‘Tabaklardaki dışkıları kaşıkla yedirdiler’

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.


‘Tabaklardaki dışkıları kaşıkla yedirdiler’

Bir çığlık düşünün ki bu çığlık, hem yıllar yılı yankılansın ve ilk günkü tazeliğinden hiçbir şey kaybetmesin, hem de taşlaşmış kalpleri bile vicdana getiren bir etki yapsın.

Bir çığlığın anatomisi…
Bir çığlık düşünün ki bu çığlık, hem yıllar yılı yankılansın ve ilk günkü tazeliğinden hiçbir şey kaybetmesin, hem de taşlaşmış kalpleri bile vicdana getiren bir etki yapsın. Bir çığlık düşünün ki bu çığlık, bir zamanlar duyarsızca sessizlik uykusuna dalan yığınların uyanmasına vesile olsun ve bu yığınlarla çığlığın sahibi arasında bir köprü olabilsin. Bu çığlık, yıllar sonra halkın vicdanına çarpsın ve işkencecilere meydan okuma cesaretinin fitilini ateşleyerek okkalı bir tokat olsun.

12 Eylül cuntasının işkencesine maruz kalanlara o an böyle birşey dense, buna kimse inanmazdı sanırım. Hem neden inansın ki. Çünkü dört tarafı duvarlarla çevrili olan ve işkenceden / işkenceciden başka hiçbir şeyle muhatap olmayan bir insanın algı dünyasında hiçbir karşılığa tekabül edemezdi. Ve bu yüzden kırılan onurlara paralel olarak ümitler de kırılmıştı birer birer. Ama o dört duvar arasında yankılanan çığlıklar ne kırılan onurların hesabını sormayı unuttu, ne de ümitsizliği kendisine şiar edindi. O çığlıklar, yüreklere ulaşmak için çoktaan yol almıştı bile. Biraz geç olsa da hedefine ulaştı ve onurları onore etti, hem de kaybolan umutları yeniden canlandırdı. Ve anılar da tazelendi birer birer… Ve çığlığın tazeliğine, anıların tazeliği de eklenince bize de bunları duyurmak düştü…

Ve bu çığlığın sahiplerinden biri olan Zeynep H. Kıllı Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadıklarını İlkehaber’e anlatarak tarihe ışık tuttu. Sorularımıza içtenlikle cevap verdiği için kendisine teşekkür eder, sizi bu röportajla başbaşa bırakıyoruz. (İlke Haber)

ilkehaber: Klasik bir soru ile başlamak istiyorum izninizle. Klasik olmaktan çıkararak belki de… Zeynep H. Kıllı olarak kendinizi nasıl tanıtırsınız yada Zeynep H. Kıllı kendisini nasıl bilir ve kendisi hakkında ne der veya merak edenlerin merakını nasıl giderir?

Zeynep H. Kıllı: Malatya – Kurecik’te, o yörenin koşullarına göre varlıklı, çekirdek bir aileden doğdum, sevgi ve ilgi ortamında büyüdüm. Yapı olarak humanist, duygusal, yaptığım iştede başarılı olan, herşeyin olumlu yönünü ilk etapta gören, içinde yaşadığı toplumun mutluluğunu, refahını, özgürlüğünü, hak ve eşitliğini istiyen bunun için yaşamı boyunca kendi capında çabalayan ve her dönem yaşadığı toplumda birey olmayı önemli oranda başaran biriyim. Bu yapımla da gurur duydum ve gurur duyuyorum.

İlkehaber: Kamuoyu, 12 Eylül sürecinde Diyarbakır Cezaevinde yaşadıklarınızla tanımakta sizi… Neydi o yaşadıklarınız ve size o süreci yaşatanlar hangi gerekçeye binaen yaşattılar. Buna paralel olarak 12 Eylül dönemi ile ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Zeynep H. Kıllı:12 Ekim 1980 de Malatya hastanesinde, jinakoliji servisinde doğum iznine ayrılacağım gün yakalandım, Benden bir kaç gün önce Kazım Çelik yanımda hastaneden alınmıştı. Malatya‘daki sorgulamada yaklaşık bir ay kaldıktan sonra ben, Kazim Çelik ve adını bugün hatırlamadığım, Dev Solcu olmakla suçlanan ve Malatya, Cemal Gursel mahallesindeki mezarlıkta yakalanan bir arkadaşla beraber gözaltından sonra serbest bırakıldık. Malatya sorgusunda muhtis “kaba” işkence yapılıyordu, ben o aralar yedi aylık hamileydim büyük oğluma. Hastaneden polis beni yakaladıktan sonra sıkıyönetim kumutanlığına götürdü. Sıkıyönetim bölge komutan yardımcısının odasına alındım. Sıkıyonetim komutan yardımcısı bana, “biz iki kardeş meslekteniz, hemşireler insan sağlığıyla, biz askerler insan güvenliğiyle uğraşıyoruz. Biliyorum insanların az kuzularını yemediniz” cümlesini birden ağzımdan kaçırdım. Ama sonra düzelttim. “İnsanların güvenliğini sağladığınız için insanlar gittiğiniz yerde size kurbanlar kesiyor” dedim. Ve “birazdan arkadaşlarla eve gideceksin. Usul icabı arama yapılacak. Korkmana gerek yok. Yalnız bildiklerini arkadaşlara anlat. İki asker eşliğinde sıkıyönetim komutanlık binasında aşağı indim. Bir cemseye bindirdiler. Cemse yola cıktı. Arkamızda onlarca cemse, üstünde elleri makinali tüfeklerle eve doğru yol aldılar. Evin önüne gelince cemseler durdu, tüm askerler siper aldılar.

“YAKALANDIĞIMDA 23 YAŞINDAYDIM. EVLİ, 9 AYLIK BİR OĞLUM / BEBEĞİM VARDI, KÜÇÜK OĞLUMA DA BİR AYLIK HAMİLEYDİM“

Üç asker arkama gecip silahlarısırtıma dayayıp,”kapıyı aç ve gir iceri” dediler.Bir an durakladım.”Korkuyorum, silahları çekin, evde birşey yok.Siz açın, alın anahtar.Siz girin iceri” dediğimde tekme tokat, dipciklerle bana giriştiler ve kapıyı açtırdılar.

Polisiye filmlerdeki gibi bazıları evin önünde, pencere ve kapıönlerinde siper alıp, bir kismı da koşarak benimle içeri girdiler.Tek tek odaları mutfağı, yakında doğacak olan bebeğim için hazırladığım cocuk odasına girip banyo tuvaleti kontrol ettikten sonra, evin düzenli, derli toplu, normal bir aile evi olduğunu, bir gazete parçası dahi ortalıkta bulamayınca bir kaç kişi daha geldi, evin altını üstüne getirdiler.Çocuk odasına girip yeni baştan çocuk eşyalarını tek tek ortalığa saçtılar.

Evde yalnız yaşadığımı söylemiştim.Zaten her sabah evden cıkmadan evvel kullanılan tabak, bardak, çatal, kaşık, bıçakları yıkayıp durulayıp yerine koyar, sadece bir çay bardağı, bir tabak ve çatal bıçak yıkamadan mutfakta bekletirdim her ihtimale karsi.Arama yapan askerler bir kişilik kirli kahvaltı tabak, bardak v.s. görünce benim evde yalnız yaşadığıma inandılar. Daha sakin bir şekilde, bir daha bir daha evi aradılar. Umduklarını bulamamışlardı ve beni tekrar cemseye koyarak bu sefer üzerime askeri parkada giydirip gözlerimi bağladıktan sonra beni bilinmeyen bir yere doğru götürdüler. Daha sonra orasının askeri kışla olduğunu, yakalananların orada tutulduğunu, sorgulamaya, iskenceye başka yere götürdüklerini öğrendim.

1981 eylülde hemşire olarak çalıştığım Mardin – Kiziltepe Senyurt Nahiyesindeki evimden alındım. Karakolda gözlerim bağlanıp üzerimede bir askeri parka giydirip, bir askeri cemseye bindirdiler.Yarım saat sonra cemseden indirilip taksiye, üç sivil kişinin eşliginde Diyarbakir’a sorgulamaya götürdüler. Yakalandiğimda 23 yaşındaydım.Evli, 9 aylık bir oğlum/bebegim vardı, küçük oğluma da bir aylık hamileydim.

İŞKENCENİN BLANÇOSU

Gerek sorgulamada gerekse 5 noluda yaşadıklarımızı anlatmaya başlarken ilk aklıma gelen; gözlerim dolu bir şekilde içim yanarak andığım insanlar, insanlık için canını hiçe sayanlar, benimle aynı davadan yargılanan ve aynı ütopyalar uğruna direnen insanlar, canını feda eden onlarca insan, aramızda bugün olmayanlar o günlerdeki vahşete şahitlik edemeyecek.

Bu insanlardan sadece 250 kişilik TKP/ML davasından yargılanları, bu gün aramızda olmayan insanların isimlerini anmadan yapamayacağım: Cafer Cangöz, Aydın Hanbayat, 16 yoldaşıyla birlikte devlet güçleri tarafından hunharca katledildi. Mazlum Eren: Diyarbakır 5 Nolu’da tahliye olduktan sonra Avrupa‘da yakalandığı kan kanserine yenik düşerek İsviçre’de hayata veda etti. Ali Sarıbal: Cezaevinde işkence sonucu yaşamını yitiren ilk cinayetlerden biridir. Mustafa Kaya: Tahliye olduktan sonra, tekrar yakalandı ve cezaevlerindeki “sivil“ hükümetlerin yeni vahşet dalgasına karşı giriştiği ölüm orucunda iyice yıpranan bünyesi bir daha toparlanamadı ve hayatını yitirdi. Cahide Karakaş: Cezaevinde işkence ve tecavüze uğraması yüzünden düştüğü bunalım sonunda tahliye olduktan sonra kendini asarak intihar etti.

Sefer Bilgeç: Tahliye olduktan sonra intihar etti. Haydar Sölemez: Daha çocukken 5 Nolu’da uğradığı işkencenin yarattığı ruhsal tahribatten kendisini kurtaramadı. İsviçre’ye iltica ettikten sonra uyuşturucu kullanmaya başladı ve “kurşun zehirlemesi“ ile kuşkulu biçimde öldü. Ramazan Kılavuz: Sığınmacı olduğu İsviçre’de bunalıma girdi ve kendi evinde dokuz gün sonra ölü bulundu. O da intihar etmişti. Faris Yıldız: öldürüldü. Medet Özbadem: Diyarbakır 5 Nolu’da işkence ile öldürüldü. Mehmet Karabulut: Şair olan Ezidi kökenli arkadaş iki şiir kitabını yayımladıktan sonra tutulduğu kanser illetinden kurtulamayarak Almanya’nin Hanover kentinde hayata veda etti. Abbas Coşkun: Tahliye olduktan sonra iş hayatını sürdürdü ve 1989’da ani bir kalp krizi sonucu daha genç yaşta hayata veda etti. Zeki Kutan: Bazı şiirleri yayımlanan Zeki tahliye olduktan sonra kaçtığı yurtdışında geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti.

Hıdır Durmaz: Eylül 2010 sonunda intihar ettigini öğrendik. Muhtar (Mehmet Akgönül: Arkadaşlardan onun da vefat ettigini ögrendik. Şimdilik tesbit edilebilenler. Yaklaşık 250 kişilik dava dosyasında geriye kalanların büyük bölümünün halen ne durumda olduğu bilinmemektedir. Bunlardan bazılarının çok kötü hayat şartları içinde perişan durumda oldukları söyleniyor.

Simdi; 24 ve 25 eylul 2010 da İsvicre’de 5 nolu cezaevi tutsaklarının buluşmasında 16 koğuşta yatan bir arkadaştan dinlediğim bir olayı anlatmakla başlayacağım.”Bizi esas duruşa aldılar. Esat Oktay Yıldıran gardiyanlarla iceri girdi. Gardiyanlardan birine zeytin yaği ve zeytin yağını koyacakları iki kap getirmelerini istedi. Anında Esat Oktay Yıldıran‘ın istemi yerine getirildi. Kiziltepe’li ve Siirt Kurtalanlı iki arkadaş isimleri söylenerek esas duruşta bulunan bizlerin ortasına alındılar. İkisi çırıl çıplak soyduruldu. Zeytin yağı kaplara boşaltıldı, joplar tutuklu arkadaşların eline verildi ve zeytin yağında copların yağlanması emredildi. Joplar yağlandı bu sefer copların bir birlerinin makatına sokulmaları emredildi. Karşılıklı copların birbirlerinin makatlara sokulup coplar birbirlerine yalattırıldı. Bu da yetmedi, ikisini çırılçıplak havalandırmaya götürülerek orada kanalizasyon kapağı kaldırtılıp suyun yüzünde yüzen dışkılar tutukluların ellerine verilen kaşıklarla tabaklara dolduruldu ve koğuşa getirildiler. Tabaklardaki dışkılar karşılıklı kaşıklarla birbirlerine yedirildi.” Yaşamayana abartılmış gibi gelebilir, ancak yaşayan onlarca şahidi ile bu 5 noluda yaşanan sürecin bir kaç dakikalık gerçeğin kendisi.

HASAN HAYRI ASLAN’IN ŞİİRİNDE DİYARBAKIR CEZAEVİ’İNDE YAŞANANLAR

Diyarbakir 5 nolu zindan’, ‘hapishane’, ‘cezaevini (ki kadınlar koğuşunda biz buraya insan mezbahanesi diyorduk) Hasan Hayri Aslan bir şiirle dile getirmeye calışmış;

“Şirindir de yarenlerim can şirin
İşkencede tükeniyor günlerim
Yare bere kan içinden inlerim
Hücrem demir, yürek demir can demir.

Diyarbakır ne devrandır bu devran
Zebanisi bol cehennem bu zindan
Kara zulüm kudurmuştur korkudan
Hücrem demir, yürek demir can demir.

Kaldırında şu zindanın üstünü
Kimi asmış kimi yakmış kendini
Kimi yatmış ölüme oy beni
Hücrem demir, yürek demir, can demir.

Gün ışımaz, ışık sızmaz hücreme
Yol bulunmaz haber edem yarenime, yarime
Bir mezarıma bakıyorum bir cevreme
Hücrem demir yürek demir can demir.

Verem girmiş hepimizi kemirir
Zülüm bir yanda öfkem kinde semirir
Cellat çekmiş hançerini çevirir
Hücrem demir yürek demir can demir.

Kardeşlerim yanıyordu ateşte
Ölüm orucunda ölür peş-peşe
Alem sağır hele bakın şu işe
Hücrem demir yürek demir can demir.

Neylersin de bre cellat neylersin
Hiç usanmaz zülüm cefa eylersin
Bizden kemlik döneklik mi beklersin
Hücrem demir yürek demir can demir.

Can kurbandır sakınır mı bu halktan
Gün bu gündür dayan yürek, can dayan
Kavim kardeş hasret edersin sivan
Hücrem demir yürek demir can demir“

Bu şiiri yazan sevgili Hasan Hayri Aslan, İşkencenin sistemli olarak uygulandığı tarihlerde Diyarbakır cezaevinin 35. Koğuşunda tutsaktı. Herşeyi gördü, yaşadı, hissetti ve yukardaki şiiri yazdı. Diyarbakır cezaevi zulümdu, barbarlıktı, vahşetti. (Ki orasi ne siirle ne romanla anlatılabilinir, ne de anlatabiliriz orda yasayanlar olarak ancak yasayan bilir).

Merak ediyorum, bu soruları, bana Diyarbakır Zindanını yaşatanlara yöneltseydiniz, acaba ne cevap verebilirlerdi. Çocuklarına kendilerini nasıl tanıtırlardı?

“KENDİMİ KEŞFETTİM“

İlkehaber: 12 öncesi ve 12 Eylül süreci sizde nasıl bir etki / iz bıraktı. Bir de bu etkinin o dönemden bu güne kadar sizdeki yansımaları nasıl oldu?

Zeynep H. Kıllı:Gördüğüm işkence ve baskının etkisi ile zihnen geriledim, basit konularda zaman zaman kafamı toparlayamıyorum. Uzun süre özgüven sorunu yaşadım. İnsanlara özellikle erkeklere karşı güvensizlik, cezaevi süreci ve sonrası idrarımı tutamamam… Aradan 30 yıl geçmesine karşın halen kabus görürüm. Çok yakın süre önceye kadar yatağa gidip uyumaya korkardım. Evliyken eşime uyumadan once eğer en ufak birşey ses işitirsen mutlaka beni uyandırmasını söylerdim. Çünkü her gece kabus görürdüm, uzun sure psikolojik tedavi gördüm. Cocuklarımı büyütürken gerekenden fazla koruyucu, zaman zaman catışmacı oldum.

İlkehaber: Bu yansımalar, gerek düşünsel ve gerekse hayatın pratikleri ve gerçeklikleri anlamında sizde bir değişikliğe yol açtı mı? Açtı ise neler?

Zeynep H. Kıllı:Cezaevinden sonraki süreçte özellikle yurtdışında; insanlara,özellikle erkeklere hele üniformalı erkeklere karşı hep kuşkuyla yaklaştım. Halen ünifomalı, ünvan kullananlara karşı temkinliyim. Türkiye’ye gelmeye hep özlem duyarım, özlemle Türkiye’ye gelirim. Türkiye‘de bulunduğum sürece hep şaşkın ve korku içindeyim.

İlkehaber: Yaşadıklarınızdan çileli bir yaşam sürecinizin olduğunu anlamak hiç de zor değil. Bu süreçte görüp geçirmişliğinizin sizden alıp götürdükleri gibi kattıkları da olmalı. Biraz da bunlardan bahsetmenizi isteyeceğim sizden?

Zeynep H. Kıllı:Aslında kendi çapımda iddialı biriyim. Özgürce ve o toplumda birey olarak yer edinebilmek, ekonomik olarak ortalama bir standart yakalayabilmek, ayaklarımın üzerınde durabilmek için olağanüstü çabalar sarf ettim. İlginç olan, bende mevcut olduğunu hic düşünemediğim yetekelerimi keşf ettim. Uzun süre başarılı bir şekilde oyunculuk yaptım (Konuşmayan Çocuk, Bilgilendirme Filmleri ve Kına Tiyatrosu). Yazı yazdım (Kadınca Dergisi, Mahalli Gazete) ve bu yaptıklarımı yan iş olarak yaptım. Bu yan işlerimin yanısıra bir kurumda sosyal danışmanlık, yetişkinler eğitiminde de öğretmenlik yaptım. Yaptığım işte iddiali olmanın yanısıra, başarılıyım da. Hollanda‘da birçok ciddi kurumun (Rabo Bank, Belediye Başkanı ve Başkan Yardımcıları Danışma Kurulu, Yaşlılar Danışma Kurulunda Yabancı Yaşlılar Temcilcisi…vb) yönetim kurumlarında yer aldım, yer alıyorum. Eğer bir işi yapmayı aklıma koyarsam mutlaka bir yolunu bulur ve yaparım.

“ZÜLME BAŞKALDIRANLARI, ZÜLÜMLE SİNDİRMEK ÜZERE KURGULANMIŞTI SİSTEM“

İlkehaber: İnsana ve hayata dair kaygısı olan ve de buna paralel olarak düşünsel bir duruşu olan insanların çile ve ıstırap dolu yaşamları daha bir anlamlı ve diğerlerine oranla daha farklı olmalı. Bu bağlamda, yaşadığınız süreç sizin algı ve yaşam dünyanızda nasıl bir anlam ifade etmekte?

Zeynep H. Kıllı: İnsanlara, insanlığa sevdalı biriyim. Bu sevdam hiç bir zaman sarsılmadığı gibi yaşadığım ülkede çesitli ülkelerden gelip, yeni ülkeme yerleşen insanları da katarak insanlığa olan sevdam praktikte de zemin bularak devam ediyor.

İlkehaber: Geride bıraktığınız çileli ve ıstırap dolu dününüz ile bu gününüz arasında bir kıyas yapmanızı isteyeceğim sizden. Değişenler değişmeyenler, değişmesi gerekip de değişmeyenler, değişmemesi gerekip de değişenler, yaşananlar ve yaşanmayanlar, yaşanması gerekip de yaşanamayanlar ve yaşanmaması gerekip de yaşananları içeren bir değerlendirme yani…

Zeynep H. Kıllı: Turkiyede, cezaevi sürecinden genç idealist, 12 eylül cuntasının gazabına uğramış, binlerce insandan birisiyim. Darbe öncesi, fikri ve ideolojik yapım ne olursa olsun, içinde yaşadığım toplumun mutlulugunu, refahını, özgürlüğünü, hak eşitliğini istiyordum. En azından buna inanıyordum. Bunun bedelini ödedim. Onun için gururla bakıyorum dünyaya. Tabi ki ufkum dardı. Bize o süreci yaşatanlar; bir mirası sürdürüyorlardı. Sistem zülüm üzerine kurulmuştu. Zülme başkaldıranları, zülümle sindirmek üzere kurgulanmıştı sistem. Toplumun ezici çoğunluğunun sömürüsü ve hak gaspı temelinde, iktidarlarını sürdürmek istiyorlardı. İnsanlığın ileriye doğru olan gelişim seyrini; barbarlıkla sindirmeyi düşünüyorlardı.

12 Eylül darbesi, aynı zamanda bir kültürel mirasın uzantısıydı. Ermeni jenosidini gerçekleştiren İttihat Terakki‘nin zihniyetini aynen koruyorlardı. Onların tarihsel mirasçılarıydılar. Bakınız Hitler; Yahudi kıyımını meşru göstermeye çalışırken şöyle diyordu: “Errinern Sie sich noch an die Armenian ausrottung“ (Bakınız artık Ermeni soykırımını hatırlayan var mıdır?).

Bu zihniyet, daha sonra Kürt halkının başkaldırılarında sürdürüldü. 1925, 1933, 1938 yıllarında Kürt halkı toplu katliamlara maruz kaldı. İnsanlar toplu halde, toplama kamplarına ve tehcirlere tabi tutuldular. Bu insanlık dışı uygulamaların hesabı sorulmadı. Devletin kurucu ideolojisi, bu yapılanları, kendi kuruluş amacı açısından reva görüyordu. Bu kurucu ideoloji; bugün bile varlığını sürdürüyor.Temel insan hak ve özgürlüklerinin uluslararası güvencelere kavuştuğu bu dönemde bile sistem kendisi ile hesaplaşamıyor. Yapılan katliam, tehcir ve işkence uygulamaları ile yüzleşemiyor.

Ermeni Soykırımını gerçekleştiren kadrolar, daha sonra Kürt katliamlarını gerçekleştirdiler. Zilan deresinde, Dersim‘de insanları toplu halde zehirli gazlarla öldüren kadrolar, daha sonra askeri darbeleri gelenek haline getirdiler. Diyarbakır Zindanı, bu geleneğin, bu kültürel mirasın sonucudur. Devlet, bu insanlık dışı uygulamalarla köklü bir şekilde hesaplaşmadıkça kendisini temize çıkaramaz. Üst üste yığılan bu insanlık trajedileri; kocaman bir kaya gibi yarının dünyasında, kendi çocuklarının üzerine yığılacaktır.

Kanımca, Ermeni soykırımı ve kürt katliamlarından sonra, 20. yüzyıl insanlığı, mekana dayalı olarak iki büyük trajediye tanıklık etmiştir.

1- Auswitch Temerküz Kampı
2- Diyarbakır Zindanı

Ne varki, Auschwitz kampının sorumluları, insanlık alemi önünde hakettikleri cezalara çarptırıldılar. Bu vahşetin tarihsel mirasını reddeden Alman devlet adamı Willi Brand, Polonyadaki Yahudi anıtı önünde diz çöküp kurbanlardan özür diledi. Fakat, Diyarbakır Zindanının sorumlularının hala yargılanamamış olmaları, insanlık aleminin bir ayıbı olarak orta yerde duruyor.

“SİMDİ TÜRKIYE’DE HERŞEY AÇIK AÇIK TARTIŞILIYOR“

İlkehaber: Hak ve özgürlükler başta olmak ülkemizin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Buna paralel olarak, Ergenekon soruşturması ve statüko hakkında neler söylemek istersiniz?

Zeynep H. Kıllı: Son dönemlerde, açılmış bulunan ‘Ergenekon davası, anayasa refeandumu‘ gibi uygulamalar; sistemin kendisiyle hesaplaşması bakımından ileri adımlar olarak addedilse bile, bu ayıpları temizlemekten uzaktır. Nitekim; Ergenekon davası, bir türlü Fırat‘ın doğusuna taşınmamakta. Devlet eliyle işlenen 17 bin faili meçhul olay yargıya özellikle taşınmamaktadır. Çünkü; Kürdistandaki uygulamalar, bir devlet politikası olarak sürdürülmüştür. Tutuklanan Ergenekon sanıkları da, bu görüşümüzü doğrularcasına “biz güneşi görmezsek kimse görmiyecektir” diyerekten devlet zirvesini tehdit etmektedirler. Kanımca, Diyarbakır Cezaevindeki uygulamalar ve daha sonra PKK bahane edilerek sürdürülen kıyımlar, devletin hukuksal sistemi içerisinde yargılama sınırını aşmış olup uluslararası yargı kurumlarının kapsam alanına girmiştir. İnsanlık dışı uygulamalar; dogrudan doğruya bir etnik gruba sistematik olarak yöneltilmiştir. Unutulmamalıdır ki, Sırp lider Radovan Karazçdwiç, 8 bin Boşnak’ın ölümünden sorumlu olarak şu an uluslararası mahkeme önünde hesap vermektedir.

İlkehaber: Hükümetin uyguladığı Demokratik Açılım süreci konusunda neler söylemek istersiniz? Ve sizce bu sürecin sonu nereye gider?

Zeynep H. Kıllı:Çünkü toplum değişime susamış durumda. Artık hiç bir şeyin eskisi gibi gitmesini istemiyor. Belki de bu yüzden hükümetin yarattığı açılım izlenimi pirim yapıyor ve büyük destek görüyor. Fakat henüz hiç bir sorunda ciddi ilerleme yok. Halkın beklentilerinin hayal kırıklığı ile sonuçlanması çok kötü sonuçlara yol açabilir. Demokratik açılımlar, ülkenin belli başlı sorunlarının çözümü konusunda ciddi olmak gerekir, güvensizliğe yol açmamak gerekir. Bu konularda oyun, aldatmaca olmaz.

İlkehaber: Üzerinden epey bir zaman geçti ama son referandum süreci ve yüzde 58’lik “evet” sonucu hakkında neler söylemek istersiniz?

Zeynep H. Kıllı:Referandumun hem 8 senedir iktidarda olan iktidar partisi AKP ‘de, hem de anamuhalefet partisi CHP’de yeni yönelimlere yol açtı. Bu yeni değişim, yönelim Türkiye için önemli. İktidara olmak isteyen, iktidar gelmek isteyen parti halkı dikkate almak zorunda. 30 senedir akan kanın durdurulması, kalıcı barışın gelmesı, yanı Türkiye‘de çözulmesi gerek. Acil sorun Kürt sorunu çözülmek zorunda, Tabi ki Kürt sorunu sadece Türkiye sorunu degildir; Kürt sorunu artık uluslararası bir nitelik kazandı. Dışarıdan cok sınırlı bakan biri olarak; Şimdi 12 Eylül’de yapılan referandumla her konunun tartışılır hale gelmesi çok önemli. Simdi Türkiye’de herşey açık açık tartışılıyor. Diyaloğun başladığı sürece parelel olarak kaba baskıcı yöntemlerin de hızını kaybedeceğini düşünüyorum. Burada Alevilerle ilgili birşey demek istiyorum; Aleviler Türkiye toplumunun genelikle entelektueli cok olan bir gruptur. Türkiye’deki yanlışları erken fark eden bir topluluktur. Onların gözle görülür biçimde artan güvensizliği ciddi bir uyarı olarak algılanabilir.

“ÇOCUKLARIMA DOĞDUĞUM ÜLKEYI SEVDIRMEK İSTİYORUM“

İlkehaber: Bir mücadele sürecinden geçmiş ve bedelini de ödemiş tecrübe sahibi biri olarak, doğuda 30 yıldır akan kanın sona ermesi mümkün mü? Sizce barış için taraflar ne yapmalı?

Zeynep H. Kıllı: Kan belli sebeplerle akar. O sebepleri ortadan kaldırmazsanız, kanı durduramazsınız. Akan kanın sebebi PKK felan değil. Kürtler’in çok ağır haksızlık ve eşitsizlik altında bulunmasıdır. Şimdiye kadar bölgede hep askeri ‘çözümler‘ uygulandı.Ama bunların çözüm olmadığı, tersine, her defasında kardeş Kürt ve Türk halkı arasında güvensizlik yaratarak sorunu daha da büyüttüğü ortaya çıktı. Bu şu demektir; PKK’yı ortadan kaldırsanız bile eşitsizlik ve haksızlık devam ettikçe kan durmaz. O yüzden kanın durması tamamen devletin ve yönetici kadronun tutumuna bağlıdır. Akıl ve adalet yolu yerine askeri çözümlerde ısrar ve inat eden stratejide nitel bir değişiklik yapıp yapmamasına bağlıdır… Bu çok kuşkulu gözüküyor. Sorunun gerçek çözümünün, ülkede köklü devrimci dönüşümlere bağlı bulunduğu kanısı hergün daha çok güçleniyor sanırım. Tabiki 30 senedır akan kan durdurulabilinir. Bu kanın akmasında rant sağlıyanların tasviye edilmesi ve isabetli tarafların muhatap alındıktan sonra akan kan durdurulur.

İlkehaber: Başka ilave etmek istedikleriniz var mı?

Zeynep H. Kıllı:Ülkeye her geldiğimde endişe, belirsizlik ve korku içinde çırpınan bir toplum görüyorum. Her yola çıktığımda, barış ve demokrasi içinde yaşayan bir ülke hayal ediyorum.Gönlümce eşsiz güzelliklerini, kentlerini, kıyılarını, adalarını, dağlarını, gezmek istiyorum. Akrabalarla, dostlarla sessiz abartısız buluşmalar yapmak, doyasıya eğlenmek, ziyaretler yapmak istiyorum.Çocuklarıma doğduğum ülkeyi sevdirmek istiyorum. Adaletin, eşitliğin, hayat güvenliğinin, refahın geliştiği bir ülke görmek istiyorum. Ama her dafasında yığınla insan ve adalet sorunuyla yüzyüze gelip, bütün gücümü zor durumda olan insanlar için bir seyler yapma çırpınışı ile geçirip geri gidiyorum. Artık bu durum değişmeli. Lütfen herkes elini vicdanına koyup bu ülke için iyi seyler yapmaya başlamalı artık!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s