak çok heyecan verici bir şey. İkincisi, Binbir Gece Masaları’ndan süzülüp gelen bir anlatı geleneğinden geliyorum. Hem de son yirmi otuz yıldır dünya edebiyatının fantezi romanları, yeni üretilmiş dünyalar, distopyalar, ütopyalar… Bunlarla da besleniyoruz. Bütün bu okumalar seni kışkırtıyor; sen de kendi gezenini yaratmak istiyorsun. Ama ben bu gezegeni yaratırken metni bir hayal gücü gösterisine dönüştürmedim.

Okumaya başladığımız anda bizde hemen bir Ursula Le Guin etkisi yaratıyor. Bunu sana söyleyen başkaları da olmuştur eminim. Le Guin sevdiğin bir yazar mıdır?
Çok sevdiğim bir yazardır. ‘Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’ kitabına çok özel bir övgüm de olmuştu. Dünyaya yaklaşımı, dünya dışılığımız birbirine çok benziyor. Bir de benden önce zaten ‘Yerdeniz Üçlemesi’ni yazmıştı. Büyük bir yazar, birçok kitabını çok seviyorum. Mülksüzler’in bende ayrı bir yeri var. Ama ben daha çok bu coğrafyanın malzemesini de taşıdım romana.
Mesela Künt kapıları anlatırken Moottah, bilenler aslında onun bir Selçuklu mimari geleneği olduğunu anlarlar, ya da ağaç kesme törenlerini Tahtacıları ve Alevi geleneklerini bilenler anlarlar. Kagemusha’da sinemasal anlamda esinlenmeler vardır, ne bileyim Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’i de beni kışkırtmıştır. Yani çeşitli metin içi gödermeler var burada.

Dingin başlayan roman sona doğru büyük bir hız kazanıyor. Bunun okuru sıkmamak için tasarlanmış bir kurgu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kitap aynı zamanda zevk veren bir şey olmalı. Ağır olmak, iyi edebiyat yapmak, sıkıcı boğucu öldürücü olmak değildir. Bazı okurlar var kendi iç dünyasının ve zekasının derinliğini vehim üstüne kuruyor. Dolayısıyla vehmini besleyecek kapalı metinler karşısında kapıldığı büyüyü edebiyat zannediyor. Bu da tehlikeli bir şey. Bir çok yazarın kolay düşebildiği bir tuzak. Bir duyguyu, bir durumu bir sahneyi meseleyi gerektiği kapalılıkla anlatmak bir doz, ölçü meselesidir.
Tabii ki sıkmamaya çalışıyorum, çünkü zaten başka bir gezegeni anlatıyorum. Öte yandan tabii ki bir kitap elbette gazete okur gibi okunmaz. Edebiyat metinlerini bir dil zevki almak için okuruz. Çok sevdiğimiz bir şarkıcının sesini duymak gibidir bir yazarın sesini duymak. Defalarca okuduğum halde neden bir kez daha Tanpınar’ı okumak isterim? Abdülhak Şinasi’yi sırf zevkine, Türkçe zevki duymak için okuduğum olur.
Ama romanlar şiir gibi değildir. Aynı zamanda orada bir hikâyeyi de okumak isteriz.
Evet. Bu kitapta biraz o dengeyi kurdum. Ama şuna da dikat etmek gerekiyor çağımızda günümüzde insanlar hikaye ihtiyaçlarının çoğunu artık televizyonlardan ve dizilerden karşılıyorlar. ‘Şairin Romanı’nda daha önce bazı kitaplarımda yaptığım bir şeyi yaptım. Sinemanın dil anlamında, görüntü anlamında kazandırdığından hayli yararlanan bir malzeme var. Filme almak isterseniz ama her şeyi baştan söylemiş olmak gibi temel bir sorun olur. Oysa dilin görünmezliğiyle kitabın bir çok sırrını kitabın sonuna kadar saklamış oldum. Yani teknik olarak görsellikten ne kadar yararlanmış olursam olayım sürprizlerini, katilin kimliğini edebiyatın asli sahası olan dil üstüne kurdum. Bu anlamda kitap biraz da Murathan Mungan’ın edebiyat sahasını savunma gösterisi oldu. Bu bir roman ve hep söylediğim gibi romanın gereklerini yerine getirmeye çalıştım.

Nedir o ‘gerekler’, bunu biraz açar mısın?
Bir, iyi bir romandan hayatının sonuna kadar aklında en az üç tane sahne kalmalı. Kitabı kapattığında çok güzel dili vardı, ne anlatıyordu? Yok. Olmaz.
İkincisi, her roman karakter sunmalı. Bence roman tahkiye etme sanatının gereklerini yerine getirirken, olay kurgusuna da dikkat etmeli. Bu okurun zekasına bir saygıdır aynı zamanda. Ruh çözümlemesinin güçlü olması, anların parlatılması, saptanmış olan durumların iyi ifade edilmesi… Okura adını koyamadığı duygulara ad koyma imkanı tanımak, bir de yeni duygular keşfetmesini sağlamak… Bence edebiyatın da sanatın da temel özelliklerinden biri bu. Okurun içini zenginleştirmek, inceltmek ve ona yeni şeyler hissetme imkanı açmak. Bütün iyi sanat eserleri bunu yapmalı.

Çok emek vererek yazdığın bu roman okurdan da emek talep ediyor. Yavaş yavaş içindeki anların tadını çıkararak okumalarını bekliyorsun. Ama şöyle bir sorunumuz var, bugün insanlar çok az zaman ayırıyor okumaya ve bu kitap 592 sayfa…
Bu kitap için bir 100 sayfa sabretsinler. Hala devam etmiyorlarsa artık benim de yapacağım bir şey yok… Ben bunu okurlardan talep ederken ‘Bakın ben 592 sayfalık roman yazdım ama bunu okumanızı bir 30 yılın hatırı uğruna talep ediyorum, ikincisi de beş yüz sayfa okuyorsunuz ama boş şeyler okumuyorsunuz. Arkasında 15 senelik yaratım süreci olan bir kitabın her sayfası size dolu dolu bir şey yaşatacak. Ha senin buna niyetli olup olmaman senin bileceğin şey.’ diyorum.

Peki Murathan Mungan sesini dünyaya yeterince duyurabilmiş bir yazar ve şair mi?
Ben Türkiye’ye yeterince duyuramadım ne diyorsun sen… Oralara girmeyelim, ben mağdur dili, kurban dili kullanmayı sevmem. Belki biraz bu konuda olgunlaştım diyelim. Hayatın sana verdiği kadarıyla yetiniyorum.
Daha önce de söyledim sadece roman yazıyor olsaydım bu belki daha kolay olacaktı. Ama şiir, roman, öykü yazmaya başladığın anda zaten etiketler ve sloganlarla herşeyi öğrenen dünyada işin zorlaşıyor, sadece isim olarak kalıyorsun. Mesela sadece tarihi roman yazıyor olsan, tamam. Artık senle raf ilişkilerini çözmüş oluyorlar. Edebiyat ‘süpermarketinde’ seni nerede bulabileceğinin güveniyle davranıyor. Oysa ben başından beri sadece farklı türlerde yazıyor olmakla değil, aynı zamanda o türler içinde farklı sesler, teknikler arayışlarla da bu tür etiketlemelerin hep altını dinamitledim. Hep söylediğim şey, bütün bunların altında seni yazar yapan asli temalarına olan sadakatindir. Edebiyat aynı zamanda insanın kendine sadakat sanatıdır. Yoksa çoğaltmacı olursun, ‘Abi postmodern roman çok modaymış, bir de ben yazayım.’ dersin. Şunu söyleyeyim, o tür yazarlığa da karşı değilim. İnsan macerası çok yolludur, kimi onu seçer, kimi bunu seçer. Ben sadece kendi seçimimi anlatmaya çalışıyorum.

Sen, kendi yürüdüğün yolun neresindesin?
Daha yeni başlıyorum. Öyle hissediyorum, bunu laf patlatayım diye söylemedim. Asla yaptıklarımı azımsama sonucu çıkartmayın ama yazı öyle bir şey ki kendi kendini keşfediyorsun. ‘Daha yeni başlıyorum’ sözü bütün maceranı da gözden geçirmeni sağlayan bir şey. Benim en büyük ölçüm kendi yetiştirdiğim okur oldu. Türkiye’de de sesimi sadece belli bir okur duydu. ‘Adınızı çok duyuyorum ama sizi ilk defa okuyorum’ diyen okurun sayısı maalesef çokmuş. Hadi beni geç, benden sonraki kuşaklar için de büyük bir tehlike var. Sesini duyurman çıkarttığın gürültüye bağlı. Ne kadar gürültü çıkartıyorsan o kadar varlığından haberdar olunuyor.
Bu kitap eski bilgelik metinleri gibi biraz da. Romandaki Serhenas der ya, ‘mağaralara kapanıyorum, kitapları okuyorum sonra dışarı çıkıyorum’. Tam da öyle galiba, arenayla opera arasında bir hayat benimkisi de. Kendi mağarama kapanıyorum, yıllarca biriktiriyorum sonra meydana çıktığında da herşeye hazır olman gerekiyor.

Murathan Mungan çok projen var, 2005’te Radikal Kitap’ta Pınar Öğünç’ün röportajıydı, ‘Klonlanmak istiyorum’ demiştin. Peki bu sende bir telaş yaratmıyor mu?
Yaratmaz mı, yaratıyor. Ama bunun için yapacak bir şey yok. Ölümlü olduğunu biliyorsun. 15 yıl bekletmeyeceğim. Bunu biliyorum artık. İkinci bir 50 yaşım olduğundan şüphem var, çünkü benim romandaki gezegende yaşamıyoruz orada insanlar 120-130 yıl yaşıyorlar… Bir telaşım var. Ama telaşa kurban etmemem gereken bir yeteneğim ve malzemelerim var.

Medyanın yazarları şairleri fazla öne çıkartması ve onları bir takım tuzaklara çekmesinden söz ettin NTV’deki röportajında. Bu ne kadar büyük bir tehlikedir?
Benim gibi artık durmuş oturmuş kişiler için çok mesele değil ama genç kuşakların dikkatli olması gerekiyor. Kendi malzemenden çok çalarsın. Erken tükenme tehlikesi var. Eğer o kadar malzemen yoksa çok yazıyor olmak da bir erken tükenme tehlikesidir. Kendi malzemeni itinayla koruman gerekir. Yazarın lafını en iyi söyleyebileceği mecra yazıdır.

Belli bir dönem kendini bu tuzaklara düşmüş hissettiğin oldu mu?
Hayır

‘Yüksek Topuklar’ zamanında çok medyatik olduğun eleştirileri vardı…
Ben o zaman da gülüp geçiyordum şimdi de gülüp geçiyorum. Ayrıca onları diyenlerin daha sonra bilmem ne şovlarda ne hallerini gördük. Bazı şeyleri fazla yapmış olabilir herkes, bazı hatalar yapmış olabilir. Önemli olan günah işlemedim. Hata, kusur, bunlar insanlar için. Aksine geride durduğumu düşünüyorum. Ama ben günün takvimiyle dengesiz bir hayat yaşamanın insanın yazarlığından çok şey götürdüğü kanaatindeyim. Yazarlar geniş zamanlarla konuşur; yoksa gazetecilik yapardım.

‘O sözcüğü bulup bütün kitaptan tek tek ayıkladık’
Kitap şiirden çok bahsediyor ama içinde hiç şiir yok!
Şimdi şöyle bir şey var, şiirin çok kutsandığı neredeyse din yerine geçtiği bir yerde okurun hayal gücünü çok kışkırtmak gerekiyor. Ne yaparsan yap ne yazarsan yaz o kışkırtılmış hayal gücünü asla karşılamaz. Bu tuzağa asla düşmemek gerek. Başka sinemacıların, yazarların da yaptığı bir şey, çok bahsedilen bir şeyi göstermemek okuru daha çok kışkırtmak daha doğrusu okura bir alan bırakmaktır ben bunu önemserim.
Bunu fark etmeniz çok hoşuma gitti. Peki ben bir şey sorayım. George Perec’in ‘Kayboluş’ adlı romanında hiç ‘e’ harfi yoktur. Şairin Romanı’nda da dilimizde çok kullandığmız, çok gezen bir sözcüğü hiç kullanmadım.
Redaktörlere de söyledim ‘ağzımdan kaçmışsa bulun çıkartın’ diye. 592 sayfalık romanda o sözcük sadece bir kere geçiyor. O sözcük hangisi?

Bilmiyorum hangisi?
Söylemeyeceğim, bunu bence okura bırakalım…

Mungan’ın en iyi kitaplarından biri!

‘Şairin Romanı’, coğrafyası ve zamanı belirsiz bir polisiye/fantezi. Kitap büyük bir hayal gücü ve bilgelikle yazılmış

Murathan Mungan, Türk edebiyatında kalıcı olacağını inandığım az sayıda kalemden biri. Malum, sanatta kimin geleceğe ne kadar kalacağını önceden kestirmek epey zordur ve bu alanda söylenecek her söz zar atmak olur. Bu bilgiye rağmen Murathan Mungan’ın, edebiyatın her alanında sarfettiği emek ve bıraktığı etki, onun hakkında böyle iddialı sözler söylemeyi mümkün kılıyor. Oyun, şiir, öykü, roman deneme gibi neredeyse tüm türlerde ürün veren, sinema, müzik, tiyatro gibi diğer sanatlarla da ilgili, edebiyata kafa yoran, yeniliklere ve oyunlara meraklı bir yazar.
Bu yazar, yeni kitabıyla sadık okurlarını bile şaşırtacak. Bu kez bilinmeyen bir dünyada, bilinmeyen kadim bir zamanda geçen, fantezi bir romanla karşımızda. ‘Şairin Romanı’, ince ince işlenmiş, her sayfası büyük bir hayal gücü ve edebiyat bilgisiyle yüklü bir roman. Murathan Mungan’ın bu kitabı on beş yılda yazdığını öğrenmek sürpriz değil.
Kitap, surlarına şiirler asılan, kentlerin şairleriyle övündükleri, en büyük bilgeliğin ve becerinin şiir olduğu bir dünyada geçiyor. Hikâye, Bilge Şair Bendag’ın 50 yıllık gönüllü sürgünden dönmesiyle başlıyor. Sıradan bir denizci gibi geçirdiği yılların ardından ülkesi Anakara’ya dönen Bendag, şöhretli ismini gizleyerek doğduğu topraklara doğru son bir yolculuğa çıkıyor. Bir başka kentte yirmi yıldır çekildiği inzivadan çıkan şiir filozofu Moottah da yanında iki çırağıyla konuşmalar yaparak ülkeyi gezmeye başlıyor. Romanın üçüncü ana karakteri atlı polis Gamenn ise, bütün ülkeye yayılan şair cinayetlerini aydınlatmak üzere harekete geçiyor. Hepsinin hedefi, Odragend şehrindeki On Üç Ay Şenlikleri’ne katılmak…

Olaylar hızla gelişir
Pek çok yan hikâye ve karakterin de yer aldığı roman, kahramanlarının doğaya, şiire, insanlara yönelik bilgece yaklaşımlarından ruhunu alan dingin bir atmosferde ilerliyor. Kendine özgü kuşların, yiyeceklerin, binaların, geleneklerin, kentlerin olduğu bu dünya tabii ki bizim kendi dünyamızın bir yansıması. Ama metaforlarla yüklü bir kitap değil bu; ya da metaforları ancak görmek isteyenlere görünür olan, kendini romana bırakmak isteyeni Anakara coğrafyasına tatlılıkla buyur eden bir roman.
Romanın dinginliği kötülerin de kendini göstermeye başlamasıyla birlikte yerini ‘hızla gelişen’ olaylara bırakıyor. Paralel kurguyla ilerleyen hikayeler, polisiye maceranın içinde kesişirken olaylar bir düğümlenip bir çözülürek şaşırtıcı bir sona doğru akıyor.
‘Şairin Romanı’ için Murathan Mungan’ın başyapıtı demek mümkün, ama onun o büyük külliyatındaki onca başka kitaba da haksızlık etmemek gerek. Hayat, şiir ve her tür yaratıcı çaba, yaşlılık, kardeşlik, yolculuk, doğa gibi temalara uğrayan bilgece bir sesi, koyu bir roman lezzeti olan bu kitabın bir klasiğe dönüşmesi için çok beklemeyeceğiz, bu belli.

ŞAİRİN ROMANI
Murathan Mungan
Metis Yayınları, 2011, 592 sayfa, 30 TL

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s