12 Eylül ve cehennem yürekli bir çocuk

12 Eylül ve cehennem yürekli bir çocuk
Şerif Kaplan

Henüz on dört yaşındaydı, yaşamın ciddiyetini anlayacak, zorlukların kavramaktan uzaktı. Akranları gibi okulda arta kalan zamanını sokaklarda bilye, akşamları saklambaç oynayarak geçirirdi.

Çocuktu, yüzünde ayva tüyleri cebinde oyun bilyeleri ile dolaşan…

Bir yanı çocukluk zamanında diğer yani kendini tanımanın sevdasında, uzakta göz kırptığı, „davam”dır dediği kızın zamanında…

Yatılı okul bitince öğretmen olacaktı, köy ile okul arasında her hafta sonu mekik dokuyarak geçiriyordu günlerini.

Dudağında bir ıslıkla yaklaştı okuluna, çantasında annesinin elleri ile yıkadığı, yeşil sabun kokan temiz çamaşırları, yüreğinde düşleri, cebinde az bir parası vardı.

Okulun etrafını polisler çevirmişti, içi pır etti ama yatakhaneye doğru hızlandırdı adımlarını.

“Polisler seni arıyorlar, çabuk kaybol. Gün batımına doğru, su kulesinin oraya gel, ben de oraya geleceğim” dedi yanından hızlı adımlarla geçen arkadaşı.

Nereye gitmeliydi? Ellindeki çantası daha da ağırlaştı, adımları ise bir o kadar hızlandı. Yatakhaneye gidip çantasını bırakmalı mıydı? Yoksa kaçmalı mıydı? Daha arkadaşının ayak sesleri uzaklaşmamıştı, parke taşlara sert değen, topukları çabucak yıpranmasın diye, atların ayaklarına çakılan nalları gibi, yöresel adları ile “perçe” dedikleri demir parçasının çıkardığı ses kulaklarında yankılanırken karar vermek için saniyelerle yarışıyordu adeta düşünceleri ve ellindeki çantası ile bir anda kendini yemekhanenin arka kısmında bulunan futbol sahasının içinden, ekili tarlalara doğru yürürken buldu.

Su kulesi ile yemekhanenin köşeleri aynı hizaya geldiği noktada çantasını buğday tarlasının içinde, gözlerde ırak bir şekilde bırakıp, tarlalar arasında okulun güneyinde yer alan elma bahçelerin içine gitti.

Sabah çok erken evde çıkmıştı, annesinin bütün ısrarına rağmen bir şey yememişti. Şimdi gün öğle saatlerini aşmıştı ve karnı açlıktan zil çalıyordu. Bir ara “Şeyen’e mi gitsem” diye aklında geçirdi ama sonra sevdiğini zora sokmamak için hemencecik o düşünceyi kafasında sildi.

Bir şekilde açılığını bastırmak zorundaydı. Daha fazla dayanma gücü yoktu. Okulun kuzey doğusunda yer alan tren istasyonuna hızlı adımlarla yöneldi. Bir yarım acık ekmek ile iki yüz elli gram Antep helvası aldı, bir de gazoz alarak aynı hızlı adımlarla bahçelerin içine, geldiği yere doğru geri gitti.

Ağaçların arasında kaybolunca, ekmeğinin içine helvasını doldurdu ve çok seri bir şekilde yedi. O güne kadar yediği en güzel helvaydı.

Gün batımına kadar okulun etrafında, ağaçların arasında dolaşıp durdu cehennem yürekli çocuk, gün batımında su kulesine gelen arkadaşı polislerin her yerde onu aradığını söyledi.

Ne yapmıştı acaba? Polislerin kendisini neden aradığını düşünerek, bir çocuğun zor zamanlarında gidip sığınacağı tek adrese çevirdi yönünü. Annesinin sıcak kollarına, evinin korunaklı güvenliğine bir an önce ulaşmak için adımlarını hızlandırdı. 20 kilometre yolu kat etti, istese de o saate köye gidecek bir araç bulması imkânsızdı.

Yol çatıdan aşağıya doğru yokuş aşağı inerken yüreğini bir ürperti sardı. Korkunun soğuk yüzü ile ilk kez bu kadar yakın karşılaşmıştı. Uzakta, köylerinden gelen köpeklerin havlama sesleri ile korkulu düşüncelerinde sıyrıldı.

Patika yolunun sağından solunda filizlenen ekin tarlarının ıslak bitki kokusu gece karanlığını yırtarak onu sarıyordu.

Eve ulaştığında saat gece yarısına çoktan vurmuştu.

Geçmek bilmeyen bekleyiş dolu günlerde okuluna gitmedi. Ne yaptığını bilse, neden arandığını anlasa içi rahatlayacak ona göre davranacaktı. Soru dolu bakışları babasının gözleri ile buluştuğunda “Oğlum Allah büyüktür elbet bir çaresi bulunur” demekle yetiniyordu. Ne dil ne yol yordam bilen adam. Yüreğine çöreklenen korkuyu cehennem yürekli çocuğa göstermemeye çalışarak, o da çaresizce dolaşıp duruyordu köyün içinde.

Çokça eşkıya hikâyesi, çokça Kürtçe klam dinleyen cehennem yürekli çocuk bilyelerini farkına varmadan cebinden çıkardı. Artık o arkadaşları ile saklambaç oynayan, düş kuran çocuk değildi, devletle saklambaç oynayacaktı. Kendini bir eşkıya gibi hissediyor, dağlarda hayvan güdüyor, gece başka başka akrabalarında konuk kalıyordu…

İki ay sürdü eşkıyacılık oyunu. Dayanmamdı anne özlemine…

Mayıs ayı ile birlikte yeryüzü yeşil halı düşüyor ve kır çiçekleri birer nakış gibi rengarenk üzerinde duruyordu. Güneşin sabah serinliğini kırdığı bir saate, evlerinin ön kısmında bulunan bahçenin içine gitti. Papatyaların yoğun olduğu bir noktaya diz çökerek ve en büyük papatyayı koparıp “seviyor, sevmiyor” diye saymaya başladığı bir sırada kendisine doğrulan soğuk namlular eşliğinde “teslim ol” sesi ile irkildi.

Diz çöktüğü yerde kalkıp arkasına dönene kadar, bir dipçik darbesi ile yere yığıldı. Hemen oracıkta elleri arkadan kelepçelendi cehennem yürekli çocuğun. Telsiz sesleri ile annesinin yüreğinde çıkan sesler bir birine karışıyordu.

Sonraki günlerde, ölümle koyun koyuna bir yaşam başladı cehennem yürekli çocuk için.

Askeriyenin kısa sorgulamasından sonra, polislere teslim edildi. Tam 86 gün aralıksız işkenceli bir yolda yürüdü! Taze yüreği, daha çocuklukta yeni kurtulma çabasında olan bedeni Filistin askısından, falakaya, cinsel organlarına elektrik şokundan, cinsel tacizlere kadar her şeye maruz kaldı. Anlamaya, algılamaya çalışıyordu ama nafile. İddia çok büyüktü, cinayetler, soygunlar ve örgüt…

Savcılığa çıkarılana kadar vücudunun işkenceden nasibini almayan hiç bir yeri kalmamıştı. İki ayak bileklerinde acılan yaralarda oynayan kurtçukları fazlalık saymasak, kırık, ezikler dışında bir eksiği yoktu. Fırsat buldukça, bir çöp parçası ile o kurtçukları yaradan çıkarmaya çalışıyordu, ağırlıktan kurtulmak için! Savcı “Askeri Aparat sorumlusu” iddiası ile tutuklaması isteğine mahkeme de uydu.

“Eşkıya”lıktan “mahpus”luğa geçmek hiç de eğlenceli değildi… ne anlatılan öykülerdeki gibi heyecanlıydı nede macera doluydu…

O bir çocuktu, yüreği cehenneme dönüşmüş bir mahpus…

Azrail’in kol gezdiği taş duvarlar arasında ölümün bile ürkek baktığı bir yaşama tanık oldu. Vahşeti, işkencenin esasını, ihaneti gördü, delikanlılığı, yiğitliği, direnişi, bedenlerinden başka hiç bir şeyleri olmayan insanlara tanık oldu, kurtçukların ayak bileklerinde gezdiği günleri aramaya başladı.

Ölüm orucunda ölenleri, işkence ile öldürülenleri, intihar edenleri, kendini yakanları, makatlarına cop sokulanları, tecavüze uğrayanları, kendini bir parça ekmeğe satanları, dev aynasında kendini gören zavallı cüceleri, sessiz ama büyük yürekleri tanıdı.

Dört yıl, ön kısmı parmaklıklarla kaplı, tek kişilik hücrede kaldı. 125 maddesi gereğince ölüm cezası ile dava açıldı. Önce ölüm cezası aldı, sonra Yargıtay “delil yetersizliği”nde davasını bozdu, tekrar yargılandı, yedi yıl üç ay cezaevinde kaldıktan sonra, örgüt sempatizanı olmaktan üç yıl altı ay ceza aldı ve sonra berat etti!

Duruşma hâkimin “tahliye” sözüne itirazdan bulundu. Çünkü dışarıyı unutmuştu, nereye gidebilirdi ki!

Çocukluğunu demir parmaklıkların arkasına girmeden önce dışarıda bırakmıştı, gençliğini parmaklıkların arkasında tanımıştı. Dışarıda çocukluğu içerde gençliği kalırken o nereye gedecekti. Yaşadıklarına bile inanmazken nasıl yaşayacaktı…

Demir kapının çıkardığı uğultu arasında dışarı adımını atarken, yanaklarında süzülen gözyaşlarına engel olamadı.

Tahliye olmuştu ama sadece idareye kadar gidebilmişti. Cezaevi idaresinde kendisini bekleyen polislere teslim edilmişti. Cezaevinin dış kapısından bekleyen Polis arabasına tekrar bindirildi ve yedi yıl üç ay ve on beş gün önce işkenceli yolculuğa başladığı yere geri gelmişti.

“Biliyoruz sen bizi sevmedin, hatta belki nefret ediyorsun ama biz sana daha doyamadık! Bir kaç gün daha misafirimiz kalacaksın!”

Ne diyebilirdi ki, çaresizlikten başka ne vardı ki ellinde…

Yakasına yapışan kirli eller, yaşamını acımasızca çalanlar, şimdi askere gideceksin diyorlardı…

Gidemezdi, bunca vahşeti o elbiseleri giyenler, o elbiseler adına yapmıştı.

Kaçtı.

Bir süre sonra kendini Avrupa’ya attı. İşkence yoktu ama Avrupa uçsuz bucaksız kocaman bir açık cezaeviydi…

Evet, 400 sayfalık kitabıma konu olan kahramanımın kısa öyküsü. Kendisi ile son kez konuştuğumda, “çok eksik bıraktım. Ancak o vahşeti, Diyarbakır zindanını yaşayan herkes bir kitap yazarsa, belki biraz anlatmış olacağız. Çünkü herkesin ayrı bir öyküsü var. Herkes ayrı bir cezaevi yaşadı.”

Biz yazmaya devam edelim ama bilmem ki kaçımız bu Cehennem Yürekli Çocuğun düşlerini anlayabilir, yüreğinde ki acıyı hissedebiliriz.

Son olarak bana dedi ki, “hep yabancı yaşadım, doğduğum yerlerde bir yabancı gibiydim, sonra ikinci kez yabacılaştırıldım. Hep düşünüyorum da, her geminin bir limanı, herkesin bir ülkesi var acaba bir gün bizimde olacak mı? Bir liman, bir ülkemiz?”

Bir arkadaşım bana bir gün demişti ki ‘son liman olmak istemiyorum’ beni çok üzmüştü, günlerce düşünmüştüm. Keşke son liman olabilseydim.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s