Roboskî de Antep de AKP’nindir

Roboskî de Antep de AKP’nindir
ALİ HAYDAR KAYTAN

Ortaokul öğrencisiyken ara sıra okuduğum çizgi romanlarda ve daha sonraları izlediğim Amerikan filmlerinde Kızılderili kabileler acımasız vahşiler olarak gösterilirdi. Kızılderili savaşçı tipik bir katildi. Öldürdüğü ‘Beyaz Adam’ın kafa derisini yüzmekten zevk alır, hatta katlettiği kişilerin gücünün kendisine geçtiğine inanırdı. Kaşları hep çatık ve somurtkandı. Yüz hatları bile kendi başına cani ruhu taşıdığını kanıtlamaya yeterliydi. Romanın ya da filmin kahramanı ‘Beyaz Adam’ ise bu tipin tam tersiydi. Sözüm ona iyiliği, doğruluğu ve adaleti temsil ediyor, Kızılderili kabileleri ‘medeni insanlar’ haline getirmeye çalışıyordu. Ancak onlar medenileşmeye karşı direniyorlardı. ‘Beyaz Adam’ın şiddete başvurması haklıydı ve terbiye edici rol oynuyordu. Kendilerini ehlileştirmek için yabani bir hayvanı evcilleştirme yöntemlerinin aynısı bu ‘vahşilerden’ arta kalanlara da uygulanmalıydı.
Sonradan kafa derisi yüzmenin ‘Beyaz Adam’ın lanetli buluşlarından biri olduğunu öğrendiğimde hem oldukça şaşırmış hem de rahatlamıştım. Çünkü kan içici diye sunulan Kızılderililer sözcüğün gerçek anlamında insanlıkla doluydu ve kurban konumundaydı. ‘Uygar Batı’nın temsilcileri bir çekirge sürüsü gibi anayurtlarını işgal ettikleri Kızılderili toplulukları temizlenmeleri gereken bir tarladaki ‘yabani otlardan’ farksız görüyorlardı. Dolayısıyla en iyi Kızılderili artık ölü bir Kızılderili’ydi. Nitekim sömürgeci efendiler ilk silahlı örgütlenmelerini esas olarak Kızılderilileri avlamak üzere oluşturmuşlardı. Öyle ki, direnmek istemeyen kimi kabilelerin teslim olma girişimleri sonuç vermemiş, bu kabilelerin tüm üyeleri ‘Beyaz Adam’ın silahlı güçleri tarafından kılıçtan geçirilmişlerdi. Amerika insanlığın en yüz kızartıcı soykırımlarından biriyle tanışmıştı.

Kızılderililer at yelesini andıran düzgün ve uzun siyah saçları olan insanlardı. Avcının avladığı dev geyiğin boynuzlarını anı olarak evine götürmesi gibi, Kızılderili avına çıkanlar da bu insanların saçlarını birlikte götüreceklerdi. Tabii ustura ile tıraş ederek değil, öldürdüklerinin kafa derilerini kasaturalarıyla yüzerek! Kızılderililer kafa derisini yüzmeyi işte ‘Beyaz Adam’ın bu askerlerinden öğrenmişlerdi. Yani öğretmenleri sömürgeci askerlerdi. Kızılderili savaşçılar başlangıçta bu uygulamanın nedenini anlayamamışlar, bu davranışı herhalde bir tür büyü olarak algılamışlardı. Belki de düşmanlarını zayıf düşüreceğine inandıkları için kendileri de aynı şeyi taklit etmişlerdi. Ancak ‘Beyaz Adam’ bunu vahşilerin bir tarzıymış gibi lanse ediyor, mucidinin kendisi olduğunu örtbas etmeye çalışıyor; lanetli olanı kutsallık, kutsal olanı ise lanetli diye sunuyordu.

Gerçeğin çok iyi anlaşılması gerekir: Şiddet halkların ve onların temsilcilerinin değil devletin ve iktidarın dilidir. Kendilerini savunmak dışında halklar çok ender durumlarda şiddete başvurmuşlardır. Onların literatüründe tenkil, tedip ve tehcire, katliamlar ve soykırımlara yer yoktur. Bu insanlık dışı şiddet türlerinin mucidi devletçi uygarlık sistemidir. Günümüzde çokça sözü edilen ‘örgütsel terör’ için de aynı şeyi belirtilebiliriz. Bu terör türü özünde devlet terörünün bir yan ürünüdür ve kesinlikle devlet terörüyle kıyaslanamaz. ‘Örgütsel terör’ devlet terörünün yanında devede tüy olmaktan öteye gitmez. Kaldı ki kendi terörleri için meşruiyet zemini arayan devletler bilerek ve isteyerek bu tür bir terörün önünü açarlar. ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale etmek için gerekçe olarak kullandığı El Kaide ve benzer karanlık örgütlerin terörü bunun en çarpıcı örneğidir.

Sömürgeci Türk devletine göre Kürt Özgürlük Hareketi ‘terörist’ bir harekettir. Bu hareketin öncü gücü olan PKK ‘azılı bir terör örgütü’dür, Önder Öcalan da bu ‘terör örgütünün başı’dır. Devlet PKK’nin ve öncülük ettiği mücadelenin nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkin bir resmi kavramlar çizelgesi düzenlemiştir. Medya organları PKK’den söz ettiklerinde bu kavramları kullanmak zorundadır. Örneğin Kürt silahlı direniş güçleri için ‘gerilla’ ifadesini kullanmak kesinlikle yasaktır. Bir haber bülteninde PKK adı geçtiğinde önüne mutlaka ‘bölücü terör örgütü’ ibaresini koymak gerekir. Böylece PKK kötülükle özdeş kılınmaya çalışılır. PKK Türkiye’ye kötülük yapmak için kurulmuştur, esas amacı budur, Kürt halkının özgürlük davasıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Burada karalanan, kötülenen ve aşağılanan özünde Kürt halkıdır. PKK’ye bakışın tam da bunu anlattığını görmek hiç de zor olmasa gerekir. Nüfusu devletleşmiş çok sayıda ulusun nüfusundan daha fazla olduğu halde Kürt halkı kimliksel ve kültürel bütün haklarından yoksun kılınmıştır. Kendi çocuklarını eğitebileceği bir anaokulu bile yoktur. Coğrafyası her gün bombalanır. Varoluştan kaynaklanan anadilde eğitim ve özyönetim talebinde bulunan insanlar dahi “Terör örgütünün propagandasını yapıyor” diye zindanlara atılır. Toprakları işgal altındadır, tüm zenginlikleri talan edilir, kültürel değerleri sulara gömülür. Çıplak zor temel yönetim aracı olmuştur. Ancak bu tarzda hiçleştirilen bu halkın özgürleşme diye bir sorununun olmadığı iddia edilir. Bir halkın onuru ancak bu kadar ayaklar altında çiğnenebilir.
Böylesi ‘mallaşmış bir toplum’un bağrından çıkan örgütler de doğuş yaptıkları kaynağın özelliklerini yansıtmaktan kurtulamazlar. Egemen kılınmak istenen kanı budur. Sürüsüne bereket denilecek bu toplum özgürlük istemiyor ki PKK’nin de öncülük edeceği ciddi bir özgürlük davası olsun!‘Kuyruklu’ takımının özgürlük davası mı olurmuş? Türkleşip her açıdan Türklüğe hizmet etmek neyine yetmiyor? ‘Hayatın manasını bir avuç darı yemekten ibaret sanan’ bir güruh için ‘Türkleşerek medenileşmekten’ daha anlamlı bir ödül olabilir mi? Türkleş ki yüzüne kapanan tüm kapılar açılsın, o zaman cumhurbaşkanı bile olabilirsin. Ama Kürtlükte ısrar edersen tüm kötülüklerin kaynağısın demektir. Bu durumda başına her türlü felaketin yağdırılmasına bizzat davetiye çıkarmış olursun; ölümlerden ölüm beğenmek dışında seçeneğin olamaz.

Kürtlere ve PKK’ye yönelik bu resmi bakış açısı bazı nüans farklılıklarıyla kamuoyunda demokrat olarak bilinen kimi aydınlar tarafından da paylaşılır. Bunlara göre PKK ‘suç işlemeye yatkın’ bir örgüttür. Kürtlerin özgürlüğü savıyla hareket ettiğini söylese de, bunu layıkıyla yürütebilecek potansiyeli yoktur. Canları sıkılan örgüt üyeleri, sıkıntılarını gidermek için de olsa sivillere yönelik eylemlere girişmekten kaçınmazlar. Ne de olsa ‘uygar insanın’ ufkunu yakalamanın bir hayli uzağındalar. Baltayı sürekli ayaklarına vururlar. Örneğin bir yandan Şemzînan’da sömürgeci ordu birliklerine ağır darbeler vurup en azından Kürtlerin büyük sempatisini kazanırken, diğer yandan tam bir çılgınlıkla bu sempatiyi silip süpürecek tarzda Dilok’taki gibi sivillerin ölümüne yol açan eylemler gerçekleştirirler. Neredeyse tüm egemen uluslara mensup aydınların sergiledikleri tepeden bakış tavrıdır bu.

Bu tavrın somut örneği yılların gazetecisi Hasan Cemal’dir. Bu gazetecinin Milliyet gazetesindeki makalesi “Uludere katliamı nasıl devletinse, Gaziantep katliamı da PKK’nindir” başlığını taşıyor. Sözüm ona PKK’nin geçmişte yaptığı bazı eylemlerden yola çıkarak bu sonuca varıyor. Bunun dışında sunduğu bir kanıt bulunmuyor. Hasan Cemal PKK’nin söz konusu katliamı reddeden açıklamalarına da itibar etmiyor. Bir açıdan yargısız bir infazda bulunuyor. Bu tutumuyla bu katliamı vesile yapıp Kürt düşmanlığını kışkırtan güçlerle aynı paralelde hareket eder duruma düşüyor. Yazılarında bolca barıştan söz eden ve silahsız çözüm öneren bu gazeteci, bu katliamı PKK’nin omuzlarına yıkarak, savaşta ısrar eden yeşil Türkçü AKP faşizminin ekmeğine yağ sürüyor.

Düşünün: Üzerinden aylar geçtiği halde AKP Hükümeti Uludere katliamının faillerine ilişkin hiçbir açıklamada bulunmamış, oysa aynı hükümet Dilok katliamının hemen sonrasında bu katliamı PKK’ye mal etmekte tereddüt göstermemiş, bir gerillanın iki kardeşini katliamın failleri diye kamuoyuna lanse etmiş ve tutuklatmıştır. Kuşkusuz AKP’nin bu acelesi hiç de boşuna olmamıştır. Çukurca-Oramar-Şemzînan hattında yoğunlaşan gerillanın direniş savaşının AKP’yi köşeye sıkıştırdığı ve tüm tasfiye umutlarını boşa çıkardığı kesindir. Tam da bu süreçte tezgahlanan Dilok katliamı Tanrı’nın AKP’ye bir lütfu değilse, emrindeki yeşil kontraların kendisine yaptıkları bir kıyaktır. Kim ne derse desin işin gerçeği budur.

Deneyimli bir gazeteci olarak Hasan Cemal’in öncelikle kendisine şu soruları sorması gerekirdi: Gerilla savaşında yeni bir hamle başlatarak alan tutmaya yönelen ve bu konuda belirli mevziler kazanan PKK’nin böylesi bir eyleme yönelmesi hangi ölçüde kendisine hizmet etmiştir? PKK yöneticileri bu eylem biçiminin kendileri için prestij kaybına yol açacağını kestiremeyecek kadar cahil midir? Birçok kez görüştüğü bu insanlardan edindiği izlenim bu mudur? PKK yöneticileri neden bir yandan Şemzînan direnişiyle AKP’ye çelme takıp düşürmeye çalışırken, diğer yandan Dilok katliamıyla tutup ayağa kaldırsın? Bu alçakça katliamın her açıdan AKP’nin işine yaradığı açıkça ortada değil mi? AKP bu temelde bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışmıyor mu?

Geçmişte köy yakmaların, kitlesel göçertmelerin ve faili meçhul cinayetlerin hangi koşullarda ve nasıl başlatıldığına dikkat edelim; 90’lı yılların ilk yarısını göz önüne getirelim. Çiller-Güreş-Ağar çetesinin o dönemde ‘vur kurtul’ sloganıyla Kürdistan’ı bir kan deryasına çevirdiklerini iyi biliyoruz. O zaman da gerilla hareketi büyük bir ivme kazanmış ve birçok alanda ikili iktidar durumu doğmuştu. Kürt direnişini ezmek isteyen bu çete, başta İngiltere olmak üzere Batı’nın desteğini de arkasına alarak, çılgınca bir tasfiye harekatına girişmişti. Bugünde tıpkı geçmişte olduğu gibi milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması için fezlekeler hazırlanıyor. Nihayet Dilok katliamıyla yeni bir faili meçhuller döneminin ve köy boşatmaların kapısı aralanıyor. Kitlesel katliamların provaları yapılıyor. Tayyip Erdoğan-Fethullah Gülen ittifakı ilkini geride bırakan karanlık bir süreci başlatmak istiyor. Dilok katliamından bu sonucu çıkarmak çok daha mantıklı görünüyor. Şiddet sarmalında ısrar etmenin kaçınılmaz sonucu budur.

Marks’ın anlamlı bir sözü var: “Tarih iki kez tekerrür eder, ama birincisinde trajediyse ikincisinde komedi olarak” der. AKP de Asena Çiller ve soykırımcı suç ortaklarının Kürdistan’daki deneyimini tekrarlamaya çalışıyor. Ancak bunun daha fazla kan dökmekten öteye götüreceği bir sonuç yoktur. AKP şimdiden kaybetmiştir. Çareyi medyaya ayar vermekte görmekte, savaşta yaşadığı ağır kayıpları gizleme talimatı vererek durumu kurtarmak istemektedir. Komedi budur. Bu noktada gerillanın en etkili propagandacısı medyaya çekidüzen veren talimatıyla bizzat Başbakan Erdoğan olmuştur. Komedi işte budur.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s