Türk basını ve Batı Kürdistan

Suriye sınırları içinde yer alan Batı Kürdistan’daki gelişmeler, bizim kadar Türk basınının da ilgi alanı içinde. Türk köşe yazarları konuyu, kendi devlet güvenlikleri çerçevesinde ela almış. Bugün Cengız Çandar, Hasan Cemal ve Oral Çalislar’ın köşe yazılarını seçtik…

Arap’a muhabbet; ya ‘Kürt’e…

CENGİZ ÇANDAR / RADİKAL

Kafamız ‘Kürtler için iyi olan, Türkiye için iyidir’ düsturuna doğru çalışmaya başlarsa, rahat ederiz. Türkiye büyür.

Kafamız ‘Kürtler için iyi olan, Türkiye için iyidir’ düsturuna doğru çalışmaya başlarsa, rahat ederiz. Türkiye büyür.

Suriye’deki gelişmeler üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan’dan arka arkaya gelen “sorunlu” açıklamalardan sonra,dün de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konuştu. Davutoğlu, bir TV kanalında, Türkiye’nin yanı başında bir”ikinci Kürdistan” veya “Batı Kürdistan” ya da “Büyük Kürdistan” kurulmakta olduğu iddialarının yol açtığıçalkantıya ilişkin olarak, bu havanın “psikolojik bir harekât” olduğunu söyledi.

Davutoğlu’na göre, “Kuzey Suriye”de bir Kürt devleti kurulamaz zira orada Kürt devleti kuracak kadar Kürt nüfusuyok. Dışişleri Bakanı şu ifadeleri kullandı:

“Kuzey Irak’ta dağlık bir alanda bütünüyle Kürtlerin yaşadığı bir sınır var. Suriye’deyse bir Kürt varlığı varmış gibikorku üretiliyor. Bayrak çekildiği iddia edilen yerler, çok az nüfusu olan yerler…

Oluşturulmaya çalışılan ortam, Halep’teki Arap nüfusa karşı tahriktir. Kuzey Irak’ta yaşanan benzer bir şeyi burada yaşamak doğru mu? Birileri büyütmek istiyor. Birtakım fırsatçı gruplar. Unutulmasın ki, Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Kürt’tür.”

Bu son cümlesinin üzerinde durulacak bir yanı yok. SUK Başkanı Abdülbaset Seyda, kendinden başka hiçbir şeyi temsil etme gücüne sahip olmayan bir Kürt’tür. Kırk yıla yakın süredir İsveç’te yaşamakta olan bir entelektüeldir.

Yani, onun Kürt olmasına gönderme yapmanın, bir ara “Ak Parti’nin 75 Kürt milletvekili var” söyleminin değeri kadar değeri var.

Başbakan’ınkileri gibi Davutoğlu’nun açıklaması da “sorunlu”. Çünkü:

Suriye’deki durumu büyütmek isteyen birileri olduysa, bizzat “iktidar”ın kendisi ve Başbakan oldu. Eğer, “bayrak çekildiği iddia edilen yerler, çok az nüfuslu yerler” ise, niçin Ankara’da olağanüstü güvenlik zirvesi topladınız vearkasından Başbakan “Eyvallah demeyiz; müdahale ederiz” açıklamaları yaptı? Niçin, bu kadar “önemsiz”gelişmeler üzerine Davutoğlu, Erbil’e Mesut Barzani’yle görüşmeye koşturuyor?

Ne demek, Kuzey Suriye’de bir “Kürt devleti kuracak kadar Kürt nüfusu yok.”? Bahreyn’in Sünni-Şii Arap nüfusu toplamının iki misli Kürt yaşıyor Suriye’de ve yaşadıkları alanın coğrafi çapı, Bahreyn’in neredeyse 10 misli.

Yani bu sağlam bir argüman değil. Suriye Kürtleri’nin zaten “bağımsız Kürt devleti” peşinde koştuğu yok ama Davutoğlu’nun, Kuzey Suriye’de niçin bağımsız Kürt devleti olamayacağına ilişkin argümanı sağlam değil.

“Kuzey Irak’ta dağlık bir alanda bütünüyle Kürtlerin yaşadığı sınır var” tespitiyle, Suriye Kürtlerinin Irak’takilerden farkını ortaya koymak doğru ama, çok “sorunlu”. Çünkü, “Kuzey Irak”ta sınırın öte yanında –yani Türkiye’de- yine dağlık ve üstelik “Kuzey Irak”tan çok daha geniş bir alanda devam eden dağlık bir bölgede, yine bütünüyle Kürtler yaşıyor. Orada yaşayan Kürtler, Irak’ta yaşayan Kürtler’den dört misli daha fazla. Ahmet Davutoğlu’nun akıl yürütme tarzına göre, “Kuzey Irak”ta geçerli olan durumun, Türkiye’nin Kürt bölgelerinde haydi haydi geçerli olması gerekir. Ama durum öyle değil.

Bakan’a göre, “Oluşturulmak istenen ortam Halep’teki Arap nüfusa karşı tahriktir.” Son günlerde, Türk medyasının manşetlerine ve hükümetten –başta Başbakan- yapılan açıklamalara bakılırsa, “Halep’teki Arap nüfus”tan çok daha önce tahrik olan Türkiye’nin devleti, milliyetçi çevreleri ve bu iki kesim arasında “bağlantı noktası” işlevini giderek benimsemeye başlamış olan hükümet.

Bu “tahrikçilik” hali, Kürtler açısından son derece talihsiz bir durum olmalı. Kürt olduğunuz anda ve en basit düzeyde çıkarlarınız doğrultusunda hareket etmeye kalkıştığınız takdirde, ya “Araplar” veya “Türkler”i tahrik eden bir konumdasınız demektir. “Varoluşsal bir provokatörlük” hali.

Halkımızın bir parçası olan ve komşumuz Irak, Suriye ve İran’da onlar üzerinden “soydaşlar”a sahip olduğumuz insanlar için ne kadar incitici bir yaklaşım, ne kadar dışlayıcı ve aşağılayıcı bir zihniyetin dışavurumu. Sabahtan akşama kadar “Kürt kardeşlerimiz” diye ortalığı inletin; Ahmedi Hani’nin adını ağzınıza alıp “Mem u Zin”den dizeler döktürün, “teröre ve teröristlere” lanet okuyup “benim Kürt kar-deşim”den dem vurun; fark etmez.

Suriye’nin, Irak’ın ve Gazze’nin Sünni Araplarına, Burma’nın Arakan’ındaki Müslüman kitlelerin çilesine gösterdiğiniz duyarlılık, on yıllarca inkâr edilmiş ve zulmedilmiş Kürtlerin temel haklarını almak için her kımıldayışlarında ve kendi kendilerini yönetme isteği göstermeleri halinde gizlenemez bir “alerji”ye dönüşüyorsa, bunu hiçbir Kürt yutmaz.

Suriye’deki gelişmelerle ilgili ağzınızdan çıkacak her sözcüğü ölçüp biçmelisiniz. Özensiz her vurgunuz, bir anda, Türkiye’de milyonlarca insanın vicdanına çekiç gibi iniyor çünkü.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun birkaç gece önce bir iftar yemeğindeki şu sözlerini okudum: “Biz geçen asırda, 100 yıl önce Trablusgarp Savaşı’ndan Balkan Savaşı’ndan Yemen Savaşı’na kadar olan dönemde hangi kardeşlerimizle, halklarla ilişkilerimiz koparılmışsa, aramıza hangi duvarlar örülmüşse, bu duvarları tek tek yıkacağız. Bu kardeşlerimizle ebedi dostluğumuzu tekrar inşa edeceğiz. Bu eğer iddialı bulunuyorsa, evet buradan söylüyorum; biz bu iddianın sahibiyiz, takipçisiyiz.”

Güzel. Çok güzel. Doğru. Çok doğru. Ama bunu öncelikle Kürtlere uygulamak zorundasınız. 100 yıl önce, Türkiye Kürtleri, Irak Kürtleri, Suriye Kürtleri diye kavramlar da yoktu. Zaten 100 yıl önce ne Irak vardı, ne de Suriye.

İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı ülkesinden koparttıkları Ortadoğu lokmasını aralarında pay ettikleri vakit, Osmanlı ülkesinde içinde yaşayan ahalinin “Kürdistan” adıyla ve coğrafi tanımla ifade ettikleri alanı da üçe bölmüş oldular.

Irak Kürtleri, hiçbir zaman Bağdat’a bağlı yaşamak istemedikleri gibi, Suriye Kürtleri de Şam’a bağlı yaşamak istemediler ve fiilen yaşamadılar da zaten. Dahası, Türkiye ve Suriye Kürtleri arasındaki ilişkiler, Türkiye ile Irak ve Irak ile Suriye Kürtleri arasındaki ilişkilerden de “özel”dir.

Türkiye’yi bugün yöneten zihniyet, eğer “İttihatçı virüsü” ile enfekte değilse, hangi “ahlaki” ve “felsefi”gerekçeyle, Suriye Kürtlerinin bundan önce Şam tarafından nasıl yönetilmişlerse, birkaç rötuşla aynı şekilde yönetilmeleri gerektiğinin meşruiyetini savunabilir?

Türkiye ile Suriye topraklarını yüzlerce kilometre boyunca demiryolu ayırır; Türkiye ve Suriye Kürtleri birbirlerinintopraklarından söz ederken, “Hattın Yukarısı”, “Hattın Aşağısı” derler. Yani, zihinlerinde ve ruhlarındakopmamışlardır. Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtleri, bir anlamda, “aynı şey”dir.

Türkiye Kürtleri’nin ağzından Irak Kürdistanı nitelemesi çıktığını hiç işitmedim aralarındaki konuşmalarda.

“Güney” derler kısaca ve ne demek istediklerini anlarsınız. “Güney”de de, haliyle “Kuzey”den söz edilir.

Doğrusu da budur. İngilizler ile Fransızların böldüğü ve parçaladığı ülkemizin –Türkiye ve Kürdistan- yeniden bir araya gelmesi için tarihin önü açılırken, bu ne telaş? Ne “ayıp” bir telaş üstelik…

Kafamız “Kürtler için iyi olan, Türkiye için iyidir” düsturuna doğru çalışmaya başlarsa, rahat ederiz. Türkiye büyür.

Türkiye, artık, olsa olsa, Kürtlere husumet ve alerji sonucunda küçülecektir…

Erdoğan, eyvallah demeyiz diyor ama…

Hasan Cemal / Milliyet

Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye muhtemel bir askeri müdahalesi mi?.. Başbakan’ın sözleri böyle bir ihtimali akla getiriyor. İyi de 1990’lardan hiç mi ders çıkaramadık? Kuzey Irak’a yıllar yılı elimizi kolumuzu sallaya sallaya girdik de ne oldu, söyler misiniz? Meselenin özünü gözardı edip macera aramak çıkmaz yoldur.

Türkiye’nin yılları 1980’lerde, özellikle 1990’larda Kuzey Irak’a girip çıkmakla geçti. Özel kuvvetler bu coğrafyada cirit attı durdu. İstediği zaman PKK’ya karşı operasyon yaptı, baskın düzenledi.

Bunun adı ‘sıcak takip’ti.

Saddam Hüseyin’in sesini çıkaracak hali yoktu, Washington’un rızası vardı.

1992’yi anımsıyorum.

Barzani’nin peşmergeleri aşağıdan, Türk Silahlı Kuvvetleri yukarıdan PKK’yı Kuzey Irak’ta kıskaca almış, gazete manşetlerine sandviç operasyonu diye geçmişti askeri harekât.

1995’i anımsıyorum.

Belki de en büyük askeri operasyondu. Hasan Kundakçı Paşa’nın Silopi’deki karargâhında kendi el yazısıyla bir kağıt parçasına yazıp bana verdiği, “Yardımcı olun!” pusulasıyla Habur’dan girip dolaşmıştım operasyon alanlarını. Darkarajan’da özel kuvvetlerin bastığı bazı PKK kamplarını görmüştüm.

Dağlarda durum buydu.

Şehirlerde faili meçhul cinayetler ile devlet, hukuk dışına kayarken Susurluk çukuru derinleşiyordu.

Çok geçmedi Öcalan da yakalandı, İmralı’ya hapsedildi.

O dönemin zafer çığlıklarını bir an hatırlayın. Peki ya sonuç?.. Kısır döngü kırıldı mı?..

PKK bitti mi? Hayır.

Kürt sorunu çözüldü mü? Hayır.

2000’lerin başında bir ara bu kez Mesut Barzani hedef gösterilmişti. Hatta, Barzani’nin Selahattin’deki kartal yuvasına benzeyen yönetim sarayına birkaç bomba atılması bile gündeme getirilmişti necip Türk basını tarafından…

Yetmedi, felaket kış koşullarında Kuzey Irak’a bir kez daha girdi Türk ordusu…

Ne oldu?

Hiç!

Uzatmak istemiyorum.

Başbakan Erdoğan’ın, “Kuzey Suriye’deki gelişmelere eyvallah demeyiz. PKK’nın sızmasına müsaade etmeyiz, müdahale ederiz” sözlerini okuyunca, Türkiye’nin PKK ve Kuzey Irak macerası bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip gitti.

Kuzey Irak’a müdahaleler ne sonuç verdi ki, şimdi de Kuzey Suriye’ye askeri operasyona bel bağlanacak?

Cengiz Çandar dün Radikal’deki güzel yazısında, Suriye’nin kuzeyine girmenin sakıncalarını şöyle özetlemişti:

“Türkiye’nin PKK-PYD bahanesiyle Nusaybin’den, yani Mardin ili sınırlarından Hatay ili sınırlarına uzanan bir hatta Suriye topraklarına girmesinin çeşitli anlamları vardır:

1 Bu, milyonlarca kendi Kürt’üyle sorununu halledememiş ve kendi ülkesinde yasal bir parti olan BDP’ye kan kusturan bir iktidarın, Suriye Kürtleri’ne karşı silahlı işgal hareketine girmesi gibi sunulur ve öyle algılanır ki, Irak Kürtler’iyle tutturulmuş ilişkileri de korumak imkânsızlaşır ve iş, Türkiye ile tüm Kürtler arasında bir düşmanlığa taşınır ve dönüşür.

2Her ne gerekçe ile olursa olsun, Türkiye’nin Suriye topraklarına tek başına ve hiçbir uluslararası meşruiyet örtüsü altına girmeden asker sokması, Türkiye’nin tümünü Rusya-İran provokasyonuna açık hale getirir. Bölgesel denklem toptan ve adı konmadan, ilan edilmeden, kendiliğinden değişmiş olur.

Başbakan Erdoğan bir dönem ‘Kazan-Kazan’ formülünden çok hoşlanırdı. Suriye’deki son gelişmeler karşısında benimsediği formül ise, tipik bir ‘Zero-Sum Game’, yani ‘sıfır toplamlı oyun…’

Bundan bir kazanç çıkmaz. Bu, mayınlarla dolu çıkmaz yol, ülkeyi gereksiz sıkıntılara sürükleyeceği gibi, kendi siyasi kariyeri açısından da çok sakıncalı gözüküyor.

Suriye konusunda başlangıçta doğru bir rota benimseyen iktidar, son dönemde akıl almaz hataları üst üste işliyor.”

Cengiz Çandar böyle diyor, doğru diyor.

Sözü uzatmanın anlamı yok.

Meselenin özünü -yani Kürt sorununu-gözardı ederek, macera aramaya kalkışmak çıkmaz yoldur.

Ak Parti iktidarı, özellikle 1990’lara isabetli teşhis koymadan ve o yıllardan doğru dersler çıkarmadan önünü göremez çünkü…

Kürdistan’a ‘Kuzey Suriye’ derseniz…

Oral Çalışlar

Barzani de Talabani de Suriye Kürtleri de korku öğesi olmaktan çıkıp bir kardeşlik ve umut dili oluşturabileceğimiz müttefike dönüşebilir.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türkiye’nin geleneksel yaklaşımını ortaya koyan bir “tanımlama” ile Suriye Kürdistanı’nın adını şöyle koydu: “Kuzey Suriye”… “Kuzey Irak” kavramı da ülkemizde aynı anlayış doğrultusunda rağbet görüyor. Meclisi olan, üniversiteleri olan bu bölgenin dünyadaki yaygın ismi olan “Irak Kürdistanı” ise hâlâ görmezlikten geliniyor.

Ortadoğu’nun dönüşümündeki en dinamik ve etkin aktörlerden birisinin Kürtler olacağı kesinleşiyor. Bölgenin en kritik düğüm noktalarının birçoğunda onlar yaşıyorlar. Çoğu yerde hakları hukukları yok, hatta bazı yerlerde kimlikleri, kayıtları bile yok.

Moskova’nın ağırlığı

Rusya Genelkurmay Başkanlığı, Suriye’nin Tartus limanında bulunan Rus deniz üssüne, muhalif güçlerin herhangi bir saldırı yapması durumunda karşılık verecekleri uyarısında bulundu. Bu açıklama ile birlikte, Moskova’nın Suriye’nin geleceğindeki ağırlığı iyice netlik kazanmış durumda.

Bir elde Rusya (ve yanında İran), diğer tarafta ABD ve Avrupa; bölgenin geleceği üzerine yoğunlaşmayı sürdürüyorlar. Onlar kendi analizlerine göre yol haritaları üretmeye çalışırken, bölge halkları da kendi pozisyonlarını belirginleştiriyorlar.

Kadınların korkuları

Esad rejiminin yıkılması ihtimali bazı çevrelerde korkulara neden oluyor. Örneğin Kürt kadınlarının, bir yeniden şekillenme halinde, “İslamcılığın güçlenmesi”yle ortaya çıkabilecek kaos ortamında saldırıya uğramaktan korktukları ifade ediliyor. Kendilerini korumak amacıyla şimdiden silahlandıkları, Hıristiyan, Alevi ve Arap kadınlarıyla işbirliğine girmeye hazırlandıkları gelen haberler arasında.

Kürtlerin geleceği ne olacak? Aleviler ne yapacaklar? Hıristiyanları neler bekliyor? Bölgede nasıl bir yeni kültür, nasıl bir yaşam tarzı şekillenebilir? Bir öngörüde bulunmak çok zor.

Hatırlayalım: Irak’ın işgali sonrasında en büyük acıları kadınlar ve Hıristiyanlar yaşadılar. Radikal gruplar, kadınların sokağa çıkmasını yasakladılar, çıkanları öldürdüler. Irak’ta, yüzde 4 düzeyindeki Hıristiyan nüfus neredeyse yok oldu. Tabii Suriye bütün bu açılardan daha “renkli” ve kalabalık azınlık gruplara sahip. Kürtler yüzde 10, Aleviler yüzde 12, Hıristiyanlar yüzde 10 civarında…

BDP Eşbaşkanları Demirtaş ve Gültan Kışanak’ın çağrıları dikkate alınmalı. Suriye Kürtleri arasında ayrım yapmadan görüşülmeli: Türkiye, Kürtlerin dinamizmini; geçmiş yaraların onarılması ve ilişkilerin sağlıklı bir hale dönüştürülmesi için bir imkân olarak görebilmeli.

Şu açık: Yeni şekillenen Ortadoğu’nun çok renkli ve çok kültürlü tablosunun bir enerjiye dönüşüp dönüşememesi, Türkiye’nin bölgeyi okuma biçimiyle ve devletçiliğe bakış açısıyla yoğun şekilde bağlantılı. “Devletçi düşünce şekli” biraz olsun aşılabilirse, Türkiye Cumhuriyeti’ne egemen iradenin kendi Kürtleriyle barışması kolaylaşır. Türkiye’nin “geleneksel devletçi siyasetler”in zararlı olduğunun farkına varması, bütün bölgeyi etkileyebilir.

Bir sonraki adım ise, çevredeki Kürt topluluklarına bakışın değişmesi… Hükümete yakın düşünce merkezlerinin Barzani’ye yaklaşımı, eski bakış açısıyla vedalaşılamadığını gösteriyor. “Barzani ikili oynuyor” gibi değerlendirmeler ön planda.

Barzani, sizin “her istediğinizi yapacak” bir kişi değil ki… O da bu coğrafyanın aktörlerinden biri. Yıllardır onu PKK’nın üzerine sürmek için baskı yapıldı. Bunu kabul etmedi. Daha önce Türkiye’nin zorlamasıyla birkaç kez denediği çatışmaların Kürtlere verdiği zararların farkında olan Barzani, benzer şeyleri tekrarlamamaya kararlı.

Barzani de Talabani de Suriye Kürtleri de birer korku öğesi olmaktan çıkabilir, hatta bir kardeşlik ve umut dili oluşturabileceğimiz müttefiklere dönüşebilir…

Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı “Kuzey Irak”, “Kuzey Suriye” gibi ifadelerle tanımlayarak, Türkiye Kürtleriyle barışmaktan korkarak bir adım bile ilerleyemeyeceğimiz açık…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s