GERÇEĞİN ÖTESİNDE İTİRAFLAR

GERÇEĞİN ÖTESİNDE İTİRAFLAR
Harun Ahmet

( Gerçek, onsuz olamadığımız koca bir yalandır.)

F. Nietzsche

Doğduğum günü bütün dehşetiyle hatırlıyorum…

Şehrin kalbine uzanan ve ana caddeyi ikiye bölen demiryolunda toplanan kalabalık, trafiği durdurmakla kalmamış sabahın bütün canlılığını da alt üst etmişti. Ölümü anımsatan bir yakınlaşmayla birleşen sessiz kalabalığa doğru yürüyorduk. Herkes korku dolu bir durağanlık içindeydi ve oluşturdukları çemberin merkezine doğru bakıyordu. Toplanmanın tersliğini, içimi boğan mezbaha çöplüğü, yakıcı ve iç bulandırıcı kokuyu andıran o ekşimsi buğu sayesinde daha görmeden hissetmiştim. Anneme baktım… Ve sonra, ayrıntılı bir dökümünü yapamadan çekip uzaklaştırıldığım yere göz ucuyla da olsa dokunabilme bahtsızlığında bulundum. Onu tanımıştım… Dev cüssesiyle yüzükoyun düşmüş, saatler önce yitirdiği ruhundan arta kalan kanların içinde yatıyordu. Devasa cüssesiyle birlikte, ona ait anılarım da bir an için yığılmıştı olduğu yere. Diyarbakır’ın tarihsel yalnızlığı ve bütün ruhsal kirleri, paslı, görünmez bir kül tabakası içinde her tarafı sarmış, üstüme yağıyordu sanki. O şehri hiç bu kadar ölümcül duygularla hissetmemiştim. Belki de bu hissi yaşadığım dehşet verici anı paylaşan o dayanılmaz kükürt dioksit yağmuruna borçluydum. Uzak fabrika dumanları ve üçüncü sınıf yeni yetme apartman bacalarından sıyrılıp gelen iflah olmaz bir kül sağanağı vardı. Taşa kesmiş insanların içinden telaşla sıyrılıp ağır adımlarla yürümeye çalışırken, dondurulmuş bir anı serbest bırakan bir kadın çığlığından sonra patlayan gürültü seliyle birlikte soluksuz uzaklaşmaya devam etmiştik. Bu kez arkaya bakma gibi bir çabaya girmeden hem de…

Annem daha sonraları bu olayı, her ne kadar olayın dramına yaslanarak, içinde yassılaşmış metal parçalarına gömüldüğüm demir yolundan uzaklaştırmak için uydurduğu bir tren kazası gibi yansıtma çabasına girse de, bunun bir cinayet olduğunu anlamıştım. Cinayetin elle tutulur bir nedeni yok gibiydi. Ama ölümün bütün korkunçluğunu yansıtan dehşet izleriyle, kanlarına gömülmüş o dev adamın tek tuhaflığı, belki de saf ve masumiyeti gösteren yığınca kitap ve deftere sahip olmasıydı. Annem, küçük serçe kanadı elleriyle elimden tutmuş okula doğru sürüklerken eminim benim kadar savunmasız ve ürkekti o zamanlar. Altı yaşındaydım ama sanki yeni doğuyor gibiydim. Büyük bir boşluk ve anlaşılmaz bir hiçlikte yuvarlanıp duruyordum. Geri dönülmez bir düşme hissi, yalnızlık ve korku. Ellerimi ezercesine avuçlamış, sanki kendi loğusasındaki bebeğin göbek bağlarını tedirgin bir istekle kendi elleriyle keserken içli bir duygusallıkla;

” Biliyorum, sende uçup gideceksin bir gün!” demişti.

Yaşamım boyunca hiç ama hiçbir şey beni bu an kadar yapayalnız ve tanımsız olmaya zorlamadı. Yerde yatan cesetle benim aramdaki bu benzetmeyi neye yorumlayacağımı pek bilemezdim ama ölümle olan bağı, boğazımdaki ıslaklığın kurumasına neden olmuştu. İlkokula başlamam ve yalnız başıma gerçek dünyayla yüzleşmem hayatımın en belirleyici anıydı. O yalnızlık garip, bekli de ilk doğum anına benzer bir düşme hissiydi. O güne kadar yabancısı olmadığım bütün bakışlar, köşe başlarında el yordamıyla korku içinde duvarlara eğreti kâğıtlar yapıştırıp hızla gözden kaybolan insanlar, kuytuluklardan serin bir yayılmayla genişleyip çoğalan sidik kokuları, felçli bacaklarına bağladıkları kalın deri parçalarıyla yerlerde sürünürken, arada bir durup, gelip gidene el açan dilenciler, cizlavitleri ve yamalı ceketlerinin altında sakladıkları palalarıyla bir cellâda dönüşen Qırıklar, , büyük bir bilge gibi gazeteleri tersinden okuma gibi kendince, üstünkörü yetenekler edinmiş yurtsever delimiz Alişan, uzaydan gelmiş savıyla tımarhane arkadaşları tarafında asılarak infaz edilen Xêno ve daha irili ufaklı nice efsanevî şehir delisi ve pamuklu şeker satıcıları, zerzevat çığırtkanları, arabaların eşiz gürültüsü ve şehrin semtimizde daha bir azıtan debdebeli canlılığı… Hepsi o görsel kâbusa taşınmış kan ve acı birikintileriydi. Bütün maddesel dünya ve hayata dair sezgisel tanımlarım parçalanıyor ve o trajik boşluk içinde bir daha asla birleşmemek üzere acı, karamsarlık ve güvensizlikle, belki de bir ömür boyu sürüp gidecek olan kaçınılmaz bir yazgıya doğru sürükleniyordu. Bu sürüklenmede yalnızlık, korku ve o boşluk içindeki her şey bambaşkaydı. Beni yaşama bağlayan tek bağ ise annemin o pamuksu elleriydi.

Şair Sırrı Hanım İlköğrenim Okulu yazan bahçe kapısının önünde bulmuştum kendimi. O sabah başlayan korkum uzun yıllar sürüp gideceğe benziyordu, çünkü olay yeri kapıdan yüz metre ilerideydi ve sürüp giden cinayetlere sahiplik etmesi nedeniyle bu yer, bir okula komşuluk edemeyecek kadar da tekinsizdi. Son kayıt işlemleri yapıldıktan sonra sınıfa ilk bırakıldığım an çekimlerin en kuvvetlisi olan o içsel aidiyet telaşıyla, kendimi tekrar annemin kollarına nasıl attığımı hatırlamıyorum. İlk sınıfımdaki bu talihsiz refleks yüzünden arkadaşlarımın bana yönelik ilk izlenimleri de doğmuştu böylece. Gülmeler ve sonu gelmez dalga geçme keşmekeşinde, koskocaman sınıfta tek ağlayan ben ve Levent’tik. Belli ki; bir ölümün acı izleri çok çabuk silinmiş, kanlar yıkanmadan unutulup gitmişti. Ne yazık ki ben o anı unutacak kadar şanslı değildim.

Kanlar içindeki devasa maktulü tanımış olmakla daha bir yıkıcılaşan ölümün şiddetli etkisini bir tarafa bırakırsam, benim gibi gerçeğin bütün yasalarından nasibini almamış hayal kahramanlarının, derme çatma bir araya getirilmiş ucuz oyuncaklarla dolu bir örnek yaşantıdan sonra, bu ilk adımları bütün çocuklar için büyük bir talihsizlikti. Uzun yıllar sonra alışkanlıklarımın ve mizacımın derin sorgusunu yaparken karşılaştığım en etkili an gerçeğe atılan bu ilk adımdı. Tabi ki bunları zamansız ve bir çocuğa ait kötü bir deneyime bağlama gibi bir niyetim olmadı hiçbir zaman. Amed her zamankinden daha koyu, hayat ise her zamankinden daha erkekti. Ve ben, bir çocuk dünyasında bunu tarif edemediğim hislerle kavrıyordum. Şiddetin sarsılmaz kurallarını hiçbir şey o ilk anlar kadar güçlü hissettirememiştir bana. Kendimi yine ilk kez, her anında bir kahraman yaptığım o kötücül masalların gerçek doğasında bulunca çocukluğuma ait bütün güven ve huzur verici imgeler sarsılmıştı. Tek ve bir başınaydım artık. Yalnızlaştığım için değil, savunmasızlığımın beni bu dünyanın neme nem bir yuvarlak olduğuna ilişkin güçlü iknasıydı sarsıcı olan. Bu sarsıntıya gerçeğin ilk korkusu da diyebilirim. Daha sonraki günlerde annemin saatlerce aynı sırada benimle geçirdiği anlar görülmeye değerdi doğrusu. Böylece Levent’in annesi ile benim annem arasında da ileriki yıllarda boy gösterecek bir dostluğa da vesile olmuştu bu zamanlar. Bu çilekeş uğraş, bir gün bahtsız iki annenin yanlarında yaşından geçkin iri yarı bir hilkat garibesiyle çıkageldiği güne kadar sürüp gitmişti.

“Bu Ramazan !”demişti annem, yırtıcı bir bekçi köpeğini tanıtır gibi “Bundan sonra size o göz kulak olacak.”

Ben korkularımda annem ise ısrarında haksız değildi. Çünkü ders aralarını dayaksız geçirdiğim bir günü hatırlamıyorum. Harçlıklarımı çocuklardan yiyeceğim dayakları göze alarak, daha utanç verici olan hesap verme kaygısından, kıçıma sakladığımı bu ana kadar annem hiçbir zaman öğrenemedi. Ona Ramazan denmezdi, daha doğrusu dedirtmezdi. Ramazan onun akıl almaz ihtişamını ayaklar altına alan, bir isimden çok yumuşatıcı bir kavramdı. Onun adı Remoydu. Kasap Remo! Remonun, kendimizle karşılaştırdığımızda hatırı sayılır ölçüde iri bir cüssesi ve güçlü bir yapısı vardı. Bunu yaşıyla orantısız büyüyen anormal bünyesine değil de tembelliğine borçluydu. Aynı sınıftaydık ama o bizden dört yaş daha büyüktü ve inanılmaz bir dirayetle tam dört yıl aynı sınıfı okumakla geçirmişti. Hakkını yememek gerekirse okumada heceleyerek de olsa fena sayılmazdı. Babası mahallenin en gözde kasabıydı ve çok önemli günler dışında içimizi dışımıza çıkaran çürümüş et kokusundan kurtulamazdık. Bu koku okulun ilk yıllarında hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmişti artık. Ender yıkanan okul önlüğünün hayvan yağıyla cilâlanmış kıvrımlarında dövülmüş et parçaları bulurduk. Çoğu zamanda bu et parçaları kanlı canlı beyaz ve kaygan yüzeyli beyaz canlılara dönüşüverirdi. Bu canlı et parçalarına “Bit!”denildiğini annemin homurdanmalarıyla geçen uzun saç kazıma törenlerinde öğrenmiştim. Annem bu çilenin kaynağını bilirdi ama benim okumuş bir adam olma hayalini hep güçlü tuttuğu için yinede bu çileye boyun eğerdi. Kasap Remo beni hayatın acımasızlığı ve gözü dönmüş varoş canavarlarına karşı koruyacak ve böylelikle okula devam etmemi sağlayacaktı. Öylede oldu. Birinci sınıfı, Remo’nun koruyucu kanatları altında bitirdim. İç bulandırıcı o iğrenç kokuya katlanmanın dışında, çaresizce kabullendiğim diğer şey ise tabiî ki her zaman olduğu gibi okul harçlıklarımı Remo’nun tehdit dolu bakışlarıyla keşisen pis avuçlarına, onur kırıcı bir himayeye teslim etmemdi.. Bunu anneme hiç söylemedim. Remo, bunu sadece ürkütücü halinin verdiği avantajla yaptırmıştı bana. Ders aralarında bahçeye sızan Lâhmacun satıcısını gördüğümde hissederdim bu zorlamayı. Remo, beni satıcıların yanına götürür ve durup gözlerimin içine bakardı. Bana da üstünden salçalı yağlar damlayan o iğrenç yiyecekten almaktan başka bir tercih kalmazdı. Bütün geçim sıkıntısının yanında çocukluğun en değerli şeyi sayılan harçlıklarımı bu şekilde Remo’nun zevksiz midesine boca etmem çok üzerdi beni.

Tabii doğumum ise sürüp giden mizacıma yaraşır biçimde olmuş. İki erkek çocuk sahibi olan annem, bütün genç kızlık tutkularının gerçekleşeceği umuduyla hayatının en son çocuğuna hamile kaldığı an yaşadıklarını duyunca, öfkesine hak vermedim değil. Bütün fallarda, törensel kadın günlerinde, doktor kontrollerinde ve daha nice göksel işaretlerle, dünyevî göstergelerde üçüncü çocuğunun kız olacağına dair o kadar söylenti olmuş ki, annem neredeyse ona bir servete mal olabilecek kadar yüklü bir hazırlığa yönelmiş. El işi kundaklardan, ipek dokumalara, en ünlü kozmetiklerden en ağır takılara kadar bulabildiği ve aklını kurcalayan bütün gelecek plânlarına kulak vermiş. Eminim ki annemin planları tutmuş olsaydı yaşamın seyri ve hayatının kaderi de değişecekti. Anlattıklarına bakılırsa çilekeş ömrünün öncesiz ve sonrasız tek doğrusu bir kız çocuğuna sahip olmakmış. Ama onun, saplantıya varan bu özlemini anlamak bir yana, eğer doğacak olan kız çocuğun şimdiki mizacı taşıyan çocuğunun sadece bir cinsiyet farkı olabileceği ihtimalini düşündüğümde ise sinsi bir tebessüm göstermekten alıkoyamıyorum kendimi. Ben annemin –ki bir kız doğurmuş olmasını çok istesem dahi- kız yerine bir erkek çocuğu doğurmasını kendi adına olabilecek en talihli kader değişikliği olarak düşünürüm hep.

Bütün bu soluksuz beklemelerin ardından, 1 Aralık 1973 gecesi sabaha doğru Ofis semtinin en güzel yeri olan Çiğdem apartmanının bir numaralı dairesinde, mahallenin kadın, çocuk ve tanıdık tanımadık bütün sakinlerinin meraklı bakışları altında beklenen an gelip çatmış. Ben, doğumumla ilgili, herkesten çok annemin o an hissetliklerine kulak vermişimdir hep. O yerel mizah yeteneğiyle, düşüncelerinin ağır yapısını yumuşatmaya çalışsa da, bu sözlerin gelecek yıllarımı nasıl belirlediğini anlamak zor değil. O yılları her anlattığında gözleri dolar ve bana pişman olmayan sevecenliği içinde şefkatle bakıp:

‘Arzuyu çok bekledim! Kendimi ona o kadar çok inandırmıştım ki: doğumun sancısını bile neredeyse hissetmiyordum. Seni kanlar içinde çekip çıkardıklarında gözlerime inanamadım. Dokuz ayın bütün umut dolu hatıraları kara bir bulut gibi üstüme çökmüştü. Ayak ve ellerin simsiyah, yeni doğmuş bir kuzuyu anımsatıyordu. Doğum zor olmuştu ve bu zorlanmanın etkisiyle ellerin ve ayakların simsiyah kesilmişti, kafan ise olağandışı bir biçim almıştı. Bu cinsel sürprizi her anlattığında iki parmağını aşağı doğru açar ve garip bir ironiyle sallayarak “Her şeyden öte karşımda iki küçük kara taşak sallanıyordu.” Diye hayal kırıklığını kavratmaya çalışırdı. Beklenenin dışında sağlıklı bir bebek olduğumu söyler annem. Ama geçer diye umdukları el ve ayak morlukları zamanla yayılıp esmer bir erkeğe çevirmiş beni. Başımın biçimsizliğini ise savuşturup, kalıcı bir sertlik almadan sıkıca bağlayıp kendilerince önlem almaya çalışmışlar. Annem bu doğumda herkesin şok geçirdiğini söyler ve nedenini ise benim tuhaflığıma bağlar.

‘Öyle sürüp gitti!’ der annem çok içli bir sitemle; ‘Hem çok uysal hem de çok aksi oldun. Bazen bu olayı düşündüğümde senin bir kız olarak yaratıldığını fakat sırf ben ve benim gibi herkesin, senin böyle doğmanı istediği için inada girip cinsiyetini değiştirmişsin gibime gelir.”

Annemin bu naif ve mizahî anlatımları bir yana ona hiçbir zaman kötümser bir oyun oynamamış olsam da yinede bu beklenmeyen doğumun bedelini ödemiştim. İlk başta sütünü esirgemiş ama daha sonra bunun akılcı bir tepki olmayacağına dair bütün o anaç vicdanıyla daha uygun bir yolu seçmiş. Benim kız olacağım hayalleriyle hazırladığı bütün elbiseleri giymişimdir herhâlde. Birde toplumsal hoşgörünün zorlanacağı son ana kadar saçımın uzatılması kaçınılmaz olmuş tabiî ki. Ve her şeyden öte tam on iki yaşına kadar kadınlar hamamına bir kız edasıyla girerek, kafama yediğim hamam taslarıyla, işittiğim kallavi kadın küfürlerini ve anlaşılmaz fantastik çimdiklerin acısını saymazsam, bu talihsizlik benim için bir şans sayılabilir. Bana kazandırdığı bu şansın dışında ilk yıllarda, annemin ikinci inanılmaz becerisi ise benimle birlikte emzireceği bir kız çocuğu bulması olmuş. Deniz adında bu inanılmaz mucizenin avutuculuğu annemin uzun zamanını almış olmasa gerek. Çünkü ondan sonraki anılarına ilişkin anlatımlarında çok farklı bir rahatlık ve huzur vardır. Cinsel tercihi erkekçe olan bir kız çocuğu, yani benim çarpıtılmış varlığım bir süre onu teselli etmeye yetmiş.

Benim açımdan olayın bütün ayrıntıları bir yana, babam hakkında o ana dair söylenenler çok daha kayda değerdir. Söylentilere göre doğum anımda o iç bulandırıcı bir kumarhane köşesinde hayatındaki son birikintilerini de yitirmek üzereymiş. Çok temiz bir yüreğe sahip olan babamın, o saflık ve beceriksizlikle böylesi bir uğraşa bulaşması herkes için büyük bir merak konusudur. Sanırım onu bu kadar kötücül bir aile babası kılan, karakteriyle seçtiği alışkanlık arasındaki uçurumdur. İyi niyet ve saflığa, inanılmaz bir sorumsuzluk eklenince, bu babam olur. Bir gece öncesinden kazandığı paraları ertesi gün bütün insancıl içtenliğiyle, yenilgiye uğrattığı masa arkadaşlarının sızlanmalarıyla rakiplerinden aldığı paraları içtenlik ve büyük bir iyilikseverlik içinde geri iade eder ve aynı akşam aynı adamlara verdiği paraların acımasız yenilgisine uğrardı. Kumar masasının canavarları, masa dışında nikotin kokulu katlıklarıyla bir meleğe dönüşürlerdi. Bazen aynı masada iki kardeşin varlığı bile bu amansız yazgıya boyun eğmekten kurtulamaz, ölümcül bir alışkanlığın pençesinde neredeyse şehrin yarısı birbirini tüketirdi. Sokaklarda gözle görülür bir kahvehane ve kumar hiyerarşisi göze çarpardı. Dedeler ve babalar en seçkin köşelerde Poker ve Okey oynar, yanı başlarında orta yaşlı oğullar el altından daha mütevazı masalarda kâğıt oyunları çevirir, yeni yetme genç kuşak daha masumane ve dikkat çekmeyen Tavla, Dama ve Bilârdo masalarında bahisli karşılaşmalara girer, sokak aralarında ise küçük halefler ellerindeki bilyeleri çeşitli oyunlar üretip oynayarak birbirlerinden bilyeler alır, bir yandan kazandıklarını paraya çevirip sigaraya başlarken öte yandan da geleceğin büyük kumar şölenlerine hazırlık yaparları. Şehrin, babadan oğla geçen en popüler mesleklerinden biride işte bu kumar illetiydi. Çok kati bir genelleme yapamasam da en azından o günlerde karşılaştığım bir çok yetişkinin bu uğraşla haşır neşir olmasıdır beni bu düşünceye zorlayan. En azından kesin bir yargıyla söyleyebileceğim tek şey akrabalarımın bu düşünceye kesinlikle uymasıdır. Onlar efsanevî birer kumar prensidirler. Anlaşılmaz bir mitolojik bağlılıkla kendilerinden geçen bu topluluğun ortak yanları ise sorumsuzluk ve katı bir sosyal duyarsızlığın baş döndürücü yıkıcılığıdır. Şüphesiz bu kumar kardeşliğinin en yıkıcı kardeşi ise babamdır bana göre. Gecenin derinliklerinden bütün düşlerin bir birine karıştığı bir saatte kapıdan içeriye girer, geçtiği yerlere yapışkan ve iç bulandırıcı paslı bir mahzen ve kahvehane kokusu bırakırdı. Eğreti ve aceleyle bütün yemekleri bir kapta harmanlayıp ağzında şaha kalkan kasların gürültüsü eşliğinde iştahla yer ve günün bütün kaybını tuvalete şiddetle akıtıp hiçbir şey yokmuş gibi hayatının tek sığınağı olan yere, yani annemin kucağına tünerdi. Annemin bu sonu gelmez işkenceye neden ve nasıl katlanabildiğine kafa yormakla beraber bu direngenliği saygıya değerdi. Araya incitici bir mesafe koymaktan çekinmez, odanın içini bir tayfun çığlığı gibi dolanan horlama sesine, inanılmaz bir sabırla katlanırdı. Çok ender de olsa babamın mucizeyle elde edip masanın bir köşesine yığdığı kumarın yüklü kazancına dokunmadan ve kimi zaman ise tuvaletin pis sularına bırakarak, bütün öfkesiyle yatağına geri dönüp onu kalbindeki şefkatin kollarına alırdı. Babam, aşkın geleceğe ait oynadığı kötümser bir oyundu annem için. Annem, ödülü babam olan bu kader oyununda hiçbir zaman istediğini elde edemedi. Toplumsal kültür bir yana hala kalıcılığını yitirmeyen bir aşkın rahatlığıyla katlanırdı ona. Diyarbakır’ın ilk milletvekillerinden ve belediye başkanlarından olan Şeref Uluğ, yaşlılığın kimsesizliğini paylaşma ve bütün varlıklı insanlar gibi sona yakın yılların acısını giderme umuduyla mahiyetindeki bir köyde bulduğu küçük yaştaki o mağrur ve gururlu kızı, yani annemi evlâtlık seçip yanına almıştı. Belki de ömrünün en güzel anlarını onunla geçirmiş ve hastalığın pençesinde bir sabah vakti gelen genç bir sağlık memuruna onu çaresiz bir üzüntü içinde teslim etmişti. Kasvetli yaşlılığının ona oynadığı oyun öz evlâtlarından daha fazla sevdiği annemim mutluluğuna engel olmasına engel olmamış ve genç âşıklara hatırı sayılır bir miras bırakarak evlenmelerine göz yummuş. Ne var ki; annem ilk gece heyecanıyla aşk yuvasında genç kızlığının titreten canlılığıyla onu beklerken babam bir kumar partisinin sonsuz unutkanlığında gecesini geçirmekteymiş.

‘Olacakları biliyordum! ’ diye anlatır her zaman annem ve ekler ‘Ama ona âşıktım!’

Bütün bu kötümser anlatımlarıma rağmen babamın gelmiş geçmiş en iyi yürekli ve güzel söylevlerle insanları baştan çıkarıp istediğine ikna eden insan olduğuna inanırım. Onun planlı bir şekilde insanlara zarar verdiği hiçbir zaman görülmemiştir. Garip bir doğruluk ve dürüstlükle torbasında zehir taşıyan bir dervişe benzer. İyi niyetinde karşısındakini dumura uğratan bir saflık ve zararı çoğaltan bir inandırıcılık vardır. Anneme o ilk gerdek gecesinden sonra sayısız kez aynı tövbeleri etmiş, pişmanlıklarını yenilemiş ve hatta çoğu kez kumar oynamadığı gibi akıl almaz bir savı bile geliştirme cesaretini göstermiştir. Bu dayanılmaz saflığını o kadar ileri götürmüş ki; askerlik yaptığı yıllarda, annem ilk erkek çocuğunu doğurup hayatın bütün zorlukları ve acımasızlığıyla debelenirken, yazdığı mektuplarda para istemek gibi akla hayale sığmayan bir cüretkârlığa bile kalkışırmış. Öyle ya; kumar kardeşliği içinde çakalsı bir kurnazlıkla bir gün olsun kaybın yüzünü görmeyenlerde yok değildi. Hayatında tek bir el bile hile yapmayan babam, masada hile yapmayı kendisince en katı ahlaki kurallarla lanetlerdi; “ Olur mu oğlum hiç, ne kadar ayıp! ” derdi kutsal bir içtenlikle.

Kapıldığı lanetin yasalarına inat ve özveriyle direnen babamın yine de bir çakal olarak yaşamaması, bizim için kazancı kaybından daha kötü olan bir Pyrus Zaferi gibidir. Çünkü inanılmaz saflığının iksiriyle duygusal yaratıklar yaratmıştır. Ama yinede ben onun içindeki cehennem ateşine direnen anlaşılmaz derinliğe hayranım ve yeryüzünde duygusal bir yaratık olarak dolaşmak bana hala büyük bir zevk verir. Sanırım hepimiz hala aynı şeyleri yapıyoruz ve annem dışında da kimse babamın söylediklerine kulak asmıyor. Ve hala babam ruhunda ve kumar masalarındaki günlük kayıplara göğüs gererken, annem de hayatının ilk ve son oyunundaki yenilgiye katlanmaya devam ediyor. Onun hayatında kazandığı tek oyunun annem olduğu kuşku götürmez. Çünkü annem büyük bir işgüzarlıkla ve inatla, babamda dâhil olmak üzere bütün çocuklarını büyütmüş, yapabildiğinin en iyisini yapmış, kumar ve düzenbazlar imparatorluğundan kurtarabildiği cüzi bir mal varlığıyla kendi kalesinin hâkimi olmayı becerebilmiştir. Dedemin bıraktıklarından arta kalan koyun sürüleri ve arazi parçalarıyla hayvancılık yapmış, bol kazançlı bir çiftçi olup çıkmış. Onunla on iki yaşına kadar kadınlar hamamına ve çay partilerine katılmakla birlikte, hasat yapılarak ürünlerin paylaşıldığı, hayvanların kırpılıp yünlerinin depolandığı, peynir ve kavurma imal edilen dönemlerinde de hep beraberdim. Sözü bütün saygın kişilere geçerdi. Yanında büyüdüğü asilzade aile geleneği değil de buna uygun işgüzar duruşuydu saygı yaratan. Hasat zamanı kılı kırk yarar, bütün karmaşık hesapların altından ustalıkla sıyrılıp çıkar, ağaların bütün ayak oyunlarını hissedip gerekli stratejilere karar verirdi. Kayıp ve kazancı iyi hesaplardı. Köy odalarında onlarca ağanın içinde başköşeye kurulur, dokuz köyün ağası gibi yaşardı. Hesaplardan arta kalan zamanlarında taş kafalı, kan düşkünü aşiret kavgalarını barıştırmak için çabalar, sözlü kızların kuytu köşelerdeki kaçamak sevişmelerinin bıraktığı onarılmaz izleri örtmek için ilk gece törenine katılır ve ilk sevişme sonrası, odalardaki çarşaflara parmağından akıttığı kanlarla yeni hayatlar yaratırdı. Birçok namus cinayetini bu akıl almaz yöntemlerle önlediğini bilirim. Aşkı hiçbir zaman bulamadığı için, ulaşabildiği ve gidebildiği her yerde bulduğu her kutsal aşkın çöp çatanlığını yapmaktan büyük bir mutluluk duyardı. Aşk ve iyilikten yoksun herkes onun deyimiyle ‘Orıspiydi’ Çevresinde iş paylaştığı ortaklarıyla sarsılmaz dostluklar yaratmıştı. Öyle ki bir süreden sonra hesaplar kazanca ve çıkara göre değil sevginin ve vicdanın yasalarına göre işlemeye başlamıştı. Annem yardım gerektiren konularda ve zamanlarda hiçbir zaman ortaklarını yalnız bırakmadı. Kürt karakterinde kırk beş yıl boyunca ortağıyla kanlı bıçaklı olmayan tek çiftçidir beklide annem Hiçbir erkeğin alamadığı riskler alır, çoğu zaman bundan başarıyla çıkar, başarısız anlarında ise pişmanlık duymazdı. Hastalığı duygusallık olan ailemizin en başarılı üyesi oydu kuşkusuz.

Her şey bir yana hasat zamanlarında ürünü satışa hazırlanmak için *Patos yapılırken etrafına topladığı yaşlıların ay ışığındaki çılgın özgeçmiş hikâyelerine, ayın ılık bir meltem, tezek ve tandır kokularıyla birleşip tütsülenen havayla daha bir düşsel hale geldiği gecelerdi. Dam yataklarında cin ve periler dünyasına ait anlatılan masallar tam bir şölen sayılırdı benim için. Ben, hayatıma en güzel ve en acımasız biçimde çöken mistik ve hayal sapkınlığıma uygun gecelerin tadını çıkarıp, o harikulâde maceralarla kendimden geçerken, annemin hiç yoktan gözyaşları içinde kalmasına hiçbir anlam veremezdim. Özgün olmayan ve genelde rastlanabilen çok yaygın bir yaşam alışkanlığı olsa gerek, annem hayatı boyunca bulup üzülecek bir şeyler bulma konusunda uzmandı. Her ne kadar kürdün kavimsel yazgısında bunu destekleyen sayısız olay ve çok güçlü gerekçeler olsa da, annemin bunu hiç yoktan nedenlere bağlaması yıpratıcı olmuştur. Çok sevdiği ve gece gündüz yasını tuttuğu bir yakını göksel bir mucizeyle dirilse o, karşısına geçer ve çok zayıflayıp yıpranmış olduğu için ağlayarak, dünyasını daha zengin bir kedere boğabilecek kadar tuhaftır.

Bu ikili dünyanın akıl sır erdirilmez yasaları bir yana, bekli de babam benim için karşıtına dönüşme yasasının tuhaf bir örneğidir. Daha çok küçük yaşlarda doğruluğun ve hakikatin tek göstergesi olan babam, yaşamdaki tavrıma ait çok müteşekkir olduğum yöntemler edinmem konusunda kutsal görevini yapmıştır. Şöyle ki; bütün çocuklar en yakınlarındaki gücün taklidini hedeflerken, benim için hakikat, babamın yaptığı ve söylediği şeylerin tersini yapmak olmuştur. Babama benzediğime dair aile sohbetleri her ne kadar beni içinden çıkılamaz derecede huzursuz etse de, belli yönleriyle kaçınılmaz ve aklıselim görüşler olarak kabul görmüştür her zaman. İkimizde tutkulu ve içinden çıkılamaz bir alışkanlığın esiriydik. Onun tutkulu alışkanlığı kumar benimkisi ise arkadaşlıktı… O kumar için sorumsuzluğu büyütürken ben bunu, arkadaş sayesinde yapıyor ve belli bir yere kadarda ikizleşiyorduk babamla. Bu çok güçlü bir birleşmeyle birlikte talihli bir ayrılmada sayılır. Sorumsuzluğumun sınırı ailemle sınırlıydı. Aslında insana tutunmanın çok özel bir biçimiydi arkadaşlık. İlkokula başladığım yıllara kadar hayaller çöplüğümde sayısız dostlar edinmiştim. Gerçeğe dokunduğumda beni çarpan toplumsal şiddetin sarsıntısında dokunabildiğim ve son nefesime kadar tutunmaktan vazgeçmediğim tutkulardı onlar. Babam, ondan nihaî olarak ayrılacağım o güne kadar; yani tam yirmi yıl boyunca bıkıp usanmadan aynı şeyleri yineleyip durmuştu. Profesyonel bir kumar mahkûmunun üretebileceği en güzel sözlerdi bunlar; ‘Hiç bir kazanç gelecek için bir garanti değil… Hayatla kötü bir oyun oynuyorsun ve kaybedeceksin!’

Sabahlara kadar bir heykel inceliğinde, soğuk hava ve dondurucu iskemlelerin yarattığı kramp dehşetine katlanan, cüzdanın bir yüzünde boz bir Kurt diğer yüzünde ise düzgün çizimli bir Atatürk portresini, gecelerin korkulu resmiyeti olan Polislere duygusal bir serenat için hazırda bekleten, yitik bir saflığın gösterebileceği belki de en sağduyulu sözler…

“Hayatla kötü bir oyun oynuyorsun. Çünkü gerçeğin çok ötesindesin ve hep kaybedeceksin”

Mutluluğun; yedi kâğıt arasına çekilen joker olmayacağına babama, dostluğun ise verilen büyük sözler ve paylaşılan olağan üstü anılardan sonra hayatın gerçekliği adına silinip giden yüzler olmaması gerektiğini arkadaşlarıma bakarak karar verdim.

harunahmet-@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s